Header Reklam

Solar Decathlon Europe Yarışmasının İddialı Ekibi Team Deeply High Anlatıyor…

06 Mayıs 2022 Dergi: Nisan-2022
Solar Decathlon Europe Yarışmasının İddialı Ekibi Team Deeply High Anlatıyor…

Solar Decathlon, Sürdürülebilir Kentler ve Yaşam konulu üniversitelerarası çetin bir mücadele… Daha sürdürülebilir, daha enerji etkin yapılar ve kentler için mühendislik, mimarlık ve bilimin birçok disiplininin bir araya gelmesiyle kurulan ekipler, bilim ve teknolojinin sınırlarını zorluyor; gezegenimizin gelecek nesiller için korunabilmesi, bekası adına…
2019’da Fas’ta yapılan Solar Decathlon yarışmasında; Mühendislik ve İnşaat, İnovasyon, İletişim ve Sosyal Farkındalık olmak üzere aldıkları üç birincilik ödülü ile gurur vesilemiz olan ekibimiz, yeni üyeleri ile birlikte Solar Decathlon Europe yarışmasına hazırlanıyor. The Team Deeply High adı ile yarışmaya katılacak ekibimizin üyelerinden Ilgın Yeşim Eldeş, Melike Ersoy, Ege Nurcan, Berk Öztürk, M.Toprak Cılızlar, Musa Kerim Karaca ve ekip liderlerinden İTÜ Öğretim Üyesi Dr. Murat Çakan, projelerini ve bu süreçte yapılan çalışmaları anlattı. Anlaşılan şu ki; bu yıl daha fazla birincilik ödülü alabilmek büyük sürpriz olmayacak…

The Team Deeply High, Solar Decathlon Europe 2021 yarışmasına katılan “yegane” çift uluslu ekip

Dr.Murat Çakan: 2002’de ABD’de başlayan ve bugüne kadar 17 kez düzenlenen Solar Decathlon yarışmasına üç kez müracaat ettik, ilk ikisinde müracaatımızın kabul edilmiş olmasına rağmen olanaklarımızın kısıtlılığı nedeniyle yarışmalara ne yazık ki katılamadık. 2019’da Fas’ta düzenlenen yarışmaya, türlü güçlükler ve kısıtlılıklarla karşı karşıya kalmamıza rağmen katılmayı başardık, üç ödülle geri döndük. Fas’ta evimizi inşa ettiğimiz alanda, Alman ekibi komşumuzdu ve onlarla çok iyi ilişkiler geliştirdik. Technische Hochschule Lübeck Üniversitesi ekibi, 2021’de Almanya’nın Wuppertal kentinde düzenlenecek yarışmaya onlarla birlikte katılmamızı teklif ettiler. Onlar da Fas’taki yarışmada Mimarlık ve Sürdürülebilirlik kategorilerinde ödül almıştı. Birbirimizi çok iyi tamamlayacağımızı düşündük ve kabul ettik. Pandemi nedeniyle yarışma 2022’ye ertelendi. Yarışmanın ana teması “SDE Goes to Urban*”. Ülkemizde büyük kentlerimizin yoğunluğu çok yüksek. Bu durum belki kaotik bir kent yaşamı anlamına geliyor ama bazı avantajları da bulunuyor. Örneğin daha kısa mesafelerde araç kullanıyoruz, bu da görece olarak daha az karbon salımı demek. Almanya’da ise kent yoğunlukları düşük ve hükümet politikası olarak kentlerin yoğunluklarını bir miktar artırma hedefi bulunuyor. Bunu da tamamen enerji etkin şehircilik adına istiyorlar. Türkiye’deki yapı stoğu Almanya’ya nazaran çok yeni. Almanya 2.Dünya Savaşı’ndan büyük yıkımla çıktı, binaların çoğu yok oldu. Savaş sonrası 1950’lerde yapılan yapılar, çok iyi yapıldığı için hâlâ kullanımda. Ancak o yapılar, bugünün gereksinimlerini karşılamakta yetersiz olduğu için bugünün yapı tipolojisine, bugünün şehircilik anlayışına adapte edilmeleri gerekiyor. Yarışmada üç tipoloji seçeneği sunuldu: Biri var olan bir yapıyı düşey doğrultuda yükseltmek; kat ilave etmek, ikincisi yatayda eklenti yapmak, üçüncüsü ise mevcut iki yapının arasına bina yerleştirmek. Biz –tahmin edeceğiniz gibi- kat çıkmayı tercih ettik. Zaten ekip adındaki “high” buradan geliyor, “deeply” ise bilinen kavram ve teknolojilere daha derinlikli bir bakış açısıyla yaklaşımımızı temsil ediyor.

Ilgın Yeşim Eldeş: Ekipte CE&SA (Communication, Education & Social Awareness) İletişim, Eğitim, Sosyal Farkındalık çalışmalarını İTÜ üstlendi. Zaten bu alanda Fas’taki yarışmada birincilik ödülü almıştık ve tecrübeliydik. Yine benzer nedenler ile mimarlık, Lübeck Üniversitesi’nin sorumluluğunda. 
CE&SA ekibinin görevi; ülkemizde gerek kendi disiplinimiz bünyesinde gerekse toplum nezdinde sürdürülebilir, enerji etkin yapıların gezegenimizin geleceği açısından büyük önemini güçlü vurgularla anlatabilmek ve bulunduğumuz her iki ülkede bu konuda farkındalığı yükseltmek.
Yarışmanın tek “iki uluslu” ekibi olarak, özellikle pandemi döneminde birlikte çalışabilmek konusunda bir miktar zorlandık. Çalışmalarımızın, toplantılarımızın çoğu çevrimiçi gerçekleştirildi. Sadece 2021’in Kasım ayında ve bu yıl Şubat ayında İstanbul’da bir araya gelebildik ve oldukça verimli iki çalıştay gerçekleştirdik.
Fas’taki yarışmadan farklı olarak, Almanya’da projenin tamamını inşa etmeyeceğiz. 19 Mayıs – 26 Haziran 2022 tarihleri arasında Wuppertal’da yarışmacı 18 ekip, “demo ünite”lerini (HDU: House Demonstration Unit) kuracak. Temmuz ayı başlarında da ödül töreni olacak.

Ege Nurcan: Bu çalışmanın, Solar Decathlon’un bizler için en önemli kazanımı, multi disipliner bir çalışma ortamı sağlaması, rutin çalışmalarımız içinde tanışamayacağımız, farklı disiplinlerde kişilerle tanışmamız, niş bilgiler edinmemiz, çok özel deneyimler kazanmamızdır. Farklı ülkeden bir ekiple işbirliği içinde bir projeyi yürütürken sosyal iletişim becerilerimiz de gelişiyor, yani CE&SA olarak iletişim konusundaki misyonumuz, her şeyden önce ekip içinde başlıyor. Herkesten önce olumlu yansımaları bize yöneliyor.

Dr. Murat Çakan: Yarışma konseptine göre Almanya’nın kuzeyinde bulunan Kiel kentinde Lübeck Üniversitesi tarafından ekibimiz için belirlenen mevcut iki yapı bloğuna kat ekleyeceğimiz “sanal tasarım”ımızı, Wuppertal’da HDU dediğimiz çalışmamızda ete kemiğe büründüreceğiz. Kiel’de sanal proje binamı. Almanya’da –benzeri bizde olmayan- bir dernek var: Neue Lübecker. 18 binden fazla üyeye sahip bu dernek, aidatlarla elde ettiği gelirle şehirdeki metruk, elden çıkartılmak istenen daireleri, binaları alıp renove ederek ihtiyaç sahibi, dar gelirli ailelere çok uygun koşullarla kiralıyor. Renovasyon yenilemek, yeniden yapmak demek ve mimaride çok geniş bir kapsama sahip.  Bir de genellikle makine ve elektrik mühendislerinin kullandığı “Deep Renovation” kavramı var ki bu kozmetik yenilemelerin ötesinde daha sistem bazlı ve bu kavrama mekanik ve elektriksel sistemler dahildir. Neue Lübecker derneği, Lübeck Üniversitesi ekibi ve hocalarıyla tanışınca, yeniledikleri yapıların enerji etkin, sürdürülebilir yapılar olması için işbirliğine sıcak bakıyor. Yani, Team Deeply High olarak misyonumuz Solar Decathlon ile sınırlı değil. Kiel’de bu derneğe ait bir binanın üzerine katımızı sanal ortamda entegre edip, bu sistemin işi yaradığını Wuppertal’da kuracağımız demo ünite ile kanıtladıktan sonra birlikte çalışmamız mümkün olacak. Bu bir iş yaklaşımı aslında, ama hümanist bir iş yaklaşımı. Bunun Türkiye’ye de yansımaları olmalı. 

M.Toprak Cılızlar: Fas’ta Lübeck Üniversitesi ekibiyle tanıştığımızda gördük ki aynı değerleri benimsiyor, geleceğe dair aynı kaygıları taşıyorduk. Doğadan ilham alan bir tasarımı birlikte yapmak istedik. Herkes tarafından ulaşılabilir, kullanılabilir, kullanıcı dostu, doğa ve toplum dostu bir yaşam alanını hayal ettik. “Yaşam alanı”nı sadece barınma boyutu ile ele almıyoruz. İnsanların ailesi ve dostları ile ortak zaman paylaştığı sosyal ortamlar olduğunu da göz önünden ayırmadığımız, çok yönlü ve holistik (bütünsel) bir tasarım anlayışı ile konuyu ele aldık. İnsanların ihtiyaçlarını göz önünde bulundururken bir noktada mekânın bize sağladığı olanakların neler olduğunu da anlamaya çalıştık. Örneğin kutuplarda Alg yetiştirmeye çalışmazsınız, oranın iklim koşulu uygun değildir. Seçtiğiniz yerin size sunduğu olanakları anlamanız için önce bölgeyi tanımanız gerekiyor. Evimiz, herkesin kullanabilirliğini gözettiğimiz için tekerlekli sandalye kullanan bir kişinin rahatlıkla kullanabileceği bir ev olarak dizayn edildi. Projemizde bir çatı çiftliği bulunuyor. Çatı çiftliğinde kendi sebzenizi, meyvenizi yetiştirebiliyorsunuz. Tavuk besleyebiliyor yumurta elde edebiliyorsunuz. Bunu komşularınızla birlikte de yapabilirsiniz. Hatta ihtiyaç fazlası ürünlerinizi satabilirsiniz ki bu da döngüsel ekonomiyi desteklediğimiz bir çözümümüz. Tükettiğimiz sebze vb. çok uzak mesafeden geliyorsa bunun karbon ayak izi de büyük oluyor.
Çatı çiftliğinde çıkan atıklar da kompost yapılarak toprağın zenginleşmesi için kullanılıyor. Yani çatı çiftliği projemizle; toprağı zenginleştirdik, yerel ekonomiyi güçlendirdik, toplumsal bağları güçlendirdik. En önemlisi de çevremizde farklı canlıların yaşayabileceği bir ortam yaratarak biyoçeşitliliği desteklemiş olduk.

Melike Ersoy:  Başından beri çıkış noktamız karbon ayak izini azaltmak oldu. Bunu yaparken de inovatif, yapı malzemeleriyle entegre olabilecek, sürdürülebilirlik alanına katkı sağlayacak, su ayak izini küçültecek yeni ürün ve teknolojileri kullanmak istedik. Evet, Alg teknolojisi aslında yeni sayılmaz, yıllardır bilinen bir konu ve farklı amaçlarda kullanıldı, kullanılıyor. Ama yapı sistemleri ile birlikte kullanılabileceği bir kurguyu oluşturmak üzerine yola çıktık ki bu, yenilikçi bir yaklaşım. Yosunlar ciddi oranda karbonu tutuyor. Atıksuyu kullanarak yosunların büyüyüp gelişeceği bir ortam yaratarak karbon tutulumu sağlanabilir. Amacımız yosunları önce kente sonra yapıya entegre etmekti. Bunun için Kiel’deki yapı blokları arasına bir yosun şelalesi kurguladık. Yapılardaki gri su dediğimiz suyu alarak bunun çevrimini sağlayamayı hedefledik. Ama Solar Decathlon’un kuralları buna izin vermeyince, gri su yerine yağmur suyu ile bu etkileşimi kurabilir miyiz dedik. Çatı oluklarından suyu toplayacak bir modül ile elde edilecek su sayesinde toksik bir ortam da oluşturmadan, karbonun tutulumunu sağlayabileceğimizi düşündük. Dönem dönem fazlaca büyüyen yosunların ortamdan uzaklaştırılması gerekiyor. Oradan toplayacağımız artık maddeyi de gübre olarak değerlendirebilmeyi tartışıyoruz. Algaetech (yosun tekniği) ekibi olarak mimari ve sürdürülebilirlik ekipleriyle dirsek temasımız var.

Berk Öztürk: Ekibe dahil olalı bir yılı biraz geçti. Bu, Proje yöneticilerinden Dr. Neslihan Özman Hoca sayesinde oldu. Ben endüstri mühendisiyim. Sürdürülebilirlik denince genellikle çevre mühendisliği ve bağlantılı disiplinler akla geliyor. Ama biz sürdürülebilirliği; çevre mühendisliği ile diğer disiplinleri bir araya getiren, bütüncül bir yaklaşım olarak ele aldık. Sürdürülebilirlik, yeni bir kavram değil ama kapsama alanı, içine girildikçe genişliyor. Hâlâ optimal sürdürülebilirlik kavramı kapsamının kesin hatları yok. Bu çalışma sonucu karbon ayak izimiz ne oranda küçüldü? Bunun gibi sürdürülebilirlik ile ilgili yaptığımız çalışmaları sayısal olarak sunabilmemiz gerekiyor. Bunun için Life  Cycle Assesment (LCA) dediğimiz metodolojiyi kullanıyoruz. Bununla Küresel Isınma Potansiyeli (GWP) gibi parametreleri ölçüp, sayısallaştırabiliyoruz. Sürdürülebilirlik grubu olarak kendimizi; Team Deeply High ekibinin son halkası olarak görüyoruz. Hem içindeyiz tüm çalışmaların, hem de son halka olarak yapılan çalışmaların sayısal değerlerini ortaya koyuyoruz. Yeri geldiğinde mimarlık, şehir planlama ve diğerler gruplarla iletişim halindeyiz.
Sürdürülebilirlik ile ilgili çalışmalarımız, sadece Wuppertal’da HDU inşası ile sonlanmıyor. Bunların bir de söküm aşaması var. Tüm bu süreçlerde de sürdürülebilirliğin gözetilmesi gerekiyor.
LCA’da “beşikten mezara” denilen bir terminoloji var. Bir yapının yapım aşamasından söküm aşamasına kadar çevre ile ne denli dost bir ilişki içinde olduğunuzu sayısal olarak gösteriyor. Bizim ise bundan farklı olarak “beşikten beşiğe” olarak adlandırdığımız bir yaklaşımımız var. Buna göre; bina yapılıyor, sökülüyor ve tekrar geri kazandırılıyor. Yani döngüsel olarak nesilden nesile devamlılık söz konusu. Temel farklarımızdan biri de bu. Yapılan her binanın gelecekle bir ilişkisi var. 50 yıl önce yapılan bir bina bugünün ihtiyaçlarını karşılayamayabiliyor.

M. Toprak Cılızlar: Sürdürülebilirlik akımı ilk çıktığı zaman, sürdürülebilirliği üç ana ayak üzerinde oturttular. İlki ekonomik sürdürülebilirlik, ikincisi toplumsal sürdürülebilirlik ve üçüncüsü çevresel sürdürülebilirlikti. İlk dönemler ekonomik sürdürülebilirliğe odaklanılmıştı. Biz Team Deeply High ekibi olarak Kiel’de yaptığımız tasarımda bu üç ayağın dengeli kurgulanmasını amaçladık.

Berk Öztürk: Bu üç ayağı birlikte ve dengeli uyguladığımızı sayısallaştırarak gözler önüne sermeyi hedefledik. İmkân olsaydı, şunu istedik: Gidelim Kiel’e, insanlara sorular soralım, Analytic Hierarchy Process (AHP) metodu ile bir anket oluşturalım ve böylece oradaki insanların yaşadıkları bölge ile ilgili önceliklerini belirleyelim. Ayni zamanda bu metot ile birlikte; yaptığımız projenin kendi önceliklerinin de, orada yaşayan insanların sosyal, ekonomik ve çevresel beklentilerine ne denli hitap edebildiğini l somut olarak ortaya koyabilelim. AHP bize; hem sayılabilen hem de sayılamayan parametreleri bir arada değerlendirme ve bunları sayısal olarak önceliklendirme imkanı sağlıyor. Umarım ileride bunu gerçekleştirerek projeye entegre edebiliriz. 

Dr. Murat Çakan: Urban Mining diye bir terim ortaya çıktı. Yani Şehir Madenciliği. Buna şehir eskiciliği de diyebiliriz. Bu terim bize uzak değil aslında. Mesela 20. Yüzyıl öncesinde İstanbul’da, tarihi yarımadada çıkan büyük yangınlarda yanan konakların, evlerin tamamı kül olmadığında, yapının kurtulan yerlerindeki yapı malzemeleri eskici- toplayıcı sınıf tarafından ekonomiye geri kazandırılıyordu. 20. yüzyılın son çeyreğinde bunları yapmayı bıraktık, şımardık galiba. 21.yüzyılın sonlarına yaklaşırken bu tutumun sürdürülemez olduğunun farkına varmaya başladık. Bunun için “urban mining” önemli bir konu ve biz ekip olarak bunu göz etmeye çalışıyoruz.

Musa Kerim Karaca: Mühendislik ekibi olarak enerji etkin ve sürdürülebilir biçimde evin ihtiyaçlarını karşılamak üzere yeni sistemler tasarlamaya çalışıyoruz. Isıtma, soğutma gibi ciddi enerji tüketebilecek sistemlerin, olabildiğince efektif noktaya getirilmesi için uğraşıyoruz. Bunun için farklı ısı geri kazanım üniteleri ve mesela cam bir cephe arkasında ısınan havanın kullanılabilmesi gibi dinamik ve daha az enerji ihtiyacı olacak sistemler tasarlıyoruz. Bunlara dair laboratuvarda deneyler yapıyoruz. İşe yaradığından emin olmak istiyoruz. Sadece efektif olmak yeterli değil, diğer disiplinlerle koordineli olmak gerekiyor, kurguladığımız sistemin kullanıcı dostu olması, estetik olması, ekonomik ve sürdürülebilir olması gerekiyor. Multidisipliner bakış açısını tam anlamı ile projemize yansıtarak optimum noktayı yakalamaya çalışıyoruz.

Berk Öztürk: Dünya bize yetmiyor. Şu anda, 1 yılı çıkarabilmemiz için 1,7 dünyaya ihtiyacımız var. 29 Temmuz 2021’de bir yıllık stokumuzu bitirmiş durumdaydık. Buna Dünya Limit Aşım Günü denilmekte. 2020 yılında bu, 22 Ağustos’a denk geliyordu. Yani her yıl, tüketimimiz arttıkça bu takvimi daha da öne çekiyoruz. İşte bu yüzden sürdürülebilirlikle ilgili çalışmaların ne denli hayati olduğunu anlamamız, anlatabilmemiz gerekiyor.

Dr. Murat Çakan: Mekanik sistemler tarafında; toprak hava kaynaklı ısı değiştiricisi kullanıyoruz. Biz buna jeotermal enerji kullanımı diyoruz. Jeotermal enerji gayzerlerden ibaret değil, toprağın ısısını değerlendiren bu gibi sistemleri de kapsıyor. İstanbul’da yaz ve kış aylarında toprağın altı, 12-13 °C sıcaklıkta. Bu ısıdan, kışın ısınmada yazın soğutmada fayda sağlanıyor. İkincisi özel ısı değiştiricileri kullanıyoruz: Trombe duvarımız var, bunun içinde ısınan havadan kış aylarında mümkün mertebede faydalanmak mümkün. Yazın da burada ısınan havayı -örneğin sıcak su eldesinde- kullanmak mümkün. Üçüncü olarak hava kaynaklı ısı pompası kullandık. Dördüncü olarak –çok yeni sistemler bunlar- faz değiştirici malzemeler kullandık. Aslında bütün malzemeler faz değiştiriyor. Örneğin su 100 derecede kaynıyor, sıvı halden buhara dönüşüyor. Ama bazı malzemeler var ki 30-40 derecelerde faz değiştiriyor. Örneğin parafin. 40 derecede sıvılaşıyor. Madde, sabit sıcaklık ve sabit basınç bölgesinde faz değiştirirken aldığı enerjiyi tutuyor, absorbe ediyor. Aksi istikamette, örneğin hava soğuduğunda, bu enerjiyi dışarıya veriyor. Beşinci olarak elektrik üretiminde vazgeçilmezlerimiz fotovoltaikleri kullanıyoruz. Projede ayrıca havayı ısıtmak ve gerekirse kullanım sıcak suyu eldesi için solar termal panellere de yer veriyoruz. 
Covid bize şunu öğretti ki evlerimizin iyi havalandırılması lazım. Alman menşeili “Passive House” bizim gibi ülkelerde çok doğru bir yaklaşım olmuyor. Evi çok iyi yalıttığınızda belki ısı kaçaklarını minimize etmiş oluyorsunuz ki kuzey ülkelerinin buna kesinlikle ihtiyacı var ama bizde bunu yaptığınızda, mekanik havalandırma için büyük bir yük ortaya çıkıyor. Akdeniz ülkeleri gibi ılıman iklimlerde doğal havalandırmanın daha iyi kullanılabilmesi gerekiyor. Bizim bu konuda kadim bir geleneğimiz var zaten. Havanın basıncı ve hızını göre, mekân içinde havayı verimli bir şekilde dolaştırmak, kirlenen havayı da bir an önce dışarı atmak gerekiyor.

Ilgın Yeşim Eldeş: 2019’da dünya da Türkiye de farklıydı. Pandemi ile daha hızlıca fark ettik ki asıl önemli olan; bu yaptıklarımızı meslek insanlarına anlatmaktan çok topluma anlatabilmek. Sokaktaki bir çocuğa ve/veya bir yetişkine anlatamazsak, istediğimiz yeşil değişimi ve dönüşümü de sağlayamayacağız. Yaşam biçimlerimizi değiştirecek, dönüştürecek farkındalığa toplum olarak sahip olmamız gerektiğine inanıyoruz.
Türkiye’de ekolojik hayat, “büyük kentlerde yaşayan, istifa ederek Ege’de bir yerlere yerleşen beyaz yakalılar” ile eşdeğer görülüyor. Biz ekip olarak bu algıyı ve önyargıyı değiştirmek istiyoruz. Ekolojik hayat sadece zengin beyaz yakalının erişebileceği bir şey olmamalı. Bu yüzden her sosyo ekonomik seviyeden her insanın ulaşabileceği şekilde erişilebilir olmalı.
Biz Türk gençleri olarak, hep Türkiye ölçeğinde bir kurtuluşa odaklı yetiştirildik. Görevimiz, ülkemizi “muasır medeniyetler” seviyesine çıkarmaktı. İçinde olduğumuz dünya ve yakın zamanda yaşadığımız salgınlar ve felaketler gösterdi ki; mücadelemiz artık yalnızca ulusal ölçekte kalmamalı. Bu iki uluslu proje sayesinde, ulusal dertlerimizin yanında, küresel ölçekte düşünmeye ve projeler üretmeye çalışıyoruz. Türkiye’nin varlığı, gezegenin varlığına bağlı. Gezegen yoksa, hiçbir ülke yok.


 



Slider Altına