Header Reklam

“TEMA’nın geleceği koruma çalışmalarına sektörümüzden de destek var”

19 Kasım 2019 Dergi: Kasım-2019
“TEMA’nın geleceği koruma çalışmalarına sektörümüzden de destek var”

TEMA Mütevelli Heyeti, Yönetim Kurulu ve İcra Kurulu Üyesi Metin Duruk

Doğa için faydalı her faaliyetin destekçisi, her yanlışın da muhalifi olarak kararlı bir duruş sergileyen TEMA Vakfı’nın özellikle Kaz Dağları’ndaki yoğun faaliyetleri, son dönemde gündemin ilk sıralarında yer alıyor. Vakfın Yönetim Kurulu’nda ise sektörümüzün yakından tanıdığı bir isim yer alıyor: Metin Duruk. TEMA’nın Mütevelli Heyeti, Yönetim Kurulu ve İcra Kurulu Üyesi olarak görev alan Metin Duruk ile TEMA faaliyetlerini konuştuk… 

TEMA, Türkiyenin en büyük örgütlü sivil toplum kuruluşu 
Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı’nın (TEMA) varoluş nedeni yaşama, yani toprağa sahip çıkmak, onu korumaktır. Ülkemiz yılda 743 milyon ton toprağını erozyonla kaybediyor. Oysa yaşam üreten bir cm toprağın oluşması binlerce yıl sürüyor. Toprak, kaybetmeyi göze alamayacağımız kadar kıymetli bir varlık. Bize aşımızı, işimizi, sanayimize hammaddeyi toprak sağlıyor. Eğer toprağımızı kaybedersek hayatımızı da kaybederiz. TEMA’nın 810 binin üzerinde gönüllüsü var. Vatandaşlarımız 30 TL, öğrenciler ise 10 TL ücret ödeyerek TEMA gönüllüsü olabiliyorlar. Daha sonra TEMA, gönüllülerinden koyabilecekleri oranda katkı bekliyor. Tüm gönüllüler kendi gücü, yeteneği ve zamanı doğrultusunda TEMA için çalışıyor. 81 ilde, 600’ün üzerinde ilçe ve kasabada örgütlüyüz. Bu nedenle TEMA, Türkiyenin en büyük örgütlü sivil toplum kuruluşu konumundadır.
Ben yaklaşık üç yıldır TEMA içinde aktif görev alıyorum. Daha önce TEMA ile Aroma olarak Karaman’da elma fidanları için bir çalışma yapmıştık. Yıllar sonra Mütevelli Heyetine girdim. Ardından Yönetim Kurulunda da olmamı istediler. İlk etapta itiraz ettim ama benim daha önceki STK tecrübelerime istinaden ısrar ettiler, ben de kabul ettim. Şu anda TEMA’nın Yönetim ve İcra Kurullarında görev alıyorum. İtiraf etmeliyim ki oldukça zor ve sorumluluğu büyük bir görev…

TEMA gönüllülerinin verdiği eğitim programı sayesinde çocuklara çevre bilinci ve doğa sevgisi aşılıyoruz
TEMA’nın çalışmalarını, eğitim, savunuculuk ve orman başlıkları altında incelemek mümkün. Eğitim, TEMA’nın en çok önem verdiği konulardan biri. Vakıf, kuruluşundan beri T.C. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ile ortak çalışmalar yapıyor. Bu çalışmalar kapsamında çocuklarımız “Minik TEMA”, “Yavru TEMA”, “Ortaokul TEMA” ve “Lise TEMA” olmak üzere temel eğitimde gruplandırılarak eğitiliyorlar. Tamamen TEMA tarafından hazırlanan ve TEMA gönüllülerinin verdiği 8 ay devam eden eğitim programı sayesinde çocuklara çevre bilinci ve doğa sevgisi aşılıyoruz. Her bir öğretmenimize konuları daha iyi anlatabilecekleri, verdikleri eğitimi destekleyecek materyaller gönderiyoruz. Bununla da kalmıyor faaliyetlerimiz, YÖK ve çeşitli üniversitelerin rektörlükleri ile yaptığımız çalışma doğrultusunda da “Genç TEMA” adıyla üniversiteli gençlerimiz için eğitim faaliyetlerimizi sürdürüyoruz. En son eğitim toplantımıza 103 üniversiteden gelen Genç TEMA katıldı. Eğitim sonunda öyle bir ortak paydada buluşturuyoruz ki çocuklarımızı, ayrılırken her biri diğerini kardeş gibi görüyor. “Dünya bizim evimiz ve hepimiz aynı evin çocuklarıyız” bilinci ile vedalaşıyorlar. Mezun olduktan sonra da gençlerimiz TEMA Vakfı’nın “Mezun TEMA”ları olarak vakfımızla çalışmalarına devam ediyorlar. Hatta şu anda Yönetim Kurulu içinde Yavru TEMA’dan gelen temsilcimiz var. 
En başarlı sonuçları Minik TEMA ve Yavru TEMA gruplarında alıyoruz. Çünkü onlar, ne öğretirseniz almaya çok hazırlar, çok hızlı öğreniyorlar. TEMA’ya gelen mektuplardan birini sizlerle paylaşayım: Bir dut ağacını kesmek istiyorlar, çünkü üzerinden elektrik telleri geçiyor ve bu tehlikeli. Baba buna niyet ettiğinde, çocuk kıyameti koparıyor. Ne kadar uğraşıyorlarsa TEMA eğitimi almış çocuğu ikna edemiyorlar. Çocuğun tezi kuvvetli: “Dut ağacı, elektrik tellerinden önce de oradaydı. Siz direkleri yanlış yere koymuşşunuz. Direkleri oradan çekin!”. Baba nihayetinde ilgili makamlarla görüşmeler yapıyor ve sonuçta direklerin yerinin değiştirilmesine karar veriliyor. Bu, Yavru TEMA’mızın başarısı. Ne mutlu bize ki bu şekilde çok sayıda mektup alıyoruz. Çocuklarımıza eğitimlerde fidan oluşturmayı, fidanı ekmeyi, büyümesi için ona bakmayı öğretiyoruz. Doğada yaşayan bütün varlıkların bir arada biyoetik kurallara bağlı olarak yaşamak zorunda olduğu bilincini aşılıyoruz. MEB ile anlaşmamız her üç yılda bir yenileniyor. Böylece eğitimlerimiz kesintiye uğramadan sürüyor. Sponsorlu eğitim çalışmalarımız da var. Mesela Wilo, İkea ve Tetra Pak ile çok güzel işbirliği örneklerimiz var. İlgi çeken etkinliklerimizden biri de Adım Adım Koşu’larımız. “Adım Adım Koşu”, bir ağaç kardeşliği projesi. Bunun sonucunda her 100 TL karşılığında bir çocuğumuza doğa eğitimi veriliyor. Çarpan etkisi yüksek olan bir bütçe kullanıyoruz. Herkes bizimle gönüllülük üzerine çalışıyor. Kamu spotlarımız, tanıtım-reklam hizmetleri gibi konularda da gönüllü olarak destek görüyoruz. 

Doğaya zarar verdiğini düşündüğümüz her türlü faaliyete karşıyız
TEMA’nın en önemli faaliyetlerinden biri savunuculuk. TEMA Vakfı Doğaya uyumlu olmayan her türlü faaliyete karşı savaş veriyoruz. STK’ların karakterinde ister istemez muhalif olma durumu vardır. Bunun hiçbir siyasi partiyle alakası yoktur; eylemlerle alakası vardır. Yapılan eylem yanlışsa, yapan kim olursa olsun ona karşı hukuki savaş verilir. TEMA’da bir bilim kurulu var. Bu kurul hangi konuda savunuculuğa gireceksek o konuda bazen sekiz aya varan sürede ayrıntılı çalışıyor. Bilim Kurulumuzun yoğun çalışmalarıyla oluşturduğu ve 7 yıl önce yayımladığımız bir kitabımız var mesela. Kitapta İstanbul’da yapılması planlanan üç büyük hatalı projeyi ayrıntılı olarak anlatmıştık. Bunlar; İstanbul’daki yeni havalimanı projesi, kuzey ormanları tahribatıyla yapılan köprü ve Kanal İstanbul projesiydi. Projeler hayata geçmeden kitabı yayımladık ki bu yanlışlar yapılmasın. Ama ne yazık ki iki proje yapıldı ve neticelerini görüyorsunuz… 
TEMA olarak kazandığımız her davadan sonra ne yazık ki kanun ve yönetmeliklerde değişiklikler yapılıyor. Karşı taraf bu değiştirilmiş yönetmeliklere göre işi sürdürmeye çalışıyor ve biz tekrar bir dava açmak zorunda kalıyoruz. Yani süreç oldukça yorucu… Mesela Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Yönetmeliği inanılmaz değişime uğradı. TEMA, TMMOB gibi STK’ların tek tek ya da ortaklaşa açtıkları davaların, karşı tarafça kaybedilmesi neticesinde bu değişiklikler yapıldı. Bu, Türkiye’nin demokrasiyi öğrenemediğinin en büyük göstergesidir. Şu anda 170’in üzerinde davamız sürüyor. Açılan davaların sayısını düşürebilmek arzusuyla dernek ve vakıfların ödeyemeyeceği seviyede bilirkişi ücretlerini yükselttiler ama biz, toplumun bizlere verdiği desteğin önemli bir kısmının savunuculuk üstüne olduğunu biliyor ve yılmıyoruz. TEMA’nın iki büyük kurucusu var, biri Toprak Dede dediğimiz Hayrettin Karaca, diğeri de Yaprak Dede dediğimiz A. Nihat Gökyiğit. İki dev savunucunun savaşçı ruhu TEMA’ya sirayet etmiştir. Yapılan her yanlış uygulamaya yetişemediğimizi de üzülerek belirtmeliyim. O kadar çok dava ile uğraşıyoruz ve daha uğraşmamız gereken o kadar çok dava var ki… 

Planlanan 29 proje hayata geçirilirse Kaz Dağları resmen katledilmiş olacak
En son savunuculuk projemiz Kaz Dağları projesi. Burada başlattığımız kampanya neticesinde topladığımız imza sayısı 650 binin üzerinde. Hedefimiz ise bir milyon imza. En kısa sürede ilgili bakanlıklar ve Cumhurbaşkanlığına ileteceğiz. Kaz Dağları projesindeki çalışmamız ses getirdi, bir kamuoyu yarattı. Hükümetten de buna kulak vermesini istiyoruz. Biz buradaki savunuculuğumuza sekiz ay hazırlandık. Bu süre zarfında kıymetli metal madenciliği konusunu bilimsel olarak çok detaylı inceledik. Köylüler ile konuşmalar yapıldı, eski maden bölgelerindeki kanser vakaları, yeraltı sularındaki değişimler gibi pek çok alanda gazeteciler, bilim adamları ve farklı meslek gruplarından TEMA gönüllüleri çok kapsamlı araştırmalar yaptı. Konunun dünyada nasıl yürüdüğü incelendi ve dökümante edildi. Aslında daha fazla çalışılmalıydı ama maalesef vakit yoktu. Kirazlı için çok hızlı davrandık çünkü Kirazlı kaybedilirse arkasındaki 28 projeyi de hayata geçirecekler ve toplam 29 proje ile Kaz Dağları resmen katledilecek. Aklı ile övünen insanoğlunun çok daha bilinçli davranması gerekmez mi? Bugün 195 binin üzerinde ağaç kesildi. Söylenen ise 13.400 ağacın kesildiği… Bunu söyleyenler adına utanç duyuyorum çünkü bu rakamı açıklarken, sadece 20 cm çapında olan ve ortalama 30-35 yaşındaki ağaçları “ağaç” olarak sayıyorlar. Oysa literatürde 8 cm çapında ve sekiz metre büyüme potansiyeli olan her fidan ağaç olarak tanımlanır. Bugün Kirazlı’da Orman İdaresi’nin dikip büyüttüğü ağaçları da yok ettiler. Üstelik kanunlara göre o ağaçlara zarar verirseniz diğer ağaçlara verdiğiniz hasar neticesinde alacağınız cezanın iki mislini alırsınız. Üstelik Kaz Dağları milli parkının içinde yer almayan bir alan söz konusu diye konuyu çarpıtıp burası Kaz Dağları değil bile diyebiliyorlar… Milli parkların sınırlarını ilgili kurum belirler. Oysa tüm coğrafya kitaplarında Kaz Dağları denilen bölge, Ege’den Bandırma’ya kadar olan alanın tamamıdır.
Başka bir çarpıtılan konu “siyanür” meselesi. Maden alanında toprak ve taş öğütülür ve siyanür banyosundan geçirilir. Siyanür, topraktaki altın, gümüş gibi ağır metalleri ayrıştırır. Ardından siyanürle yıkanmış toprak doğaya bırakılır. Daha sonra ne oluyor?  O siyanürlü toprağın üzerine yağmur yağıyor ve bütün zehir, yeraltı sularına karışıyor. Mesela şu anda Havran bölgesinin yeraltı sularında çok yoğun siyanür bulunuyor ve kanser vakaları inanılmaz artmış durumda. Sebebi, daha önce orada işletilmiş molibden madeni… Şu anda o bölgede kaç kişinin kanser olduğu bilgisini alamıyoruz, gizli tutuluyor. Ama her ailede kanser olduğunu çok net biliyoruz. Havran’da madencilere su sağlamak için öncelikle bir baraj yapıldı. O baraj inşa bölgesinde 3 veya 4 mağara vardı ve o mağaralarda yarasalar yaşıyordu. Baraj tamamlandığında o mağaralar su altında kalacağı için DSİ, yarasalar için dağın üst tarafına mağaralar açtı. Mağaradan yarasaları çıkarmak için gece gündüz doğal mağaraya ışık tutuldu. Yarasalar mağaradan çıktılar ama hiçbiri yukarıda insan eliyle açılmış mağaralara gitmedi ve hepsi öldü. Sonra ne oldu biliyor musunuz? Yarasaların zeytin ağaçları üzerindeki bir böcekle beslendikleri anlaşıldı. Yarasalar öldüğü için o böcek türü tüm zeytinlikleri sardı ve Havran’daki zeytin üretimi durdu. Madencilik, bir toprağın üzerindeki bitkilere, doğaya orada yaşayan hayvanlara ve insanlara saygı göstermek zorundadır. Kaz Dağları’nda yapılması planlanan 29 proje var. Bir tanesi için 350 hektar ağaç kesildi. Her bir proje için 200 binin üzerinde ağaç kesilecek. Gerisini bir düşünün… Ben Kirazlı’ya ilk gittiğimde neredeyse ağlayacaktım. Olayın bir de şu boyutu var: O topraklar, ecdadımızın kanıyla sulanmıştır. 250 bin şehit verdiğimiz topraklara daha saygılı olmalıyız. Onların canlarını vererek savunduğu ve bizlere bıraktığı bu toprakları, gelecek nesillerimizin emaneti olarak görmeliyiz.

TEMA’nın çabaları sonucunda planlanan 55 kömür santrali beklemede
Kabullenmemiz gereken çok net ve çok acı bir gerçek var ki dünya tükeniyor. Bunun en büyük sebeplerinden biri fosil yakıtlar. Fosil yakıtlar içinde dünyaya en çok zarar vereni ise kömür. Kömür konusunda TEMA’nın inanılmaz çalışmaları oldu. En büyük direnişler, Çerkezköy’de kadınlarımız vasıtasıyla yürütüldü. TEMA ve belediyeler o köylerde yaşayan kadınları aldılar, Aliağa gibi, Yatağan gibi kömür santrallerinin çalıştığı bölgelere götürdüler. Oradaki kadınlarla buluşturup konuşturdular. Ardından kadınlar köylerine dönüp kendi topraklarını savundu. Böylece Çerkezköy Kömür Santrali resmen iptal edildi. Bu konuda açtığımız davaların tamamını TEMA olarak biz kazandık. Bir başka savunuculuk projesi, Alpu Ovası. Alpu Ovası “büyük ova” statüsünde olduğundan yasa gereği orada yoğun bir yapılaşma olamaz. Çünkü büyük ovalar, gelecek kuşaklara gıda sağlayacak tarım arazileri olarak koruma altındadır. Alpu Ovası bu statüdeyken buraya 800 hektarlık bir kömür santrali yapılması, oradaki tüm tarımsal faaliyeti yok edecektir. Ayrıca mesela lüle taşı işçiliği dünyada sadece Türkiye’de bulunuyor. Bölgedeki köylüler bu lüle taşlarından hediyelik eşyalar yaparak gelir elde ediyorlar. Türkiye bu konuda dünyada model. Bölgeye yapılacak bir kömür santrali bunu yok edecek. Burada da ciddi bir hukuk mücadelesi verdik ve açtığımız tüm davaları kazandık. Elbette beklediğimiz üzere ne yazık ki hemen ilgili yönetmeliklerde değişiklikler yapıldı, hatta ÇED Yönetmeliği’ndeki oylama karakterini bile değiştirdiler. Ama yılmadık ve nihayetinde Alpu Ovası’na yapılmak istenen kömür madeni projesini de durdurduk. Ama hâlâ teyakkuzdayız. TEMA’nın verdiği uğraşlar neticesinde Türkiye’de yapılması planlanan 55 kömür santrali fiilen beklemede. İptali için çabalarımız sürüyor. Şükürler olsun ki şu andaki finans yapısı ve dünyadaki yatırım karakteri kömürü desteklemiyor. Bankalardan kömür madenleri için kredi ya da destek verilmiyor. İnşallah yakın zamanda altın madenlerine de finansal destek sağlamayı durdururlar.

TEMA olarak nükleer santrallere karşıyız ve bu konuda hiçbir şekilde geri adım atmayacağız
Savunuculuk konusunda nükleer santraller ile ilgili davalarımız da sürüyor. Mücadelemizden vazgeçmiyoruz. Nükleer santralleri çevre dostu olarak kabul ediyorlar ama sahip olduğu riskin büyüklüğü telafi edilemeyecek boyutta ise buna elbette karşıyız. Basit iki şey söyleyeceğim, birincisi, Akkuyu Nükleer Santrali’nin atıklarının akıbeti ne olacak? İkincisi de nükleer santralin bulunduğu bölge fay hattında. Bu bilimsel bir gerçek. Riski nasıl görmezden gelebiliriz? Bakın bugün, 26 Nisan 1986 tarihinde patlamış olmasına rağmen Çernobil’e hâlâ girilemiyor. Üzerinden 30 yılı aşkın süre geçti ama nükleer facianın etkileri geçmedi… Fukuşima’da tüm risklerin hesaplandığı, olası her türlü felakete karşı tedbir alındığı söyleniyordu. Ne oldu? 11 Mart 2011 tarihinde gerçekleşen 9.0 şiddetindeki deprem ve tsunami sonrası santral felakete neden oldu. Doğa, defalarca şakası olmadığını gösterdi ve onu böyle tahrip etmeye devam edersek bize acımayacağını ispatladı. İnsan yapısı hiçbir şeyde sıfır hatadan bahsetmek mümkün değildir. Bu kadar yüksek riski nasıl görmezden gelebiliriz? Bu konularda TEMA’da 230’un üzerinde profesyonel çalışıyor, konuyla ilgili geri adım atmayacağız. 

Orman çok hassas bir ekosistemdir, ağaç dikebiliyoruz ama orman yapamıyoruz…
TEMA’nın üç temel ayağının sonuncusu ise ormanlar. Biz TEMA olarak ağaç dikiyoruz ama orman yapamıyoruz. Diktiğimiz fidanların orman karakteri kazanabilmesi için en az 50-60 yıla ihtiyacı oluyor. Orman ayrı bir ekosistem ve çok hassas. Ormanda yaşayan binlerce farklı canlı var. Hatta devrilmiş ağaçlar bile ormanın bir parçasıdır çünkü üzerinde çok sayıda böcek ve mantar türü yaşar… Bu ekosistemi tahrip ettiğiniz zaman aynı ekosistemin ortaya çıkması yüzyıllar alır. Sadece toprağın bile dünya tarafından nasıl var edildiğine baktığınızda, yok edilen her avuç toprak için içiniz acır. İyi ki çevre bilinci artık çok küçük yaştaki çocuklarımızda bile oluşmaya başladı. Sadece ülkemizde değil, dünyada da… Mesela son dönemde yaptıklarıyla dünyanın gündemine oturan genç çevre aktivisti Greta Thunberg bu konunun en harika örneklerinden biri… Onun çağrısı, Avrupa’da çok büyük ses getirdi. Bugün çok sayıda çocuk, Cuma günleri okula gitmeyip çevre konusunda yapılabilecekleri tartışmak üzere toplanıyorlar. Ne umut verici bir gelişme… İklim değişikliği konusunda tüm dünyaya yepyeni bir bakış açısı sunan Greta Thunberg’e müthiş saygı duyuyorum. Yaptıkları, gerçekten takdire şayan. En son İsveç’te kendisine takdim edilen bir ödülü de reddetti Greta; ödül sistemi ile bazı gerçeklerin yok sayılmasına zemin hazırlandığı ve somut adımlardan uzaklaşıldığı gerekçesiyle. Özetle “konunun ödüllerle saptırılmasından yana değilim, fiilen neler yapıldığı önemli” dedi… Yaşından beklenmeyecek bir vizyon. Tüm dünya çocuklarına, gençlerine ve hatta yetişkinlere örnek olması dileğiyle… 

Türkiye’nin en saygı duyulması gereken kurumlarından biri ormancılıktır
Kaz Dağları’nda kesilen ağaçlar için barolar ormancılar için suç duyurusunda bulundular ama bu yanlıştır. Çünkü ormancılar devlet memurudur ve gelen emri uygulamakla mükelleftirler. Yakın zamanda sosyal medyada bir ormancımızın pürmüzle orman yangını çıkardığına dair paylaşımlar yapıldı ve neredeyse linç ettiler ormancıyı. Oysa orada yapmaya çalıştığı karşı yangın çıkararak mevcut yangını durdurmaya ve daha da yayılmasını engellemeye yönelik bir hareket. Bazen bilgisizlik ne yazık ki çok üzücü sonuçlar doğurabiliyor. Karşı yangın tehlikeli bir hamledir. Yani ormancının yaptığı hayatını riske ederek orman yangınının yayılmasını durdurmaya çalışmak. Özetle büyük bir kahramanlık. Ama bilinçsizce yapılan paylaşımlar sebebiyle ormancımız neredeyse linç edildi… Çok açık şekilde ifade etmeliyim ki Türkiye’nin en saygı duyulması gereken kurumlarından biri ormancılıktır. Kaz Dağları konusunu kendileri ile konuştuğumuzda bize dediler ki: “Siz bizim de içimizin yandığını bilmiyor musunuz? Bize oradaki ağaçları kesip üzerindeki toprağı sıyırma emri geliyor. Kanunen gelen emri uygulamakla yükümlüyüz.” Oysa ormancılar, fidanın büyüyüp ağaç olmasında en çok emeği olan kişilerdir. Yapılması gereken ÇED raporunun iptalinin istenmesidir. 45 bin ağaç denilmiş, 195 bin ağaç kesilmiş. Bu durumda ÇED’in ihlali söz konusudur. TEMA olarak bunu yapmaya çalışıyoruz.

Türkiye’nin bürokratik yapısı sebebiyle orman yangınlarına gereken hızda müdahale edilemiyor 
Bir fidanlık oluşturmak inanılmaz yoğun emek istiyor. Orman İdaresi ile yaptığımız ortak çalışmalar neticesinde diktiğimiz fidanların yaşaması konusunda yüzde 75 ila yüzde 95 civarında başarı sağlıyoruz. Ama önemli olan bu emeğin korunabilmesi. Bu noktada orman yangınları bizleri en çok üzen konular arasında. Orman İdaresi, yangınlar konusunda çok iyi bilgi birikimine sahip ama koordinasyon ve müdahalede yaşanan aksaklıklar yüzünden orman yangınları büyüyor. Söz konusu yangın olduğunda her dakika kıymetlidir ve Türkiye’nin bürokratik yapısı sebebiyle orman yangınlarına gereken hızda müdahale edilemiyor. Orman yangınları birkaç nedenle çıkabiliyor. Yıldırım gibi doğa olayları ile çıkan, atılan camların mercek vazifesi görmesi sebebiyle çıkan yangınlar var. Ne yazık ki pikniklerdeki duyarsızlık sebebiyle çıkanlar ve bir de anız yakımı sonucunda oluşan yangınlar var. Bu anız yakma konusunda şunları dile getirmeden geçemeyeceğim: Anız yakmak kadar akılsızca bir davranış olamaz çünkü anız yaktığınızda toprağın üzerindeki bütün canlıları yok ediyorsunuz. Toprak altındaki, üstündeki tüm canlıları... Temizlemek için uğraştığınız toprağı öldürmüş oluyorsunuz ve anız çok hızlı ilerlediğinden orman yangınlarına da sebep oluyor. Yakın zamanda Marmara Adası’nda bir adamın otları yakması sonucu 80 hektar alan kül oldu… Bunlar kaza ile çıkan yangınlar. Bir de alan açmak için yapılan sabotajlar var ne yazık ki. Şu anda dünyada en tehlikeli konu, alan açmak için ormanların yakılması. Mesela Brezilya yağmur ormanlarında bir yıl içinde 72 bin adet yangın çıkarıldı. Ne kadar reddederlerse etsinler, bu ormanların yakılmasını Brezilya Hükümeti destekliyor. Bunun özü, kapitalist sistemin içindeki bölüşüm hikâyesidir. 
Kapitalizmin içinde eşit bölüşme kavramı yoktur. Dünyada eşitsiz bir gelişim süreci var ve geride kalan ülkeler, kendilerini geliştirebileceklerini düşündükleri konularda dünyayı körü körüne tahrip etmekten geri durmuyorlar. Bu sonuç, kapitalizmin çıktılarından biri. Dolayısıyla bu sistemin bir taraftan yıkıma sebebiyet vereceği aşikârdır. Bundan kurtulabilmek için tüketim alışkanlıklarımızı, beslenme alışkanlıklarımızı, yaşam şeklimizi değiştirmemiz gerekmektedir. Borneo Adası’nın 40 yıl önceki hâli ile şimdiki hâlini kıyaslarsanız ne demek istediğimi çok net anlarsınız. Dünyanın akciğerleri olan yağmur ormanları bittiğinde -Kızılderililerin söylediği gibi- paranın yenmeyeceğini anlayacağız.

Dünya 6. yok oluşun eşiğinde
İklim değişikliği,  artık durdurulamaz boyuta yaklaşıyor. 2020’den sonra dünya 2 derece ısınma periyoduna girmiş olacak ve bu çok büyük bir felaketin başlangıcı. Çünkü dünyanın 2 derece ısınması sonucunda dünyadaki bazı bitki ve hayvan türlerinin %30 ila %40’ı yok olacak. Buzullar eriyor, denizler kirleniyor. Amerikalıların  bakış açısıyla bu durum; dünyanın doğal süreci… Dünya, tarihi boyunca doğal olarak 300-500 yıl aralıklarında bazı yok oluş süreçlerine girmiştir fakat günümüzde bu 500 yıllık periyot, 40 yıla kadar inmişse, buna dünyanın doğal hareketi demek mümkün değildir. Dünya beş kez büyük değişime uğradı. Bunun bize en yakın olanı yaklaşık 65 milyon yıl önce gerçekleşen, dinozorların yok oluşudur ve sebebi, dünyaya çarpan büyük bir göktaşının iklimi, dinozorların yaşamasını mümkün kılmayacak şekilde değiştirmesidir. Dünyanın 6. yok oluş sürecinde olduğu gerçeğini, bu yokoluşun da önümüzdeki 30-40 yıl içinde olacağını fark etmemiz ve derhal tedbir almamız gerekiyor. 6. yok oluşun sonunun nereye varacağı belli değil. İklim değişikliğinin yanında çevre kirliliği de ikinci bir büyük sorun olarak karşımızda duruyor. Küresel ısınmayı çözemediğimiz sürece iklim değişikliğini durdurmamız mümkün değil. Bu konuda bilincin yükseltilmesi lazım. Hepimiz daha az tüketmek zorundayız. Şu anda yaşam şekilleri, gündelik alışkanlıkları ile bir Türk 1.5 dünya, bir Alman 4 dünya, bir Amerikalı ise 7 dünya tüketiyor. Yani 6 aylık zaman diliminde, dünyanın size bir yıl içinde verebileceği her şeyi tüketmiş oluyorsunuz ve daha sonraki tüketiminiz gelecek yıllardan çalmak anlamına geliyor. Bu sürdürülemez. Burada felsefi tartışmanın yanında ekonomik tartışmanın da oturtulması lazım. Yani kapitalizmin mevcut şekilde devam etmesi halinde dünyanın varacağı yer neresi? Maksimum tüketim ve maksimum kâr hesabı, ne kadar sağlıklı ve sürdürülebilirdir? Bu anlayıştan derhal kurtulmamız gerek. Başka bir sisteme geçilmesi ve bu sistemin de hem felsefesi, hem ekonomisi hem de sosyolojik etkilerinin çok iyi hesaplanması gerekir. Ancak bu şekilde dünyayı kurtarabiliriz. Açık konuşmak gerekirse çok umutlu değilim…

Ülkemizde tarım bitme noktasına geldi
Türkiye’de de toprağı ve tarımsal alanlarımızı sağlıklı kullanamıyoruz. Rant söz konusu olduğunda, yeşil alanlarımızı, ormanlarımızı geri dönülmez şekilde tahrip ediyoruz. Bu, geleceğimizi bitirmektir. Türkiye topraklarından şu anda %30-40 verim elde edilebiliyor. Çünkü topraklarımızdaki organik maddeler beşte bire düşmüş durumda. Bu nedenle topraklarımız su tutmuyor; topraklarımızın verimi düşüyor. Kapitalist sistem, bize gübre kullanmayı önerir. İlk yıllarda verim de artar, doğrudur. Fakat sonraki yıllarda, kullanılan yapay gübreler sebebiyle topraktaki organik madde miktarı azalır. Özetle toprak, kullanılan yapay gübrelerle zehirlenir ve bir süre sonra verimsiz ve sağlıksız bir alana dönüşür. Türkiye’de toprak mülkiyeti sebebiyle alanların küçülmesi söz konusu ama toprak verimsizleştiği, tarım da desteklenmediği için ülkemizde tarım bitme noktasına geldi. Köyler boşaldı, insanların sadece yazdan yaza kısa sürelerde gittikleri tatil alanlarına dönüştü. Oysa eskiden Türkiye, kendi kendine yetebilen güçlü bir tarım ülkesiydi. Topraktaki organik maddelerin yükseltilmesi, TEMA için çok önemli ana konulardan biridir. Çiftçi bilincinin artırılması ve topraktaki organiklerin artırılması konularında çalıştaylar yapıyor, yayınlar hazırlıyoruz. Biz, Türkiye’nin geleceğinin toprakta olduğuna inanıyoruz. Otomobil sektörü %10, İklimlendirme sektörü maksimum %45’e kadar katma değer sağlarken tarımda bu oran %100’dür. Yani birim yatırım miktarının karşılığında istihdam oranının en uygun olduğu yer tarımdır. Metal sanayiinde bir işçinin istihdamı için 100 bin dolar yatırım bedeli vardır. Tarımda bu oran 20’de 1’dir. Türkiye’nin müthiş zengin tarımsal alanları var ve bunların değerlendirilmesi gerekiyor. 
Yaklaşık 8-10 yıl önce Karadeniz’de çay bölgesinde doğal gübre kullanımını yaygınlaştırmak için çalışmalara başladık. İlk başta, Karadenizli kardeşlerimizi ikna etmemiz çok kolay olmadı tabii ki. Oradaki halkın gerçeği görebilmesi için yan yana, aynı büyüklükte iki örnek bahçe hazırlandı. Birinde kimyasal gübre, ötekinde ise çay atıkları gübre olarak kullanıldı. Sonuçta doğal gübre kullanılan toprakta iki misli çay elde edildi. Ardından Karadeniz halkı doğal gübreye dönüş başladı. Şu anda aynı çalışmayı Güneydoğu Anadolu’da antepfıstığı üretiminde budama ve ağaç bakımı olarak yapıyoruz. Budama eğitimi ile antepfıstığında yüzde 58 verim artışı sağladık. Tarımsal alanların doğru kullanılması için farkındalık yaratmak üzere çalışmalarımız sürüyor. Bu da doğrudan kırsal kalkınma ile mümkün. 

Kadın kooperatiflerinin çok başarılı olacağını düşünüyoruz
Kırsal kalkınma, bize göre ancak kooperatifler vasıtasıyla gerçekleştirilebilir. Geçmişte Türkiye’de bazı kooperatiflerin rant alanı olarak görülmesi sonucunda  günümüzde de ne yazık ki kooperatifçiliğe olumsuz bakılıyor. Toplumun kooperatifçilik ile ilgili olumsuz algısının ortadan kaldırılması ve bu konuda güven tazelenmesi şart. Kırsal kalkınma için özellikle kadınlar tarafından yürütülen kooperatiflerin çok etkili olacağına inanıyoruz. Özellikle ekolojik turizm, tarımsal üretim, evsel üretim ve elişçiliği alanlarında kadın kooperatiflerinin çok yüksek başarı sağlayacağına inanıyoruz. Çünkü kadınlar, evi ayakta tutmak için tüm yükü çeken, hangi sıkıntıyı nasıl bertaraf edeceğini bilen taraftır. 
Şu anda toprakların toplulaşırılması işçin bir kanun çıkarıldı. Özellikle boş arazilerin kadın kooperatifleri elinde toplulaştırılarak organik ya da doğal tarıma ayrılması üzerinde çalışılıyor. Valilikler, kaymakamlıklar ile yapılacak görüşmelerle, boş arazilerin kooperatiflere verilmesini sağlamaya çalışacağız. Arkasında TEMA’nın olduğu bir kooperatifin vereceği güvenle topluma büyük katkılar sağlayacaktır. 
TEMA olarak Artvin Macahel’de çeşitli kırsal kalkınma projeleri gerçekleştirdik. Önümüzdeki günlerde kırsal kalkınma projelerimizi kooperatifler üzerinden yürütmek üzere faaliyetlerimizi hızlandıracağız. Bunun için elbette profesyonel kadrolar kurmamız gerekiyor. Uygun sponsorlar ve destekleyici yapıları bulabilirsek, kırsal kalkınma sorununu çözeceğiz. Kırsal kalkınma için en önemli başlıklarımız; organik üretim, doğal üretim, ekolojik turizm, ev pansiyonculuğu ve elişi ürünler.  Türkiye’de bu konuların öncülüğünü yapmayı planlıyoruz. Ne yazık ki bugün kooperatiflerin devlet tarafından desteklenmesi güçlü değil. Bu nedenle sponsorlar, bölgelerdeki kanaat önderlerinin destekleri çok mühim. 
Önümüzdeki günlerde ilk projelerden biri olarak, aynı zamanda benim de memleketim olan Akseki’de bir proje yapacağız. Akseki bölgesinde çok fazla boş arazi bulunuyor. Orman ürünleri işlenmiyor ve müthiş bir terapik bitki zenginliği var bölgede. Orman ağaçlarında işlenebilecek çok sayıda doğal ürün bulunuyor. Bunun yanı sıra bölge elişi ürünler ve gastronomik açıdan da oldukça yüksek potansiyeli olan bir bölge. Bu nedenle oradaki çalışmaların önemli katkılar sağlayacağına inanıyoruz. Aile olarak da sponsor olacağız o projeye. Dilerim sonuçları çok güzel olur.

Sıfır Atık Projemizle çocuklarımızı 5D felsefesiyle tanıştırıyoruz 
TEMA’nın en son projelerinden biri “Okullarda Sıfır Atık Eğitim Projesi”. Söz konusu proje ile doğal varlıkların korunması, çevre dostu tüketim alışkanlıklarının kazandırılması ve atık yönetimi ile ilgili konularda çocuklara farkındalık sağlanması hedefleniyor. Projede Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, özel sektörden sponsor firmamız Tetra Pak ve TEMA birlikte çalışıyor. Projenin eğitim ayağı TEMA üzerinden yürütülüyor. Uygulamaları TEMA Vakfı gönüllüleri olan öğretmenler gerçekleştiriyor. Eğitim içerikleri ve materyalleri hazırlandı, uygulamanın yürütüleceği okullar belirlendi. Hedef kitle olarak ilk etapta ilkokullar esas alındı. Uygulama sürecinde görevli öğretmenlere eğitimler verilerek, öğretmenler uygulamalar hakkında bilgilendirildi. Öğretmenler, atık yönetimi, bilinçli tüketim alışkanlıkları ve doğal varlıkların korunması ile ilgili farkındalık yaratmak üzere, sınıflarda uygulayabilecekleri etkinlik önerileri, sunum, video, dijital, basılı ve görsel materyal ve oyunlarla çocuklara ulaşabiliyorlar. Bu kapsamda 2019 yılının ilk yarısında toplamda Ankara’da 77.466 öğrenciye ulaşıldı. Hedefimiz ise 20 ilde 252 okulda 275 bin öğrenciye eğitim vermek. Bu eğitimler ile çocuklarımızı 5D olarak tanımlanan aşamalı bir atık yönetimi felsefesi ile tanıştırmak istiyoruz. 5D Felsefesi özetle: “1-Düşün ve Gerekli Değilse Tüketme, 2- Daha Az Tüket, 3- Değerlendir ve Yeniden Kullan, 4- Değiştir ve Farklı Amaçla Kullan, 5- Dönüştür ve Doğaya Geri Kazandır” şeklinde tüketim ilkelerinden oluşuyor. Çocukların 5D ile “Sıfır Atık” kavramlarını tanımalarını ve atık oluşumunu nasıl engelleyeceklerini fark etmelerini hedefliyoruz. İnsanların sıfır atık bilincine ulaştırılabilmesi ile bütün plastikler, kağıtlar, camlar dönüşürülerek tekrar kullanılacak ve organik malzemeler de kompost hale gelecek. Bu, uzun vadeli ve zor bir iş ama çok önemli. 

Sektörümüzden de destek var
Sektörümüz de TEMA çalışmalarına katkı koymak adına bazı güzel projelere destek veriyor. Sektörümüzden, sorumluluk duyan birkaç arkadaşımızla TEMA’ya projeler sunduk. Cafer Ünlü, Barbaros Demiralp, Tuncay Ayhan ve ben, projelerin ilk hazırlıklarını yapıyoruz. Projeler TEMA tarafından kabul edilirse, alt komisyonlar kurulacak, konuyla ilgili detaylar çalışılacak. Projelerimizden biri orman yangınlarına karşı savaşmak. Bunun için yayınların hazırlanması, eğitimlerin verilmesi için geliştirdiğimiz projeleri TEMA’ya sunduk. Kıymetli Abdurrahman Kılıç Hocamız da her türlü desteği vereceğini söyledi. İkinci projemiz ise var olan yerel yönetimlerle ilişkilerin geliştirilmesi. Yerel belediyeler ve büyükşehir belediyelerindeki kent konseeylerinde etkin görev alarak TEMA ile birlikte yeni yapıları destekleyip yerelden hareketle toplumu bilinçlendirmek üzere projelerimiz var. Bu konulardaki projelerimizi de TEMA’ya ilettik. Kabul edilmesi halinde bu konularda da faaliyetlerimiz olacak.