Header Reklam
Header Reklam

Türkiye, Yerel Kaynaklara Yönelik Bir Enerji Politikası Gerçekleştirmeli

05 Eylül 2004 Dergi: Eylül-2004
Türkiye, Yerel Kaynaklara Yönelik Bir Enerji Politikası Gerçekleştirmeli

Dünyanın önde gelen araştırma merkezlerinden olan Centre National de la Recherce Scientifique (CNRS)’e bağlı Yanma Laboratuvarı’nın direktörü, İskender Gökalp konuğumuzdu. Kendisiyle, bilim politikalarından, enerji sorunsalına uzanan, ama aslında birbirlerine sıkıca bağlı olan konularda, bir söyleşi yaptık. Dergimizin Teknik Yayın Koordinatörü Doç. Dr. Seyhan Uygur Onbaşıoğlu ile birlikte yaptığımız söyleşide, değerli bilimadamı, Profesör Dr. Gökalp’in dile getirdiği görüşlerinin ve verdiği bilgilerin, özellikle ülkemizin bilim ve enerji politikalarının belirlenmesinde faydalı olacağı düşüncesindeyiz. 


SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Sayın hocam, lütfen, okuyucularımıza kendinizi tanıtır mısınız?

İSKENDER GÖKALP: Ben Saint Joseph Lisesi’ni bitirdikten sonra, 1974’te İTÜ Uçak Bölümü’nden mezun oldum. O zaman, Uçak, Makina Fakültesi’nin bir bölümü idi. Bitirdikten sonra doktora yapmak için Fransa’ya gittim. Fransa’da kalmak gibi bir fikrim yoktu. O zaman Fransa’da bir kaç çeşit doktora tipi vardı. Bunlardan biri de devlet doktorası idi. Yani akademisyen olmak için bu doktorayı yapmak gerekiyordu. Türbülanslı Yanma konusunda doktora yaptım. Aerotermik Laboratuvarında. Bu laboratuvar, yani Laboratoire d'Aérothermique Paris’in biraz dışında kuruluydu. CNRS’in en eski laboratuvarlarından biridir. 1975’in sonuna doğru doktora çalışmalarına başladım. 79’da Paris 6 Üniversitesi’nde Mekanik Fakültesi’nde, asistan oldum, ve 1981, doktora bitiminden sonra, şimdiki Doçentliğe karşı gelen bir ünvanı aldım. 1983’te CNRS in (Centre National de la Recherce Scientifique) Orléans daki yanma laboratuvarından teklif geldi. Dolayısıyla, Orléans’a geçtim. Orléans, Paris’in biraz güneyinde Loire nehri üzerinde orta boyda bir şehir; Paris ten bir saat mesafede, arabayla veya trenle. 1983’ten beri oradayım. 2003’ten beri de, Yanma Laboratuvarı’nın direktörüyüm. Aslında laboratuvarın tam adı, Yanma ve Reaktif Sistemler Laboratuvarı. Sadece yanma değil de, yanma sonucu ortaya çıkan emisyonların atmosferde nasıl dönüştüklerine kadar giden çalışmalar var. Yanmanın her türü söz konusu. Sıvı katı ve gaz yakıtlar...ve her türlü uygulamalar için, enerji, motor, hava kirliliği, yangın ve patlamalar, vs.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU:
CNRS’in yapısını anlatabilir misiniz?

İSKENDER GÖKALP: CNRS, yani Centre National de la Recherce Scientifique, Fransa’nın Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi. Ulusal kelimesi çok önemli. Fransa’nın her yerinde laboratuvarları var. 26,000 kişi çalışıyor. Bunların yarısı araştırmacı, diğer yarısı da mühendis, teknisyen ve idari eleman. CNRS’in bir baska özelliği de disiplinlerarası olması.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Bu araştırmacıların resmi olarak üniversite ile bağları var mı?

İSKENDER GÖKALP: Çeşitli şekillerde var: Bu 13,000 araştırmacı benim gibi doğrudan CNRS’e bağlı insanlar. Fakat, herkes değilse bile, büyük bir kısmı ders veriyor. Genellikle, CNRS insanlarının verdiği dersler lisanüstü, spesifik konularda oluyor. İkinci bir ilişki de CNRS ile üniversite arasında. Üniversite profesörleri CNRS laboratuvarlarında araştırmalarını yapıyorlar. Mesela benim laboratuvarımda şu anda 13 tane CNRS araştırmacısı var ve 10 tane de Orleans üniversitesi profesörü veya doçenti, yani öğretim üyesi var. Oran, hemen hemen aynı sayılır. Ayrıca, CNRS laboratuvarlarının % 80’i üniversiteler ile ortak laboratuvarlar. Dolayısıyla, çok yakın bir ilişki var üniversite ile CNRS arasında.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Üniversitedeki doktora çalışmalarında CNRS’nin yeri nedir?

İSKENDER GÖKALP: Doktora çalışmaları, genellikle CNRS laboratuvarlarında yapılıyor. Şayet profesör değilseniz, yeterlilik tipinden bir belge alınıyor. Aslında Devlet doktorası olanlar bu yetkiye sahip zaten. Dolayısıyla, danışman (supervisor) olabiliyor bir CNRS araştırmacısı. Bu da üçüncü bir ilişki oluyor. Yani CNRS’in laboratuvarlarında araştırmalarını yapan üniversite öğretim üyelerini de alırsanız bu 26,000 sayısı çok artıyor. 40,000-50,000 oluyor. Tez talebelerini de alırsanız, bütün Fransa’nın araştırma potansiyelinin büyük bir kısmının CNRS çerçevesinde olduğu anlaşılıyor. Yalnız bir not koymak lazım: CNRS’nin dışında büyük alanlarda da CNRS gibi merkezler var. Bir tanesi tıp alanında INSERM (Institut National de la Santé et de la recherche Médicale). Bu Amerika’daki NIH’e (National Institutes of Health) karşılık geliyor. CNRS kadar büyük değilse bile, CNRS ile çok yakın ilişkileri var. Ortak laboratuvarları var, INSERM ve CNRS’nin. İkincisi de INRA (l'Institut National de la Recherche Agronomique). Tarımsal araştırmalarla ilgili. Ama bitki biyolojisi de, genetik ilişkiler de işin içerisine giriyor. Yani, CNRS gibi başka araştırma organizasyonları var, Fransa’da. Fakat, her şeye rağmen en büyüğü CNRS.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Sanayi ile ilişkileriniz hangi esaslara dayanıyor? Onlar size bir proje verip şu araştırmanın sonuçları bize lazım mı diyorlar?

İSKENDER GÖKALP: Bu da olabiliyor. Son derece direkt bir yöntem bu, tabii. Kısa dönemli bir soruya cevap vermek için. Ya da çok önemli ve uzun dönemli büyük bir konuysa, o zaman bir program oluşturuluyor. Onun içinde CNRS oluyor, sanayici oluyor, başka organizmalar oluyor. Uzun donemde, mesela ARIAN 5’in motorlarından bir tanesinde bir problem çıkmıştı 1980’lerin ortasında. Onun etrafında bir program oluşturuldu. 12 sene sürdü bu program. Hem araştırma yapılıyor, hem de bu araştırma çerçevesinde probleme çözüm getirilmeye çalışılıyor. Bu birinci şekli. İkincisi de gayet direkt ilişkiler. Doktora tezi çerçevesinde. Sanayi, doktora tezinin parasını verebiliyor. Veyahut da ortaklaşa, mesela yerel hükümetlerle ya da CNRS ile projeler yapabiliyor. Üçüncü bir şekil de Avrupa programı olusturulup sanayici ile birlikte Brüksel’den para alınabiliyor.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Sizin çalışmalarınıza geçersek...

İSKENDER GÖKALP: Şimdi laboratuvarın durumu şöyle: Fransa’nın en eski yanma laboratuvarı. 1960’da Orleans’a geliyor. O zamanki adı CRCCHT. Research Center of Chemistry of Combustion and High Temperatures. 15 sene kadar önce güncelleştirdik, Combustion and Reactive Systems şeklinde. Şu anda laboratuvarda 4 tane büyük çalışma alanı var. Bir tanesi Chemistry of Combustion (yanmanın kimyasal kinetiği). En büyük alan bu, en çok araştırmacının olduğu alan diyelim.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Bu tüm yanma konularını içeriyor değil mi? Yani kömür yanmasını da...

İSKENDER GÖKALP: Evet, ayrıca mesela aluminyum, manyezyum gibi maddelerin de uzay itmesi için kullanımlarını da içeriyor, dolayısıyla, heterojen kimyasal kinetik önemli bir konu. İkinci alan, benim daha çok içinde bulunduğum Türbülanslı Yanma ve Alev Dinamiği. Üçüncü bir alan Kimyasal Patlamaların Dinamiği (Explosion Dynamics). Dördüncü alan da Atmosferik Kimya. Yani, yanma sonucu emisyonların atmosferde dönüşümü. Sonuncu grup biraz daha küçük: Chemical Vapour Deposition. Bu alanda malzemelerin yüzey tabakalarının dayanıklılığı ile ilgili çalışmalar yapılıyor. Ama daha çok gaz fazı tarafına bakılıyor (mesela yapay elmas tabakalarının metan gazından itibaren oluşturulması). Bu konu daha çok malzemelerin sertleşmesi ile ilgili ve her türlü motor elemanlarının, bilhassa havacılık ve uzay alanlarında, aşırı sıcaklığa dirençlerinin arttırılmasında yararlı.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Hocam, soruları Türkiye açısından yönlendirmek istiyorum. Bu çalışma başlıklarını laboratuvar mı belirliyor, yoksa bir rapor olarak size verilip, sizden bu konuda çalışmanız mı isteniyor? Bu çalışmaları, bir bütünün parçası olarak mı yapıyorsunuz, yoksa siz mi yönlendiriyorsunuz?

İSKENDER GÖKALP: Aslında ikisi de doğru. Bir de eskiden beri insanların hangi konularda çalıştığına bağlı. Bir de direktöre bağlı tabii. Direktör tam anlamıyla serbest değil, tabii. Yeni konulara açılmak lazım. Yeni araştırmacı alınırken, yeni konulara ağırlık veriliyor elbette. Örgütlenme açısından, Orléans ve civarındaki laboratuvarları bir federasyon haline getirdik 1998 den beri. Enerji, Propulsion, Uzay ve Çevre (Energetique, Propulsion, Espace, Environnement-EPEE) konularinda (bkz. http://www.cnrs-orleans.fr/~webepee/ ). 5 tane idi bu laboratuvarlar. Şimdi 6’ya çıktı. Bunlardan 4 tanesi Orlèans’da. 2 tanesi Bourges ‘da. Araştırma Bakanlığı’nın yeni bir yaklaşımının sonucu olarak, Ulusal Teknolojik Araştırma Merkezleri (Centre National de Recherche Technologique) kuruldu Fransa’nın çesitli bölgelerinde (bkz www.recherche.gov.fr ). Şimdi 19 tane CNRT var belli konularda da. Mesela yakıt pili konusunda Belfort da; bizimki Future Propulsion konusunda Orleans ile Bourges arasında; Boerdaux’da Kompozit Malzemeler. Caen’de Elektronik Malzemeler; Evry’de Genomic gibi...Bunların amacı kamu araştırma merkezleri ile sanayicileri beraber çalıştırabilmek. Belirli bir yerde belirli bir konunun seçilmesi, o bölgedeki araştırma, eğitim ve sinai kuvvetlerin analizi ile ilgili. Hangi konularda araştırmaların yoğunlaştığına bakılıyor ve gerekiyorsa bir CNRT kuruluyor. Amaç: Kamu Arastırma Merkezleri ile Sanayi Arasında İşbirliği. Bunun bir çok finansman kaynağı var: AB, Devlet, Yerel Yönetimler, Yeni Bazı Organizasyonlar, Vakıflar...

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Sanayinin kendisi...?

İSKENDER GÖKALP: Elbette. Örnek vermek gerekirse, CNRT Future Propulsion’ın 2004-05 programının bütçesi 5.25 milyon Euro. Bunun 3’te birini sanayi veriyor. Genel olarak yarısı Avrupa’dan geliyor. Diğer yarısı da ortaklaşa karşılanıyor.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Hocam, sanayi derken, bu firmalar hangi ölçekte?

İSKENDER GÖKALP: Büyük firmalar bunlar: Mesela savunma sanayii: MBDA France, ROXEL France, uzay kurumlari: Fransiz Uzay kurunu CNES, Avrupa Uzay Kurumu ESA, uzay sanayii SNECMA, ESAD, SNPE, havacilik sanayii AIRBUS gibi.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: KOBİ’lerin durumu nasıl, Fransa’da? FP6’ya katılımları ne ölçüde?

İSKENDER GÖKALP: Bu çok önemli bir konu. FP6‘nın %15 bütçesinin, KOBİ dediğimiz küçük ve orta ölçekli işletmelere gitmesi gerekiyor. Ulusal programlarda da, yani Fransa programlarında da aynı çaba var. Ama henüz tam başarılı değil; Kuzey Avrupa ülkeleri ve Almanya bu konuda daha başarılı bugün.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Bu konuda Türkiye’deki KOBİ’lere öneriniz nedir?

İSKENDER GÖKALP: Muhakkak AB programlarına katılmaları lazım.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Peki Türkiye’den katılmak bizim KOBİ’ler için avantaj mı, dezavantaj mı?

İSKENDER GÖKALP: En kolayı, Türkiye’de bir konsorsiyum oluşturmak olabilir. Araştırma merkezleri ile üniversitelerle ve diğer KOBİ’lerle. Türkiye konsorsiyumu olarak müracaat edilebilir.

Başka Avrupa ülkelerinin KOBİ’leriyle doğrudan ilişkileri varsa olabilir, ki muhakkak vardır. Şimdi bütün bu veriler internette var. FP6 adresine girip (www.cordis.lu/fp6), partner arayan programlara bakabilirler. Onlara yazabilirler.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Sizin koordine ettiğiniz FP6 programlarından söz eder misiniz?

İSKENDER GÖKALP: Benim koordine ettigim program, Gaz Türbinleri’nde Alternatif Yakıt Kullanımıyla ilgili. İngilizce adı: Alternative Fuels for Industrial Gas turbines (AFTUR) (bkz. http://www.cnrs-orleans.fr/~webepee/AFTUR). Bu proje, FP5’in son Enerji çagrısında başarılı oldu. Dolayısıyla Ocak 2003’te başladı ve 42 ay sürecek. Şimdi ortasındayız. 22 partner var. Bunlardan 3’ü büyük gaz türbini üreticileri. Turbomeca, Siemens ve General Electric Nuova Pignone, GE’nin %95 sahibi oldugu bir İtalyan firması. Projede büyük araştırma merkezleri var. Ama sanayi ile yakın çalışan araştırma merkezleri. IFP (Institut Français du Pétrole.), QinetiQ, gibi. Ayrica ANSYS CFX CFD firmasi ve baska KOBİ’ler de var. Üçüncü katılım tipi üniversiteler. Dördüncü de CNRS gibi Araştırma Merkezleri. Fransa, İspanya, Portekiz, İtalya, Yunanistan, Sırbıstan -Karadag, İsveç, Hollanda dan katılan ekipler var. Bütçesi de 8 milyon Euro’nun üstünde. Bu, aslında FP6’daki entegre programlara çok yakın.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Bu projenin konusunu biraz daha açabilir misiniz?

İSKENDER GÖKALP: İki türden alternatif yakıt üzerinde çalışılıyor: Birincisi sıvı biofueller: bitkisel yağları kullanarak (gündöndü/ayçiçegi veya kolza) ya da flaş pirolisis ile sıvılaştırma yoluyla. İkincisi de hidrojenli gaz yakıtları kullanmak. Hidrojen gazifikasyon yoluyla biokütleden, metanlaştırma yoluyla çesitli atıklardan ya da sanayi atıklarından elde ediliyor. Endüstriyel imalatçıların amacı, varolan türbinlerin yanma odalarını pek değiştirmeden, yalnızca belki enjeksiyon bölümünü değiştirerek, yeni yakıtlara adapte edebilmek. Mesela hidrojeni alırsak, yakıtın içinde hacim olarak %20’yi geçmemesini istiyorlar.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Konstrüktif açıdan mı?

İSKENDER GÖKALP: Evet. Türbin kanatçıklarını etkileyen sıcaklığın çok artmaması açısından ve de NOx emisyonlarını artırmamak için. En azından şimdilik amaç bu. Daha sonra saf hidrojenin yakılmasına uygun tasarımlar yapılacaktır.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Bu tür çalışmalar, fosil yakıtların geleceğinin pek de iyi görünmediğini ortaya koyuyor. Siz örneğin IFP’den, Fransız Petrol Enstitüsü’nden söz ettiniz. Alternatif yakıt projesine ortak olması ilginç değil mi?

İSKENDER GÖKALP: Haklısınız; IFP, benzin ve dizel yakıtı vergileri ile yaşayan bir kamu araştırma şirketi. Bildiğiniz gibi, aslında Shell olsun, BP olsun enerji alt şirketleri kurmaya başladılar. Shell Hidrojen, BP Solar... Bugünkü enerji durumunun sürdürülebilir olmadığını hemen hemen herkes kabul ediyor. Şu andaki rakamları biliyorsunuzdur: 2005 senesinde dünya nüfusu 6 milyar, kullanılan enerji 9 GTEP. 2050 için, 9 milyar nüfus bekleniyor. Tabii bu 9 GTEP’in dağılımı son derece dengesiz. Gelişmekte olan ülkelerde kişi başına, yılda 1 TEP’in altında. Bu rakkam gelişmiş ülkelerde 4’e, 5’e çıkabiliyor. Şimdi, 2050’deki duruma bakınca, nüfus artışı gelişmiş ülkelerden gelmiyor. Hemen hemen sabit kalıyor. 1 milyar 150 milyon civarında sabit kalıyor. Nüfus artışı olacak ülkeler, gelişmekte olan ülkeler ve dolayısıyla onların enerji tüketimi artacak. Yani, hem toplam olarak artması, hem de kişi başına artması bekleniyor. Yani 1’in altındaki TEP’in 2’ye çıkması bekleniyor. 2050’de, dolayısıyla, 25-30 GTEP enerji ihtiyacı olacak. Fosil yakıtlardaki rezervlere gelince, petrol icin 3.5 GTEP deniyor. Gaz ve kömür için de 4.5 GTEP deniyor her biri için. Toplarsanız 12.5 GTEP olur. Gereken 25-30 GTEP’i gözönüne alırsanız, 2050 civarında beklenen aradaki boşluğun, fosil olmayan enerji kaynaklarından karşılanması gerekiyor. Bunlar nelerdir? Yenilenebilir enerji kaynakları ve nükleer enerji. Nükleer enerjiye bakarsanız, fisyon dedigimiz yöntemde, atıkların ne yapılabilecegi bugün pek bilinmiyor. Kullanılan yakıt olan uranyum da tüketilebilir bir kaynak ve onun da dağılımı her yerde yok. Füzyon ise bugün henüz son derece güç bir araştırma konusu. Sıcaklıklar çok yüksek. Dolayısıyla, malzeme sorunu var. Enerji sisteminin yenilenmesi, eski sistem yerine yeni bir sistemin oturtulabilmesi çok uzun bir süreç. Odundan kömüre, kömürden petrole geçmek yüzyıllar aldı. Nereden bakarsanız, 50-100 yıllık bir süreç bugünkü fosillere dayalı enerji sisteminin yeni yakıtlara uyarlanması için gerekli gözüküyor. 2050’yi gözönüne alırsak, çok geç kalındığını bile düşünebiliriz. Bildiginiz gibi, önerilen yeni enerji vektörleri arasında hidrojen de yer alıyor. Hidrojen entreresan bir eleman: evrende en çok bulunan bir eleman, enerji kaynağı olarak kullanılınca atığı sadece su olan bir eleman, ama...

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Tek başına bulunamıyor.

İSKENDER GÖKALP: Evet. Sorun bu. Hidrojen, elektrik gibi ikincil bir enerji kaynağı; dolayısıyla üretmek lazım. İkincil bir enerji kaynağı olarak hidrojeni üretme yollarını araştırmak lazım. İkincisi, hidrojenin yanısıra, başka şeyler üretmemek lazım. Mesela karbonhidrat gazı üretmemek lazım.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Evet, fosil yakıtların bir problemi de emisyonlar.

İSKENDER GÖKALP: Tabii. Dediğiniz gibi, fosillerin iki problemi var: Biri tüketilebilir olmaları. Diğeri de emisyonlar. Sonuç olarak, fosillerin tükenmesi ve çevre kirliliğine neden olma problemleri var. Ama her şeye rağmen, iklim değişmesi süreci, bana göre çok daha uzun bir süreç. İklim, emisyonlardan dolayı değişene kadar, fosiller bitecek zaten gibi geliyor bana. Dolayısıyla, enerjiye bir alternatif getirmek daha öncelikli bir konu. Bu birincisi. İkincisi hidrojen ekonomisi... 2050 yılında 9 milyar insan için hidrojen üretmek gerekecek dersek, bunu, temiz bir şekilde üretebilmemiz lazım. Ya yenilenebilir enerji kaynakları kullanılacak; rüzgar enerjisinden ve güneş enerjisinden elektrik üretilip, bu elektrik elektroliz sayesinde, suyu elektrolize ederek tabii termodinamik açısından ekserji harcaması yüksek bir yöntem, ama mecbur kalınırsa yapılabilir- gazifikasyon ile biomass ya da kömürden elde edilecektir. Asıl, bir direkt yol da güneşi doğrudan, yani radyasyon yoluyla kullanıp fotoliz ya da fotokataliz yoluyla, yani elektrikten geçirmeden, doğrudan doğruya, radyasyonla güneş ışınlarını kullanarak, sudan hidrojen elde etmek. Bu süreç deneme amaçlı yapılıyor, ama verimi çok düşük. Diğer alternatif nükleer yolla elde edilen elektriği kullanarak yapılan hidrojen üretimi. Özetle, bütün ülkeler, bu konuda bir güzergáh çizmeye çalışıyorlar. Yakıt pilleri konusu da hidrojen ile birlikte çalışılıyor. Teknolojilerin ne zaman genelleşebilecegi belli değil. Hem ekonomik sorunlar açısından, hem de teknolojilerin hazır olmamasından dolayı aşılması gereken engeller var. Ama her halükárda enerji sorununun güncelliğini ve yeni bir enerji sistemine geçebilmenin güçlügünü hepimizin algılaması gerekiyor.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Peki, Türkiye’yi nasıl görüyorsunuz bu yolda? Türkiye enerji açığından en çok etkilenecek ülke, kalkınma hızı ve nüfus artışından dolayı. Diğer taraftan hidrojen üretiminde kullanılabilecek kaynakların çoğuna sahip...

İSKENDER GÖKALP: Evet, çok doğru. Simdi son rakamlara göre, Türkiye nüfusunun, 2050 yılında, 100 milyonun çok az altında olacağı ortaya çıktı. İkincisi, geçen gün rakamları gördüm; Türkiye’nin nerdeyse bütün ihracaatı petrol alımına gidiyor. Gaz da değil, sadece petrol. Nereden karşılanıyor bu para? Bu son derece sürdürülebilirlikten uzak bir durum.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Evet, hocam. Zaten sürdürülebilirlik Türkiye’ye yeni gelen bir kavram. Kalkınmanın sürdürülebilirliği ile, enerjinin sürdürülebilirliği birbirine paralel aslında.

İSKENDER GÖKALP: Tabii. Son derece açık. Bir ülkenin bütün ihracaatı, sadece enerji dışalımına gidiyorsa, bu çok kötü bir durum.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: O halde yenilenebilir enerji, hayati bir önem taşıyor bizim için.

İSKENDER GÖKALP: Evet, tabii şu yönü de var: Şimdi yenilenebilir enerji kaynaklarına bakarsak, güneş, rüzgar, jeotermik, biomass, dalga enerjisi, bir de hidrolik enerjiyi alırsanız, en azından Avrupa ülkeleri içinde, tüm bu enerji çeşitlerinin kapsamlı bir şekilde bulunduğu tek ülke Türkiye. Türkiye için, bu gelecekte büyük bir karşılaştırmalı üstünlük. Bu konuya ciddiyetle eğilmek gerekmekte. Sadece parasal açıdan değil; enerji, sürdürülebilir kalkınma açısından da önemli. Öte yandan, yavaş yavaş enerji en önemli ulusal bağımsızlık konusu haline gelmektedir. Dış enerji kaynaklarına bağımlılığı en aza indirgeyecek çözümler bulmak gerekiyor. Elbette bu Avrupa Birligi için de geçerli bir durum. Bu açıdan da bakınca, yerel kaynaklara yönelik bir enerji politikasına ihtiyaç vardır. Türkiye’nin, en azından Avrupa çerçevesinde örnek bir ülke rolü oynama imkanı var. Tüm kaynaklar, yenilenebilir enerji politikası çerçevesinde seferber edilirse insan kaynakları, finans kaynakları- gerçek bir imkan var gibi geliyor bana.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Peki, Türkiye’de başlangıç için ele alınacak araştırma konuları olarak ne öneriyorsunuz? Daha önceki sohbetlerimizde, siz kömürden hidrojen gazı üretilmesinden bahsetmiştiniz. Kömürün gazlaştırılması konusu... Bu, bizim için aslında alternatif enerjiye geçmeden önce de, tanıdık bir konuydu. Dikkat ederseniz, özellikle İTÜ’de yanma konusu ile ilgilenen hocalarımızın çoğu akışkan yatakçı.

İSKENDER GÖKALP: Doğru.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Çünkü; Türkiye’de kükürt emisyonu çok fazla olan kalitesiz kömür var. Ama bu kükürt emisyonunu en aza indirecek teknoloji de var. Bu da öz kaynaklarımızın kullanılması demektir. Dolayısıyla, kömürün gazlaştırılması ile hidrojen üretilmesi, Türkiye için daha uygun gibi geliyor bana. Sizin bir öneriniz var mı, bu konuda?

İSKENDER GÖKALP: Kömürden başlarsak... Fosil olmasına rağmen, önemli kaynaklardan biri; en azından fosiller içinde en fazla sürebilecek kaynak olarak gözüküyor. Örnek olarak, Polonya bu konuda çok çalışıyor. Avrupa Birliği’ne girdikten sonra da, kömürden gazifikasyon yoluyla hidrojen üretimini öneriyor FP6 programlarına, lider olarak. Ama karbonik gaz problemini de halletmek lazım, ayrıştırma sayesinde. Yeni teknolojilerin gelişmesi sayesinde sülfür gazı problemine bir çözüm getirilebilir. Dolayısıyla, kömür hidrojen ilişkisine bakarsak, kömür, yenilenebilir kaynaklardan ve temiz süreçlerle hirdojen üretimi teknolojileri gelişene kadar kullanılabilir. Dolayısıyla, insanların, sanayinin, enerji dağıtıcılarının, hidrojene alışabilmeleri de sağlanabilir. Ve üstelik de dediğiniz gibi Türkiye’de kömür üzerine çalışan çok önemli bir insan kaynağı var. Ama her şeye rağmen, kolay bir teknoloji değil, kömürden gazifikasyonla hidrojen elde etmek. Bunun dışındaki yenilenebilir enerji kaynaklarına bakarsak, hemen hepsinden yararlanabilir, Türkiye. Türkiye’de bir Yenilenebilir Enerji Merkezi kurulabilir. Bakanlık kapsamında olabilir bu. İlk yapılacak şey, yenilenebilir enerji kaynaklarının Türkiye’deki potansiyelinin kesin bir şekilde istatistiğini çıkarmak. Rüzgar, güneş, hidrolik ve digerleri. Hidroelektrik kapasitenin hemen hepsi kullanılıyor deniyor. Tersini söyleyenler de var. Sayısal ve kesinleştirilmiş verileri ortaya çıkarabilmek gerekiyor. Bu konunun Türkiye de tartışıldığını gördüm ve okudum. Bu tartışmanın bilimsel seviyesinin yükseltilmesinde çok yarar var. Tabii böyle bir merkezde sadece enerji konusunun sadece teknik boyutlarının değil, ekonomik ve sosyal boyutlarının da tartışılıp irdelenmesi gerekir. Enerji politikası, enerji ekonomisi, enternasyonal ilişkiler... Bu irdelemeler yapıldıktan sonra da, tek tek bu yenilenebilir kaynakların ve beraberlerindeki teknolojilerin ele alınıp, kullanılabilirliklerinin, geliştirilebilirliklerinin belirlenmesi gerekir. Ondan sonra da bir güzergah çizilmesi gerekiyor. Hangi alanda hangi sektörde, hangi enerji, hangi yörede ...? Son derece bilinçli ve düşünülmüş bir planlamaya girilmeli. Bana yapılabilir gibi geliyor... Ama kaynak gerekli tabii.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Avrupa’nın bu açıdan Türkiye’ye ne gibi yardımı olabilir?

İSKENDER GÖKALP: Avrupa programlarına girilebilir. Tabii, Dünya Bankası’ndan da yardım alınabilir veya başka kaynaklardan. Ama Türkiye’de böyle bir girişimi başlatabilmek için, bilhassa insan kaynaklarının yeterli olduğu son derece açık. Önemli uluslararası bilimsel dergilerde yenilenebilir enerji konularında kapsamlı analiz yapabilen Türk araştırmacıları var. Makalelerini hepimiz ilgiyle okuyoruz. Rüzgarda olsun, güneşte olsun, hidrolikte, jeotermalde olsun... O insanları biraraya getirip beraber çalıştırabilmek gerek. Üstelik de böyle bir örgütlenme olursa, Türkiye’nin Avrupa programlarına girmesi çok daha kolaylaşır. Lider olarak girebilir. Türkiye-AB ilişkileri için burada bir parantez açarsak, Türkiye’nin Avrupa’ya kendi avantajlarını, üstünlüklerini göstererek, vurgulayarak girmesi veya girmek istemesi gerekir gibi geliyor bana. Yenilenebilir enerji konusu da bu üstünlüklerden biri. Karşılaştırmalı üstünlük derken biraz önce, bunu demek istiyordum. Orléans’da benim laboratuvarın yakınında Fransa Jeolojik ve Maden Araştırmaları Bürosu (BRGM) var. Jeotermal enerji kullanarak hidrojen üretilmesi ve CO2 ayrıklaştırılması konularında beraber çalışmaya başladık. BRGM’nin jeotermal haritalarına baktığınızda Türkiye kıpkırmızı çıkıyor. Bu, Türkiye’nin karşılaştırmalı avantajlarını kullanabileceği en önemli örneklerden bir tanesi. Gerçekten, Türkiye yenilenebilir enerji sistemine geçmekte örnek ve lider ülke rolü oynayabilir.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Türkiye’de şöyle bir yaklaşım var: Doğrudan ihtiyacın karşılanması için yenilenebilir enerji kaynağı kullanmak düşünülebiliyor. Güneş enerjisinden doğrudan sıcak su eldesi, jeotermal enerjiden sıcak su eldesi gibi... Ama, elektrik üretiminde alternatif enerji kullanılmasında eksiklik var. Ya çok daha yüksek teknoloji gerektirmesinden kaynaklanıyor, ya da daha fazla yatırım gerektirmesinden...

İSKENDER GÖKALP: Çok dogru bir gözlem. Söylediğiniz son iki sıkıntının, şayet Türkiye nükleer enerjiye yatırım yaparsa son derece ağırlaşacağı bana açık gibi geliyor. Her şeye rağmen, güneş en önemli yenilenebilir enerji kaynağı, sadece Türkiye için değil bütün insanlik için..

Fotovoltaik kullanılarak elektrik üretilip, elektirikten hidrojen üretilmesi. Ya da fotokataliz sayesinde, doğrudan hidrojen üretimi, aynı şekilde içilebilir tatlı su eldesi mümkün; sıcak ve soğuk üretilmesini de unutmayalım. Biliyorsunuz, dünyanın bir kaç ülkesinde büyük kapsamlı güneş enerjisi projeleri var. Uzaydan elde edilecek sürekli günes enerjini kullanma projeleri var. İlk önce Amerika’da 60’ların ortasında bu proje ortaya çıkmıştı. Uzaya büyük katmanlar koyarak güneş enerjisini elektriğe çevirip, ondan sonra da kısa dalga ya da lazere çevirmek ve yeryüzüne göndermek Veya yeryüzündeki güneşli alanları kullanarak fotovoltaik tarlalar oluşturmak... İsrail’in bu tür projeleri var. Kaliforniya’da, Avustralya’da da benzer planlar var. AB programları çerçevesinde, bu tip bir programı bizde öne sürmeye çalışıyoruz (bkz. http://www.cnrs-orleans.fr/~webepee/ESSPERANS). İnsanoglu için güneş enerjisinden daha fazla sürdürülebilir bir enerji kaynağı düşünmek mümkün değil. Genellikle füzyondan konuşulurken, hep şunu söylerim: Füzyon güneşteki enerji dönüşümünün aynısı... Doğal füzyon varken once onu kullanalım. Yapay güneşleri daha sonra yaparız. Ayrıca Akdeniz havzasında olmanın da büyük avantajları var. Yani bu yenilenebilir enerji konusunu Türkiye çok ciddi şekilde ele almalıdır. Kimler? Elbette hükümet... Üniversiteler ve Arastırma kurumları... Sanayi... Büyük sanayiinin de yapacağı işler var. Ama küçük sanayiinin de bu konulara girmesi gerek. Avrupa’ya bilinçli ve kapsamlı şekilde katılınırsa örnek ve lider bir ülke olunabilir. Diğer bir politika da yurt dışında uzman olmuş insanları geri döndürebilmek. Avrupa’nın onemli bir politikası da bu; Amerika’dan geri getirmek Avrupa’dan giden uzmanları. Enerji konusuna bakınca, bilhassa Amerika’da hemen hemen her konuda uluslararası uzman olmuş Türkiye’liler var..

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Bir de kullanılan yakıta bağlı olarak teknoloji geliştirmek... Örneğin türbin teknolojisi...

İSKENDER GÖKALP: Tabii. Yeni yanma teknolojileri. Yakıt pilleri. Büyük sanayiinin girişimleri olmalı. Aslında var da, henüz az da olsa. Enerji konusu son derece önemli bir konu. Enerji sosyal boyutları da olan bir konu. Mesela, bilhassa Fransa’da rüzgar türbinlerine karşı bir muhalefet var. Ben de biraz katılıyorum aslında. Gerçekten görüntüyü çok bozuyor. Rüzgar türbinlerinin denizlerde kullanılması daha olumlu (off-shore tesisler) gibi geliyor bana. Hem hidrojen üretimi açısından kolay, suya yakın olması nedeniyle. Sonuç olarak; sanayi-araştırma-eğitim üçlüsü çok önemli. Disiplinlerarası bir çalışma gerek. Enerji sorunu ile bugünkü gençler tam anlamıyla karşı karşıya kalacaklar. Şimdiden önlem almak gerekiyor ve bilhassa gençlerin, hatta çok gençlerin, enerji konusundaki duyarlılıklarını ve bilinçlerini geliştirmek gerekiyor. Bugün dünyada üç temel sorun var: Enerji-Gıda-Sıhhat. Ama enerji yoksa, ne gıda vardır, ne de sıhhat vardır. Çok uzun bir süreç olduğu için enerji sistemini değiştirmeye şimdiden başlamak gerekiyor.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Bir de kırılma noktası var. Şu anda problem herkesin. Avantajlı olan ileride hakim duruma gelecekti.

İSKENDER GÖKALP: Evet. Muhakkak, o kırılma noktasına geleceğiz.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Hocam, son olarak, Türkiye’yi genel anlamda nasıl değerlendiriyorsunuz?

İSKENDER GÖKALP: Türkiye’ye (aslında İstanbul’a) son iki yıldır sık sık geliyorum, uzun bir ayrılıktan sonra. 1970’lerin ortalarına göre büyük bir gelişme var ama bana daha ziyade bir evrim gibi geldi. Kalabalıklaşma, araba sayısının artması, İstanbul’a göç, 70’lerde başlayan sürecin doğal devamı. Dolayısıyla, bu konularda çok fazla şaşırmadım, tahmin edebileceğim bir gelişmeyle karşılaştım. Bir dikkatimi çeken nokta da, sanayi sektörü, örgütleşme konusunda eğitim ve araştırma sektörüne göre daha öne geçmiş. Sanayici işbirliğine daha yatkın. Eğitim ve araştırma da kurumsal işbirliğini hızlandırmalı. Bu alanlarda Türkiye’de konsorsiyumlar kurulabilmesi, ortak çalışma programları oluşturulabilmesi, Avrupa’da yer edinebilmek için çok önemli. Herkes tek başına Avrupa programlarına katılmaya çalışıyor gibi geldi bana.. Ama bazı konularda patlama, veya devrim yaşanmış gibi: en önemlisi hanımların toplumsal konumu, genel anlamda, en azından üniversite, araştırma, kültür çevrelerinden ve İstanbul gençliginden izleyebildigim kadarıyla. İnşallah, bu gelişmeye sosyal araştırmacılarımız dikkatle bakıyorlardır.

SEYHAN UYGUR ONBAŞIOĞLU: Bu faydalı ve zevkli söyleşi için çok teşekkür ediyoruz, hocam.