Header Reklam

Erol Gökdemir:"Mühendislik dışında hiç başka bir şeyin, bir başka mesleğin, bir başka hayatın hayalini kurmadım."

26 Ekim 2020 Dergi: Ekim-2020
Erol Gökdemir:

Erol Gökdemir

Türkiye İklimlendirme Sektörünün, bir “sektör” olmaya başlaması, 60’lı yılların ikinci yarısında küçük adımlarla başlamış, 70’li, özellikle 80’li yıllarda düzenli ama yine mütevazı bir hızla devam etmiştir. 90’lı yıllarda ise hız, ivmelenmiş ve artık bir sektör oluşumunun diğer unsurlarıyla, özellikle sivil toplum örgütlenmeleri ile olgunlaşmıştır. İşte bu süreçte teşekkür borçlu olduğumuz, mühendislik başarıları ile önemli kazanımlarda imzası bulunan duayenlerimiz var. Bu duayenlerimiz arasında yerini alan Erol Gökdemir, 57 yıllık makine mühendisliği geçmişi ile Türkiye İklimlendirme Sektöründe çok önemli bir yere sahip. 

Dünya tarihinin dönüm noktalarından biri olan II. Dünya Savaşı’nın en sıcak zamanlarında, 1940 yılında Samsun’da doğan Erol Gökdemir, bu çok özel söyleşide adeta yazgısı denilebilecek mühendislik mesleğinin ilk tohumlarının atıldığı çocukluk yıllarından bugüne uzanan serüvenini anlattı. Keyifli okumalar dileği ile…

At arabası imalatı ile başlayan mühendislik düşü

1940 yılı 29 Şubat’ı 1 Mart’a bağlayan gece doğmuşum. Ancak o tarihlerde nüfus cüzdanı, doğumdan çok çok daha sonra verilirmiş ve ayın 1’i olarak doğum tarihi atılırmış. Benimkini de nüfus cüzdanıma 01 Ağustos 1940 olarak yazmışlar.

Babam at arabası imal eden ve gerekli tamiratlarını yapan bir imalat atölyesinin sahibi idi. O döneme ve çevremize göre varlıklı bir aile sayılırdık. Atölyemiz ve evimiz Samsun Kılıçdede mahallesinde idi. 1940’lı yıllarda Samsun’da kamyon, kamyonet henüz yoktu. Bunun yerine at arabaları bütün taşıma işlerini yaparlardı. Bu yüzden babamın kazandığı para iyi sayılırdı. Ta ki, kamyonlar ve kamyonetler yaygınlaşmaya başlayıncaya kadar…

7 yaşımdan itibaren ben de yaz tatillerinde bizim atölyede çalışırdım. Bu durum lise sona kadar devam etti. At arabalarının yapımı ve tamiri hem marangozluk hem de sıcak ve soğuk demircilik bilgisi gerektirir. Atölyemizde körük, örs, çekiç, zımba, sac kesen kalın makas ve diğer demirci takımları vardı. Özellikle yazın sıcak havada demiri kızdırmak ve çekiçle kızgın demiri dövmek çok zordu. Babamın giydiği gömlek kısa zamanda terden sırılsıklam olurdu. Yazın sıcakta babamla karşılıklı demir döverken ter burnumuzdan damlardı. Mazı dediğimiz dingil (aks da denir) demirinin ucunun konikleştirilmesi çok zor bir işlemdi. 60x60 veya 65x65 gibi kare kesitli büyük çubuklar alırdık, uçlarını konikleştirmek uzun zaman alırdı. O zamanlar tornalar yoktu. Rusya’dan Poyra dediğimiz yurtdışından gelen parçaları yaptığımız tekerlerin ortasındaki tahta göbeğin içine çakarak sabitlerdik. Tezgâhlar basitti. Elle çalışan matkaplar vardı. Demir levhaları o matkaplarla delerdik. Şahmerdanlar, tav fırınları yoktu. Körük ile havayı yanan kömür içine üfler ve demiri bu yanan kömürün içine sokup kızdırırdık. At arabasının şasisi tahta idi, tekerlerin yapımı hüner gerektiriyordu. Ortada yuvarlak Top adı verilen ortadaki göbek üzerine dikdörtgen delikler açılırdı. Üzerine 30-40-50 cm boyunda dikine “parmak” adı verilen tahta latalar (çubuklar) bu deliklere çakılırdı. Üzerine yuvarlak formu elde etmek üzere, yay şeklinde isbit adı verilen tahta parçalar bu parmakların üzerine takılarak teker meydana getirilirdi. 

Tekerin ahşap kısmı imal edildikten sonra dışına 60 x 10 mm lâma demirden yapılmış çember geçirirdik. Bu çemberin adına ‘Şina Demiri’ deniyordu. Çemberin iki ucunun kaynatılması ayrı bir işlemdi. Körükte kızdırılır ve arasına kaynak pastası konulduktan sonra kızgın vaziyette dövülürdü. Daha sonra bu çember (yani şina demiri) özel bir tezgahta tahta tekerin üzerine sıkı sıkıya geçirilirdi. Netice olarak bizim bu atölyede hem sıcak demirciliği hem kısmen marangozluğu hem de takım kullanmayı ve gerekli demirden yapılan parçaların imalini yaşamış oldum.

7 yaşıma girmeden evvel mahallemizdeki 19 Mayıs ilkokuluna yazıldım. O günlerde okulda öğleden evvel üç ders, öğleden sonra iki ders görüyorduk. Ben sınıfın çalışkan talebelerinden sayılıyordum. Karnem hep pekiyi ile gelirdi. İlkokulu bitirdikten sonra Samsun 19 Mayıs Lisesi’nin ortaokul kısmına yazılmak üzere annem beni ve kuzenim Vural’ı o günkü Lise müracaatına götürdü. Müracaatta bulunan Baş Muavin Rahmetli İhsan Bey bizi karşıladı ve kaydımızı yapmak üzere anneme sordu: Çocuklar hangi lisanı istiyorlar? Annem de İngilizce olsun dedi. İhsan Bey ise “İngilizceye çok talep olduğu için kontenjan azaldı, bu yüzden kura çektiriyoruz. Şayet çocuklardan bir tanesi İngilizce çekebilirse ikisini de İngilizce sınıfına vereceğim” dedi. Önce ben çektim; kuram Almanca çıktı, sonra Vural çekti, ona da Almanca çıktı. Bu durumda bizim boynumuz büküldü. Rahmetli İhsan Bey şunu söyledi: “Hanım Teyze üzülmeyiniz, Almanca istikbali olan bir lisandır. İleri de çocuklar bunun faydasını görürler.” Böylece ben ortaokuldan lise sona kadar Almanca okudum ve bu arada Almanca öğrenmeye çok özen gösterdim. Meslek hayatımda bunun çok faydasını gördüm.

İTÜ’de mühendislik eğitimi ve Almanya Stajı ile başlayan mühendislik yaşamı

Erol-Gokdemir-genclik-yillariLiseden sonra 1959 yılında İTÜ’nün Maçka’daki okulunun imtihanına girdim ve Makine Mühendisliği’ni kazandım. O zamanlar okulun adı; İTÜ Maçka Teknik Okulu idi. İTÜ’nün öğretim görevlileri bize de geliyorlardı. O günlerde üniversitelerde anarşi ve talebe hareketleri henüz yoktu. Bu yüzden tahsilimiz boyunca iyi bir mühendislik altyapısı aldık. 

1962 yılında staj için yurtdışına, özellikle de Almanya’ya gitmek istiyordum. Bunun için açılan Almanca imtihanını kazandım ve yazın 4 aylığına Almanya’da staj için Karl-Lenz firmasına gittim. Bu firma Iserlohn denilen bir kasabada bulunuyordu ve banyo aksesuarı imal ediyordu. Bu firmada mümkün mertebe Almanca lisanımı ilerlettim. Bu sayede mühendislik hayatımda büyük bir avantaja sahip oldum. Zira mühendislik bilgileri en fazla Alman teknik literatüründe mevcuttu. 

Almanya’dan döndükten sonra önce 2 yıl askerlik yaptım. Daha sonra SUNGURLAR kazan fabrikasında işe başladım. Burada esaslı bir mühendislik altyapısı mevcut idi. Termik hesaplar, mukavemet, konstrüksiyon bilgisi güçlü iyi donanımlı mühendisler vardı. O zamanda Sungurlar, Alman Steinmüller firması ile çalışıyordu ve bütün teknik literatürü Almanca üzerinden yürütülüyordu. Bu durum benim için çok faydalı olmuştu. Gerek konstrüksiyon gerekse mukavemet hesapları ve malzemelerin tanımı hususunda iyi bir alt yapı almıştım. Sungurlar’daki iki yıllık çalışmamın ardından, %50 Alarko ortaklığı ile kurulan Aldağ firmasının yeni fabrikasında işe başladım.

Küçük ekovatlar, küçük kapasiteli kompresörlerin kullanıldığı soğutma işleri yapıyorduk. Cihaz üretimi, montajı, Türkiye için çok yeni bir şeydi, büyük önem veriliyordu. Türkiye’de soğutma klima sektörü henüz gelişmemişti. Techumseh’in 4.5 beygir gücünde, kayış kasnak tahrikli motorlu kompresörünü çalıştırdığımızda hayranlıkla izliyorduk. Selim Rahim Suntur, çok tecrübeli, deniz kuvvetlerinden ayrılmış eski subaydı. Pratikteki  uygulamayı ondan öğrendik. İşe başladıktan kısa bir süre sonra firmanın teknik müdürü ve ikinci mühendis işten ayrıldı, konstrüksiyon bölümü bana kalmıştı. Teorik altyapım ve konstrüksiyon bilgim çok yüksekti. İlk kez soğutma teorisi ve hesaplarını gündeme getirdim, uygulamaya başladım. Alarko’nun Alsac firmasında çok güçlü bir teori altyapısına sahip Salih Bey vardı, onunla hep irtibat halindeydim. Artık büyük soğutma grupları yapmaya başlamıştık. Tabii ki teknik açıdan ayna imalatı gibi bazı güçlüklerimiz vardı. Yivli boru, henüz bilinmiyordu. Borulu kazan tipi eşanjörün borularının monte edildiği ön kapakların üzerindeki deliklerden geçirilen borular iki baştan elle, makinato dediğimiz aletle tespit edilirdi. Sonrasında kaçak testi yapılırdı. Böylelikle kondenser dediğimiz yoğuşturucu, evaporatör dediğimiz (soğutucu) buharlaştırıcı imal edilirdi. Kapasitemiz günden güne artarken, ürünlerimiz de gelişti. Türkiye'nin büyük kısmına soğutma grupları imal eder ve satar hale geldik. Hepsinde de çok olumlu geri dönüşler aldık.

Erol-Gokdemir-genclik1977’de ekonomik kriz ithalat yollarını tıkadı. Bizim imalatımız ise ithalatla yürüyordu, özellikle elektrik malzemesi, elektrik motoru, otomatikler, kompresörler ithal ürünlerdi. Firmalar sıkıntıya girdi. 1979’da devam edebilmek zorlaştı. Firmanın tasviyesi bile söz konusu olabilirdi. Bu arada fabrikadaki personel tasfiye edildi. Teknik Müdür olduğum için 1 yıllığına birkaç teknisyenimle birlikte işe devam ettim. Bakım işleri de yaparak firmayı ayakta tutmaya çalıştık. 1980 yılının başında rahmetli Özal, ithalatın yollarını açtı. Bizim sektör de yeniden canlandı. Alarko’ya bir takım küçük taahhüt işleri almayı önerdim. Onlarda kabul ettiler. Taahhüt alanında eskiden beri bir pazarımız vardı ve o dönem için bunu sıfırlamak doğru bir karar olmazdı. Bu durumu Yurdakul Dağoğlu ile konuştum, Alarko ile devam etme ve şirketi yeniden hareketlendirme önerimiz değerlendirildi ve kabul edildi. Bayram Kömürcü, Ülker’de Teknik Müdür olarak, oldukça iyi bir pozisyonda çalışıyordu. Fabrika Müdürümüz olarak çalışmasını teklif ettim, üstelik teklif ettiğimiz para; orada aldığı ücretin yarısı bile değildi. Ama birlikte iyi işler yapabileceğimize güvendi, istikbal gördü. Dağoğlu grubu bize istediğimiz oranda bir hisse vermeyi kabul etmişti. Böylece işi başladık ve şirketi ayağa kaldırdık.

O günlerde Bakır boru bulmak kolay değildi. Ramak firması imal ediyordu, standardı yoktu, ellerinde bazen 5, bazen iki veya üç metre boyunda boru olabiliyordu, onu da talep ettiğimiz zamanda veremiyorlardı. Onları bakır boru ithal edebilmemiz için gerekli belgeyi vermeye ikna ettik ve ithalata başladık. Günde bir soğutma grubu üretip teslim edecek şekilde hız kazandık. Bayram Bey işi fevkalade rahatlattı. 1980 yılından sonra firmanın Genel Müdürü ve ortağı olarak 1988 yılına kadar Aldağ’ın başında kaldım. Alarko’nun Aldağ ile ortaklığını sonlandırması ile birlikte mevcut ortaklar ile yaşadığımız anlaşmazlıklar neticesinde Aldağ firmasından Aldağ fabrika müdürü ve ortağı Bayram Kömürcü ile ceketimizi alıp ayrıldık.  

Erol Gökdemir ve Bayram Kömürcü, ERBAY firmasını kuruyor

Erol-Gokdemir-Bayram-Komurcu1987’de kendi firmamız Erbay’ı kurduk. Ülker’in ortaklarından Asım Bey, işlerini ayırıp, Eyüp’te eski bir fabrikada bazı işler yapıyordu. Bayram Bey’in aracılığı ile Asım Bey’in oğlu Selçuk Bey ile anlaştık. Eski bir binalarını bize tahsis etti. Orada imalata başladık, üretim tezgahlarımızı kurduk. 5-6 yıl sonra yan tarafta yapılan büyük binanın zemin katına geçtik.  Birçok endüstriyel tesis kurduk, kimsenin yapmaya cesaret edemediği soğutma işlerini yaptık. 2001 yılında yaşanılan ekonomik kriz bizim içinde dönüm noktası oldu diyebilirim. Karşımızda iki seçenek vardı; ya taahhütçü olarak devam edecektik ya da imalatçı olarak. Bizim imalatçı yönümüz daha baskın oldu. Zamanla Eyüp’teki Paşmakçılar denilen bölgede çalışma imkanları kısıtlı hale gelmeye başladı. ISISO Sanayi Sitesi kurulunca oradan yer aldık. 1998 yılında binalar bitince taşındık, hâlâ bu binada devam ediyoruz. 

Türkiye’de iyi bir itibarımız var. Kapıda karşılandık, kapıda uğurlandık. Bu güvenilirliği ve saygınlığı, işimizde titizliğimize, yüksek kalitede iş yapmamıza borçluyuz. Şirketimizi tanımayan yok. Yeni gelişmelerde uyum sağlamaya özen gösterdik. Bu sayede bu günlere geldik.

Sektöre ilk başladığımız zamanlarda olanaklarımız bugünkünden çok farklıydı. Yurtdışından hammadde, malzeme ithalatı çok zor idi. Birçok malzemeyi kendimiz imal ediyorduk. Bugün ise biz de dahil olmak üzere birçok firma üretim gamında sadeleşme yaptı, biz ERBAY olarak iklimlendirme, soğutma makinaları ve Shell & Tube tipi ısı eşanjörleri üretimine odaklandık. Bugün konusunda uzman Türkiye’nin en önde gelen firmalarından biriyiz, asıl hedefimiz global pazarda etken bir yer edinmek. Tüm çalışmalarımızı bu hedefimiz doğrultusunda yapmaktayız.

Türkiye’nin köklü bir teknoloji kültürü olabilseydi…

Türkiye Cumhuriyeti çok zor şartlarda kurulmuş. Sıtma gibi, o dönem için aşılabilmesi çok zor sağlık sorunlarıyla uğraşılmış. Sanayileşme, devlet eliyle başlamış. 1950’lerden sonra ilk liberal ekonomiye dönelim denmiş ama, teknolojik kültür olmadığı için, mühendisliğimiz konusunda özgüven sahibi de olamamışız. Avrupa’dan mühendis getirelim, biz beceremeyiz denmiş. 1954-1955 yıllarında çivi; ithal bir ürün idi. Eski tahtalardan çivileri söker, düzeltir, kilosunu 50 kuruştan satardık. Bugün bir tornası, frezesi, matkabı olan her atölye bunu imal eden tezgahı kolaylıkla yapabilir. Eşanjörlerdeki “K” katsayısı başta olmak üzere, güçlü bir mühendislik bilgisiyle, her iş için yeniden titizlikle hesaplanması gereken pek çok parametre, şimdi bilgisayar yazılımları sayesinde sadece birkaç dakika içinde hesaplanabiliyor. O gün bu hesapları yapmak ayrı bir branş idi.

Başlangıçta Türkiye’de biraz teknolojik kültürümüz olsaymış, Türkiye daha fazla, daha hızlı yol alabilirmiş. Nuri Demirağ, Beşiktaş’ta uçak fabrikası kurmuş, bu fabrikayı iflas ettirmek için elden gelen yapılmış. Fabrikaya borçları için haciz gelmiş, Hollandalılar bu fabrikayı satın almış, vidasına kadar söküp Hollanda’ya götürmüşler. Bugünkü Fokker marka uçak fabrikasını kurmuşlar. Böyle bir zihniyetten gelmenin sıkıntısını çektik. Ta ki, Erbakan’a kadar. Çok iyi bir makine mühendisi olan, İTÜ’yü birincilikle bitiren Erbakan’a o günlerde hicivle yaklaştılar ama bu ülkenin kalkınmasının sanayimize bağlı olduğunun altını defalarca çizmişti. 1960’ta imal usulü dersimize Erbakan geliyordu, onun dersinde sanki ağzından bal damlardı. Ders arası dışarı çıkmazdık, devam edelim derdik böyle bir özelliği vardı. Hep Türkiye sanayi olmadan bir yere varamaz dedi, tarımla ürettiğimiz mahsul fazla para etmiyordu. Bir ton buğday, 535 dolardı ve ortalama bir akıllı telefonu neredeyse 3 ton buğday ile alabiliyorsunuz.

Teknoloji kültürünün eksikliği kullandığımız günlük konuşma dilinde bile eksikliğini belli ediyor. Futbol kültürümüz olduğu için “Topu taca atmak” deyimi var ama onun yerine “vitesi boşa almak” benzetmesi kullanılmaz. Türkiye’nin teknoloji geliştirme konusundaki geçmişi en çok 60-70 yıl geriye gidebiliyor. Bugün, Türkiye bu ivmeyi kazandı. Ama teknoloji geliştirmeyi yatırıma döndürme sürecinde dikkatli olmak, stratejik kararlar almak önemli. Enerjimizi iddialı olabileceğimiz alana odaklamalı, rekabetçi güce sahip olamayacağımız alanlarda zaman ve kaynak kaybetmemeliyiz.

Son Söz

Mühendislik dışında hiç başka bir şeyin, bir başka mesleğin, bir başka hayatın hayalini kurmadım. Hayalini kurduğum, peşinden gittiğim şey, işimi her gün, bir gün öncesinden daha iyi yapabilmek oldu. Samsun’da at arabası imalatı yapan atölyede de, hayatım boyunca da mühendislikten başka bir meslek düşlememiştim.

Bayram Kömürcü: 
“Erol Gökdemir’le tanışmamız, 1970’li yıllara dayanır. Kırk yılı aşkın dostluğumuz, yol arkadaşlığımız var. Aldağ da, birlikte çalıştık, ortaklık yaptık, sonrasında yine birlikte ERBAY’ı kurduk, bugünlere getirdik. Erol Bey “nesli tükeniyor” dediğimiz şahsiyetlerdendir. Sektörde büyük emeği vardır. Tanıştığımız günden bugüne Abi-Kardeş ilişkimiz, aynı sevgi ve saygı çerçevesinde devam ediyor. Erol Bey zor bir insandır, zira çok dürüsttür, içi-dışı birdir, herkesten de böyle olmasını bekler, küçük hesapçılığı, özellikle de başarısızlığı asla affetmez. Pek çok konuda hoşgörülü olsa da mühendislik konusundaki hatalar, bu hoşgörüden pek fazla nasibini almaz. Sektörde pek çok başarılı kişi, Erol Bey’in tedrisatından geçmiştir, pek çok mühendisimizde büyük emeği vardır. Türkiye iklimlendirme sektörü, fevkalade dinamik, devingen ama önü açık bir sektördür. Bir hekim için nasıl ki öğrenme ömür boyu devam ediyorsa, bizim mesleğimiz ve sektörümüz için de bu geçerlidir. Bugün için yaşamın öylesine yetişmeye zorlayan bir hızı var ki, ‘Ben biliyorum’ diyen hiçbir şey bilmiyor olabilir. Türkiye’deki firmaların pek çoğunun ekonomik açıdan sağlam bir birikimi yok. Bu yüzden kırılgan bir yapıya sahip ve sürdürülebilirliği güvence altında değil. Böyle olmasa, çok iyi yerlerde olabiliriz.”