Header Reklam

İmbat Yönetim Kurulu Başkanı Kerim Gümrükçüler : "Türkiye Üreticisine Güvenmeli"

19 Aralık 2017 Dergi: Aralık-2017

İmbat Yönetim Kurulu Başkanı Kerim Gümrükçüler

“1960'ların başında Türkiye, Güney Kore'den çok daha zengin bir ülkeydi. Aynı yıl, kişi başına düşen gelir Türkiye'de 360 dolar iken, Güney Kore'de bu rakam 80 dolar düzeyindeydi. 2016 yılında ise bizden 350 kat fazla büyüdüler. Peki bu nasıl oldu? Ne oldu da geriye düştük?” Bu röportaj tam da bu soruları yanıtlıyor. İmbat Soğutma Isıtma Sanayi Yönetim Kurulu Başkanı Kerim Gümrükçüler, “Nerede yanlış yapıyoruz, aslında ne yapmalıyız sorularına da sürpriz olmayan ama işe yarar bir cevap veriyor: “Ne yapmamız gerektiğini en baştan düşünmeye gerek yok. Uygulanmış başarılı örnekleri alın, uyarlayın ve geliştirin”. Daha fazlası röportajımızda, keyifli okumalar…

Ülkemizin iyi bir ekip olması gerek

Okul yıllarımda hayalim iyi bir mühendis olmaktı. Elimden geldiğince bunu başarmaya çalıştım. Aynı yıllarda, yer aldığım bir projede ekip olarak çalışma imkanım oldu. Bunun başarıyı kat kat artırdığını öğrendim. Projede bulunan üç arkadaş olarak bu süreçte, her birimizin farklı yönlerde ilgisinin olduğunu ve ilgili olduğumuz yönlerde başarılı olduğumuzu gördük. Sonuç çok iyiydi.

Meslek hayatıma başladığımda da bu durum aklımın bir yerlerine kazınmıştı. O yıllarda ne olduğunu bilmeden birlikte çalıştığımız arkadaşlarımla önce ekip olmaya çalışırdım. Ve bu “birlikte yapalım” tarzı hep işe yarıyordu. Çok sonraları bunun bir yöntem olduğunu fark ettim. Aslına bakarsanız düşünce böyle gelişti. Üç kişi ile ekip çalışması başarılıydı. Sekiz kişiyle, detaylardaki başarı artıyordu. On iki kişi olduğumuzda ise her birimiz diğerinin yapabileceği hataları yok ediyordu. “Bu nereye kadar gider? Kaç kişi ile bu sürdürülebilir?” diye kendi kendime sorduğumda, aslında ülkemizin iyi bir ekip olması gerektiğini düşünmeye başladım.

Ekip olmanın artılarını İmbat içerisinde de yaşıyoruz. Bugüne kadar elde ettiğimiz başarıların tümü, bir ortak çalışma ürünüdür. Doğru kişileri bir araya getirdiğinizde oluşan güç, bireysel yeteneklerin çok ötesinde bir kazanç sağlıyor. Bu yüzden yerli üretimi başarıyla gerçekleştirebilmek için öncelikle iyi bir ekip olmamız gerekiyor. Hem üretici tarafında, doğru ürünlerin sunulması için hem de üretici ve satın alma kararını verenler arasında yerli üretimin desteklenmesi için ülke çapında bir işbirliği ihtiyacımız olan. Dünyada gelişen ülkeleri inceleyin. Sonuç o kadar aşikâr ki… Ne yapmamız gerektiğini en baştan düşünmeye gerek yok. Uygulanmış başarılı örnekleri alın, uyarlayın ve geliştirin. Gerçekten zor değil.

Yabancı ülkelerin nasıl geliştiğini iyi gözlemlemeliyiz

Güney Kore örneği bu konuda anlatmak istediklerimi daha iyi özetleyebilir. 1960'ların başında Türkiye, Güney Kore'den çok daha zengin bir ülkeydi. Aynı yıl, kişi başına gelir Türkiye'de 360 dolar iken, Güney Kore'de bu rakam 80 dolar düzeyindeydi. 2016 yılında ise bu rakam, Türkiye’de 10.750 dolar, Güney Kore’de 27.500 dolar seviyesinde gerçekleşti. Yani bizden 350 kat fazla büyüdüler. Peki ne oldu, nasıl oldu da geriye düştük? Hepimizin bildiği bir sektörü, otomotivi ele alalım. 1966’da seri üretime geçen ilk yerli otomobil “Anadol”, Ford işbirliğinin sonucu olarak üretilmeye başladı. 1967 yılında Güney Kore Ulsan’da ChungJuYung, Hyundai Motors firmasını HMC adıyla kurarak İngiltere'den kit halinde gelen Ford Cortina modeli arabaları monte etmeye başladı ve bu fabrika 1974’de Hyundai markalı Pony modelini üretti. Yani başlangıç her iki ülkede de tam olarak aynı.

Güney Kore neyi farklı yaptı? Öncelikle Ar-Ge’ye yatırım yaptılar. Ardından, mesleki eğitimde işleyen bir sistem kurdular, üniversiteleri sanayi ile entegre ettiler. Sadece teknoloji öğrenmediler, o teknolojiyi geliştirdiler. En can alıcı noktalardan biri ise şudur: Güney Kore’ye gitme imkanı bulduysanız görmüşsünüzdür, resmi araçların tamamı, makam araçları dahil, Kore malıdır. Bu tavır, vatandaşta da etkisini göstermiştir. Caddelerde günlerce gezdim, en fazla on tane yabancı otomobil markası görmüşümdür. Özetlemek gerekirse Kore, ihtiyaçlarını yerli üretici ile karşıladı. Yerli üretici oluşan gelirle daha çok ar-ge yapmaya yönlendirildi. Ar-ge yapan şirketler teşvikleri kullandılar. Sonuç; otomobil sektöründe hepimizin bildiği markalarıyla Kore gerçeği önümüzde duruyor.

Otomotivde benzer yöntem 1930’lardan başlayarak Japonya’da uygulandı. Daha basitçe bir yöntem temelde aynı argümanla başarı yarattı. İlk Toyota (a1 modeli) otomobil Dodge ve Chevrolet yedek parçaları taklit edilerek üretilmiş bir araçtı. Devlet destekleri ve yine Japon devletinin otomobilde yerli marka tercih eden bir duruş sergilemesi, Toyota’yı şimdiki seviyesine kadar taşıdı.

İklimlendirme sektöründe ise İtalya, benzer süreci 1980’lerden itibaren yaşadı. Bugün Avrupa’nın bu alandaki lideri oldular.

Devlet kurumları ısrarla ithal ürün talep etmeye devam ediyor

Türkiye’de iklimlendirme sektörüne dönersek, 2010’da Türkiye’de satılan çatı tipi klimanın -farklı kaynaklarda farklı değerler bulmakla birlikte- %95’i yabancı markaların ürünleri idi. 2016 yılında bu oranı %85-90 seviyelerine geriletebildik. Ama devletimizin kurumları ısrarla ithal ürün talep etmeye devam ediyorlar. Sadece bu üründe yurtdışına ne kadar para gönderdiğimizi düşünün ve her yeni ürettiği ürünle kendini geliştirecek bir sektörün Türk oyuncularına nasıl zarar verildiğini… Benzer durum su soğutma gruplarında da aynı şekilde seyrediyor.

Ülkede yerli markaların desteklenmesi, yerli üretimin artması için yerli ürünlere olan talebin ve desteğin artması gerekiyor. Bir ülke düşünün ki, insanları öncelikle kendi ülkesinde yetiştirilen, geliştirilen, üretilen ürünleri tercih etsin; o ülkede üretim de artar, işsizlik de azalır, ekonomi de güçlenir. Toplumun yerli ürünleri kullanmaya teşvik edilmesi gerek. Ama öncelikle devletin buna örnek teşkil etmesi lazım. Devlet kurumlarında, satın alımlarda, ihalelerde yerli ürünlerin desteklenmesi, en azından yabancı marka ısrarından vazgeçilmesi lazım.

Devletin yerli ürün kullanımını desteklemesi kapalı ekonomi yaklaşımı olarak algılanmamalı.Kapalı ekonomi hiçbir sanayicinin çıkarına uygun bir yöntem değil. Zira sanayicinin hedefi eğer ülke içerisinde satmak ise, dünya pazarının %1,5’ine razı bir yatırımcı aslında doğru yatırımcı profili değildir. Benim söylediğim şey, birçok ülkenin kendini koruma yöntemi olarak kullandığı argümandır. Ülkeye, ülkemizin belirlediği kalite standartlarını yakalayan her ürün girebilir. Yatırımcı istediği markayı kullanabilir. Ancak devletin alımlarında öncelik yerli üretime verilir. Bu uygulamayı yapan ülkelerin içerisinde AB üyesi ülkeler de var. Ve gelişme sürecindeki ülkeler veya sektörel gelişmede hedefler koymuş ülkeler de bu uygulamayı yapmaktalar.

Bir ülkede aynı sertifikalara sahip benzer yerli ürünler varken devlet alımlarının %90’ı ithal ürünler oluyorsa bu yanlış bir yoldur. Yerli üretici ar-ge yapmak için kaynağa ihtiyaç duyacaktır. Bunu sağlamasının yolu daha çok ürün satmak ve daha fazla tecrübe kazanmaktır. Eğer sadece devlet alımlarında bunu düzenlerse her yıl ar-ge’ye ayrılacak bütçeler yükselecektir. Genelde firmalar kar veya bütçelerinden belirledikleri oranları ar-ge’ye ayırıyorlar. Yani yerli üreticinin her ciro artışı ar-ge yatırımlarının karşılanmasına geri dönecektir. Yani devletin ar-ge yatırımlarına vermesi gereken destek tutarı zamanla azalacaktır. Daha çok üreten Türk sanayicisi daha fazla ar-ge yapabildiğinde, çok daha iyi ürünlerle dünyaya açılacaktır. Sonucu tahmin etmek çok zor değil. Az önce konuştuğumuz Hyundai ve Toyota örnekleri önümüzde duruyor.

Kaliteli teknik eğitim çok önemli

Sadece devlet kurumlarında yerli ürün kullanılması tabii ki yeterli değil. Bize yerli iş gücü gerek. Türkiye’de 70’ler ve 80’ler teknik eğitime yatırımla geçmiştir. Mühendislik fakültelerimizdeki artış ve bu artışta asgari eğitim düzeyi standartlarının oluşturulduğu, ara kademe iş gücünü sağlamak için kurulan meslek liselerinin parlaması bu dönemde gerçekleşmiştir. Birkaç yıl önce bir STK için yapılan ankette, işverenlerin mesleki eğitim için taleplerinin o yıllarda uygulanan sistem olduğunu hayretle görmüştük. Zira mesleki eğitimde endüstri meslek liseleri gerçekten zeki, çalışkan ve bilgili çocukları yetiştirdi. Onların bir kısmı eğitimlerini mühendislik düzeyine taşıdılar ve çok başarılı oldular.

Devlet kaliteli ürünler üretilmesini istiyorsa üzerine düşen önemli bir görev var: Mesela kaliteli teknik eğitim vermek. Zaten devletin asli görevleri arasında eğitim yok mu? Ülkenin üretim gücünü artırmak için temel eğitim kadar teknik eğitim de önem arz ediyor. Bunun dışında devletin denetleme görevlerini de etkin bir şekilde yapması gerekiyor.

Zihinlerdeki önyargıyı kırmalıyız

İmbat olarak bizim sorunumuz genel sorundan biraz farklı. Öncelikle genel sorundan bahsedeyim. Devlet, yatırımlarında, yerli üreticinin ürünlerini satın alır. Sorun varsa üreticinin bunu iyileştirmesi için desteklerini yönlendirir. İyileştirmelerin yapıldığını izler. Zira ikinci alımında aynı hatalara veya olumsuzluklara sahip bir ürün almak istemez. Basit ama işlevsel bir yöntemdir. Aynı zamanda üreticinin de kendini ve ürününü geliştirmesini sağlar. Sonuçta yerli üretici uluslararası standartlarda üretim yapmaya başlar. İmbat’ın sorunu bu noktada biraz farklılaşıyor. Ürün özellikleri bakımından, Batılı üreticilerden eksik değil, fazla özelliklerimiz var. Yabancı markaların ön plana çıkardığı tüm sertifikalara sahip ürünlerimizde bile, yerli olduğumuz için devlet ihalelerinde dışlanabiliyoruz. İmbat bu sorunu iki farklı şekilde yaşıyor. İlki “bu ülkemizde üretilebiliyor mu?” diyen memurlar. Bunun devamında ise “Eurovent’li Türk firması var mı?” diyen memurlar. Biz bu soruları, kendimizi ve üretimimizi daha iyi anlatarak aşmaya çalışıyoruz. Yeri geldikçe uluslararası kalitedeki ürünlerin Türkiye’de de üretilebildiğine dikkat çekmek için çabalıyoruz. Ama diğeri; şartnamenin bir markaya bağımlı yazılması durumu ki bu daha ciddi bir sorun… Maalesef bu sorun, ülkemizde gittikçe yaygınlaşan bir hastalık haline gelmekte. Şartnameyi satıcı firmalar hazırlayamazlar, şartnamenin hazırlanmasında satıcı firmayı kullandığınızda bu sorunun başlangıcını yaratmış olursunuz. Biz böyle durumlarda, şartnamelerinde olan özellikleri taşıdığımızı, bazen üst verimlilikte cihazlar verdiğimizi anlatıyoruz. Sertifikalarımızı koyuyoruz. Referanslarımızı gösteriyoruz. Örneğin “5827 mm uzunluğunda ve RAL … renginde olacak”a kadar gitmeyen şartnamelerde Türk malı kullanmaya ikna edebiliyoruz. Bu ülke kendine güvenmeli. Kendi ürünlerine ve üreticisine de… Aksi halde, zihinlerdeki önyargı böylelikle, işleyişe de taşınmış oluyor ve bir döngüye girme tehlikesi oluşuyor.

Her alanda yerli üretimin, yerli markaların artmasının bu ülke için bir katma değer olduğuna inanıyorum

Şöyle bir an düşünün; çocuklarınızla birlikte yaşadığınız bir aileniz var. Aile bütçesi çalışan çocuklar, anne ve babanın gelirleri toplamıyla yapılıyor. Çocuklarınızdan biri yaşadığınız şehrin en iyi terzisi olmuş… Ve hatta daha ileri gidelim, başka ülkelerde de ünü yayılmaya başlamış. Ama siz kendiniz için benzer fiyat ve özelliklerde elbiseyi, mesela İngiliz bir terziye diktiriyorsunuz. Gerçekten böyle davranır mısınız? Çatı tipi klima üretme kararımızla İmbat, bu ailenin terzi çocuğu oldu diyebilirim. Türkiye’de %100 yerli tasarımlar sunan bir mühendislik firması olarak, rol model olduğunu düşünüyorum. Diğer gençler onun benzeri kıyafetler dizayn etmeyi düşünüyorlar. Dikecekler de. Sonra şehrimiz, en iyi terzilerin olduğu şehir olacak. Bunu yürekten isterim.

Her alanda yerli üretimin, yerli markaların artmasının bu ülke için bir katma değer olduğuna inanıyorum. Bu iklimlendirme sektörü için de geçerli. Biz bundan yıllar önce, “Türkiye’de yapılamaz” diye düşünülen bir alanda, Türkiye’nin potansiyelini göstermek için harekete geçtik. İmbat’ın öncü olduğu bu sürecin sonunda; İtalya’da katıldığımız bir fuarda Avrupalıların söylediğinin gerçekleşmesini hayal ediyorum. Demişlerdi ki: “Çok eskiden sektör lideri Almanya idi. Sonra İtalyanlar oldu. Galiba şimdi sıra Türklerin”. İklimlendirme ve soğutmada “sıra Türklerin” cümlesinin “bu konuda en iyi Türkler” sözüne döndüğü günleri el birliği ile göreceğimize inanıyorum.