Header Reklam
Header Reklam

Form A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Bedi Korun: 'Kültür düzeyi düşük olanlar, daha yüksek sesle konuşuyor'

05 Temmuz 2013 Dergi: Temmuz-2013
Form A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Bedi Korun: 'Kültür düzeyi düşük olanlar, daha yüksek sesle konuşuyor'

Meslekte 60. yıl

Yıldız Teknik Üniversitesi’nden 1953’te mezun oldum. Askerlik görevinden sonra Hava Kuvvetleri Nato kısmında çalıştım. 1957-60 yıllarında Emekli Sandığı Otel İnşaatları Müdürlüğü’nde çalışmaya başladım. Emekli Sandığı o zaman Demokrat Parti’nin turizm hamlesinin bir neticesi olarak Hilton Oteli, Tarabya Oteli, İzmir Efes Oteli, Eskişehir Porsuk Oteli, Ankara Grand Otel gibi zamanının en özellikli yapılarını inşa ettiriyordu. Bu oteller, Türkiye’de de iklimlendirmenin miladı sayılır. O zamana kadar yapılan otellerde bizim sektör açısından bir sıhhi tesisat ve ısıtma tesisatı ağırlıklı oluyordu. İklimlendirme sistemleri fazla uygulanmıyordu. Klima daha ziyade bazı endüstriyel alanlarda kullanılıyordu, mesela Sümerbank, Etibank, Şeker Fabrikaları gibi… O da tamamen prosesin ihtiyacı olan bir şeydi. Buralarda kullanılan cihazlar da tabii dışarıdan geliyordu. Bu tesisleri yabancılar anahtar teslimi kuruyor ve gidiyorlardı. Hilton, gerek mimari alanda, gerekse tesisat alanında Türkiye’de çok büyük ufuk açtı. Çünkü o zamana kadar hiç bilinmeyen sistemleri Hilton inşaatında gördük. Otel inşaatları bittikten sonra kısa bir müddet Almanya’ya gittim. Daha sonra Amerika’ya hem çalışmaya hem de Master derecesi için gittim. City University of NY’da Master çalışmasını tamamladım. İki sene de proje bürolarında çalışarak Türkiye’ye döndüm. Geldikten sonra kendi firmamı kurdum.

Projeden taahhüde, taahhütten üreticiliğe, ithalata dönemin gerekleri, eksikleri nedeniyle zorunlu geçişler

Firmamızı kurduğumuzda işe projeci olarak başlamıştık. O zamanlar uygulama yapan müteahhit fazla yoktu. Projeyi yapana madem projeyi yaptın, taahhüdünü de yap deniyor, böyle isteniyordu. Bu nedenle projesini yaptığımız işlerin taahhüdünü de almamız gerekti, yani yine bir yerde zorunlu olarak taahhüt işine girdik. Taahhüdü alınca baktık malzeme yok, üretici olduk. Eski Adana ve Antalya havalimanları işini almıştık, bir kısım kanallar yapılmış, mekanik oda diye küçücük bir oda bırakılmış, oda ölçülerine uygun klima santrali, rutubetlendirici, eşanjör ve kule imal etmek mecburiyetinde kaldık. 1950’li yıllardan 80’lere kadar döviz sıkıntısı yaşanıyordu. Karayolları Genel Müdürlüğü’nün mekanik işlerini almıştık, soğutma gruplarını Türkiye’de yapan yoktu, sadece Grasso vardı, Grasso da yurtdışından getirip burada monte ediyordu. Grasso’ya sipariş vermeye gittik, istediğiniz grubu yapamam dedi, ben amonyak ile çalışıyorum, sizin istediğiniz freonlu dedi. Biz ortada kaldık, dövizle ilgili kısıtlar nedeniyle cihaz ithal edebilmek çok güçtü. Bedelsiz ithalat diye bir sistem vardı. Amerika’daki arkadaşlarımızdan döviz temin edip kompresörü, otomatik kontrollerini ithal ederek getirdik, soğutma gruplarını imal ettik. Bir yerde yine zorunlu olarak soğutma grubu imalatçısı olduk.

Bir ara hatırlıyorum 40’a yakın imalat çeşidimiz vardı. Tabii ki rantabl değil, işin rantı yoktu. Genellikle kendi ihtiyaçlarınız için üç beş tane yapıyorsunuz, bir de ihtiyacı olanlara satıyorsunuz. Turgut Özal iktidara gelmeden hemen öncesinde, 70’li yılların sonlarında Dunham Bush firması ile bir know-how anlaşması yapıp, vidalı soğutma grupları üretmeye karar vermiştik. En ince ayrıntısına kadar detaylar geldi, yüzlerce pafta… Kompresör hariç tamamını burada üretecektik. Ancak tam o dönem yurtdışından gelecek cihazlara sıfır gümrük uygulanacak diye bir yasa çıktı. Böylece kompresör getirmeye kalktığınızda % 58 gümrük vergisi ödemek zorundaydınız. Oysa bitmiş mamulü sıfır gümrükle getirebilecektiniz. Yani artık böyle bir üretime girmenin hiçbir rekabetçi koşulu kalmamıştı. Yurtdışından getirdiğimiz her şey çöpe gitti. O zaman imalatçı firmaların çoğu ithalata yöneldi, temsilcilikler aldı. Tabii o dönemin de önemli bir avantajı oldu: Teknoloji transferi. Alanında önde gelen dünya markalarının ar-ge çıktıları ile tanışıp çok şey öğrenildi. 80 sonrasında döviz ile ilgili sıkıntı da kalmayınca sektörü o dönem ithalat yönlendirdi. 80’lerin başında yurtdışı taahhütler de açıldı. STFA gibi belli başlı Türk inşaat kuruluşları, Libya’ya, Suudi Arabistan’a, Irak’a işler almaya başladılar. 80’lerde Türkiye’de krizler vardı, talepler azalmıştı. Firmalar dış taleplere yöneldiler. Biz de on yıl boyunca Suudi Arabistan’da işler yaptık. 80’lerden sonra Rusya’da, Türki Cumhuriyetler’de işler açıldı. İmalat yeniden gündeme geldi. Mekanik firmalar o dönemde güçlenmeye başladı. Sektörel dernekleşme, 90’lı yılların başları itibarıyla hız kazandı. O zaman Teba, Alarko, Selnikel, Form gibi kuruluşlar bir araya gelip İklimlendirme sektörü sanayicilerini bir meslek örgütü çatısı altında toplamaya, İSKİD’i kurmaya karar verdiler. Kurucu olmaları için davet edilen 20 firmadan on dördünün katılımıyla İSKİD’i kurduk. Diğer dernekler de bunu takip etti. Böylelikle iklimlendirme, imalatçısı, taahhütçüsü, projecisi, dernekleri ile birlikte bir sektör olarak yükseliş trendine girdi. Sektörde hiçbir zaman gerçek anlamda bir gerileme olmadı, hep bir gelişmenin varlığından bahsedebiliriz. Sektörü bırakanlar oldu ama onların yerine de birçok firma geldi. İklimlendirme sektörü çok geniş bir sahaya yayıldı.

Klimayı genellikle hep konfor kliması olarak konuşuyoruz ama sanayide iklimlendirmenin girmediği hiçbir üretim alanı yok. Örneğin şeker endüstrisinde malzemenin soğutulması gerekiyor, soğuk oda gerekiyor. İlaç yapacaksınız kurutma, hijyen koşulları gerekiyor. Tekstil, gıda, meşrubat ve dediğim gibi her alanda klima kritik öneme sahip. Düzenli olarak da yeni alanlar açılıyor, güçleniyor. Örneğin geçtiğimiz yıl analiz ettiğimiz seralar giderek ivme kazanan bir alan. Ürünlerin geleceği, normalde hep dış hava koşullarına bağlı. İklim koşullarına bağlı olarak bazen sel, her şeyi alıp gidiyor, bazen güneşin fazlalığı, suyun yetersizliği ürünü kurutuyor. Bir de toprakla teması ile zararlılarla mücadele ve ilaçlama sorunu var. Seralarda artık doğrudan toprak kullanmıyorsunuz, kanalın içinde şartlandırılmış su var. Toprağın vereceği ne varsa suyu o şekilde şartlandırıyorlar, istenilen hava-iklim koşullarını da sağlıyorlar ve ürünü her mevsim üretebiliyorlar. Özellikle biber domates gibi ürünler, pizzacılar tarafından 12 ay boyunca aynı oranda talep ediliyor. Ürün için ideal koşullar sağlandığında fire de düşük oluyor, toprakta bulunan zararlılarla mücadele sorunu olmadığı için ilaçlama, kimyasalların fazlalığı nedeniyle ürün müşteriden geri dönmüyor. Bunun gibi elektronik sektörünün gelişmesi de iklimlendirme, hassas kontrollü klimalar konusunda pazarı büyütüyor. Uçak sanayisi de bir başka spesifik alan. Özetle iklimlendirme sektörü, gelişimini sürdüreceğine muhakkak gözü ile bakılabilecek bir sektör.

Kilimciden de klimacı olduğuna şahit olduk

60’lı yıllar yapılarda klima uygulamalarının sıkça karşımıza çıkmadığı yıllardı. SSK, en çok klima uygulaması yapan kurumdu. Bir gün Sosyal Sigortalar Kurumu’ndan bir proje ile ilgili yardımımızı isteyen bir telefon geldi. Bize Adanalı iki kişiyi gönderdiler.  Adamlar “biz öldük, bittik” diye yakınıyorlar; Adana SSK Hastanesi mekanik işleri ihaleye çıkmış, teklif veren firma bulamamışlar, 4. ihalede bunlar teklif vermiş. Başka talip de olmadığı için, “buyurun, yapın” demişler. Adamlar da evraklarını almaya Ankara’ya gelmiş, bir de bakmışlar ki verilen iş “klima” diye ne olduklarını hiç duymadıkları bir iş, oysa onlar kilim alımı zannetmişler. Ama “vazgeçtik” deme imkânları da yok. SSK da işin tamamlanmasını sağlamak için soğutma grupları için bizi, kazanlar ve santraller için Selnikel’i, otomatik kontrol kısmı için bir başka firmayı arayıp destek verilmesini istedi. Firmalar arasında iş taksimi yapıldı. Herkes işini yaptı, sonuçtan SSK dâhil herkes memnun oldu. Bir gün baktık iki Adanalı kilim tüccarı bekliyorlar. “Hayırdır, bir sorun mu çıktı?” dedik. “Yok” dediler, “çok memnunuz, biz de artık klimacı olduk, yeni ihalelere giriyoruz”…

O zamanlar hiç kimse bu konuları tam kapsamıyla bilmiyordu, yarım yamalak bilgi, olması gereken değil bulabildiğin kadar cihaz mevcuttu. Şimdi dünya çapında proje yapan, taahhüt yapan, ihracat yapan firmalarımız var. İklimlendirme sektöründe Avrupa’da liderliğe oynayan bir Türkiye var. Avrupa’da İtalya iyi durumda ama sanırım şu anda İtalyanları geçtik. Son zamanlarda, bilhassa kredi notlarımızın düzelmesi ile Türkiye’nin yatırım cazibesi arttı. Bizim temsilciliklerimiz de Türkiye’ye yatırımı düşünüyor, birlikte üretim projelerimiz var. Şimdi nemlendirme, nem alma, evaporatif soğutma cihazları imal eden ve dünyanın her kıtasında fabrikaları bulunan İsveç kökenli Munters firması ile ortaklığımız var.  Munters Form A.Ş. Türkiye’de Gebze OSB’de imalat yapıyor. İki senedir İtalya’daki tesislerinin bir kısmını Türkiye’ye taşıdı. İlerideki yıllarda tesisleri daha da büyütecek.

Mekanik müteahhitlik, bütünüyle inşaat taahhüdünün inisiyatifinde kalmaz ise gelişir

Mekanik taahhütler, maalesef genellikle inşaat müteahhidinin inisiyatifine tabii… Mekanik ve elektrik taahhüt kısımlarının müstakil ihale ile firmalara verilmesi, inşaat taahhüdü içinde değerlendirilmemesi için çok mücadele ettik. Ama sürecin bütünüyle inşaat taahhüdü inisiyatifinde kalması, genellikle engellenemiyor. Büyük ölçekli birkaç mekanik müteahhitlik kuruluşu bu anlamda birkaç istisna sağlayabilmişlerdi, hepsi bu. Bu neden mekanik taahhüt sektörünün gelişimi için olumlu bir durum değil? Zira doğrudan yatırımcı/işveren kurumla muhatap olduğunuzda çok daha korunur durumda olabiliyorsunuz. Ama işi inşaat müteahhidinin alt taşeronu olarak alıp inşaat müteahhidine tabi olduğunuzda bir kere kârınız fazlasıyla düşüyor. İkinci dezavantajı da inşaat müteahhidi yatırımcıdan tahsil ettiği ödemeleri elinde tutabiliyor, o finansı dilediği doğrultuda yönetebiliyor ve alt taşeronlarına ödemeleri aksatabiliyor, alt taşeron her an çok zor bir durumda kalabiliyor. Böyle bir şey olmasa bile işin teslimi ve hak edişlerde de inşaat müteahhidine bağımlı kalmanız neticesinde, siz yükümlülüklerinizi eksiksiz ve zamanında tamamlamış olsanız bile onun yükümlülüklerini yerine getirmesinde bir gecikme varsa, işi yarım bırakmışsa siz de cezalandırılmış oluyorsunuz. Bence mekanik taahhüt firmalarının maddi açıdan zor duruma girmesi, çoğunlukla bu sebeplerden kaynaklanıyor. Bizim de taahhüt yaptığımız dönemde, özellikle yurtdışı işlerde işi gerektiği koşullar ve zamanlama ile bitirmemize rağmen inşaat müteahhidine bağlı olarak kayıplarımız olmuştu. Bu gibi sorunların aşılamaması nedeni ile mekanik taahhütten çekildik.

Rekabet ne kadar, ne şekilde zarar veriyor?

Rekabetin ortadan kalkması mümkün değil. Zaten normal koşullarda rekabet, gelişme için gereken bir mücadele. Rekabet kalite getiriyor, sizi daha iyisini yapmaya sevk ediyor. Rekabetin olmayışı, işveren için de işgören için de yarar sağlamaz, piyasaların gelişimine de ket vurur. Ancak sorun, haksız rekabetin varlığıdır. Maalesef Türkiye’de haksız rekabetin varlığı hiçbir zaman engellenemedi. Gelecekte de belki tamamen ortadan kaldırabilmek mümkün olamayabilecektir ama ne kadar azaltılabilirse o kadar yarar elde edilebilecektir. Dernekler kurulduktan sonra bu etik ilkeler kavramının üzerinde çok durduk, uluslararası etik dernekleri ile temaslar kurduk, uluslararası meslek etik ilkeleri inceledik. ISKAV, İSKİD, ESSİAD, DOSİDER, İZODER gibi dernekler bir noktada birleşti, etik değerler beliği ortaya çıkarıldı. Tabii yapmakla bitmiyor, uygulanabilirliği önemli, ne kadar uygulanabilirse o kadar firmalar arasında veya sektörde problemler azalıyor, haksızlık azalıyor, dürüst ticaret artıyor. Bir farklılığınız varsa, onun muhakkak değerleneceğine inanıyorsunuz. Ama çok kez ihalelerin, yandaşlıkla veya rüşvetin karıştığı koşullarda verildiğini görüyoruz. Rüşvet, çok eski ve bir türlü aşılamayan, yok edilemeyen bir hastalık. En yüksek fiyat eksiltme ile işlerin alındığını, sonradan süreç içinde ilave bütçelerle para kazanılıyor. Bunların olmaması için işverenin bilinci ve tercihleri de çok önemli. Her iki tarafın da dürüst ticareti istemesi lazım. Tabii ki bu, bütün sektörler için geçerli.

Türkiye iklimlendirme sektörü gelişiyor, çok ciddi hatalar yapmazsak çok daha fazla gelişecek

İklimlendirme sektörü sadece Türkiye’de değil, dünyada da çok hızlı gelişti, gelişiyor. Böyle dinamik bir sektöre sahip oluşumuz bize çok büyük avantajlar sağlıyor. İstihdam yaratılıyor, sektörümüzde işsizlik oranı düşük, kârlılık artıyor, sektörün yarattığı katma değer artıyor, ülke ekonomisine de daha fazla katma değer sağlanıyor. Bence bu sektörde olanlar da, yeni girecek olanlar da şanslı. Tabii daha bilinçli, daha dürüst, daha güçlü teknolojiler üreten bir yapıyı hedeflememiz lazım. Sorunlar da çok fırsatlar da. İmalatçının da, projecinin de, taahhütçünün de sorunları var. Bunlar yalnız bizde değil, ABD’de de, Avrupa’da da var, sadece Türkiye’de biraz daha fazla. Bu da kültür seviyesinden kaynaklanıyor.

Üniversitelerin, endüstrinin gelişimi ile daha fazla ilgilenmeleri gerekiyor. Yeni yeni teknoparklar kurulmaya başladı, buralarda üniversitenin potansiyelinden çok daha fazlası kullanılabiliyor. Üniversitede temel bilgiler öğreniyorsunuz. Ama mesleğinizi icra edebilmeniz için firmalardan da çok önemli şeyler öğreniyorsunuz. Ben ABD’de de Almanya’da da çalıştım. Oralarda firmalar öğrenciyi alıyorlar, eğitiyorlar. Bir noktaya gelince daha bir üst kademeye çıkabiliyorsunuz ama bir üst kademede de, her kademede eğitim var. Biz de sektörün ihtiyacı olan personelin yetişmesinde firmalara büyük iş düşüyor. Bunu sadece üniversitelerden beklemiyoruz. Bir firmanın satış temsilcisi, her yıl teknolojisi gelişen yükselen ürünleri satabilmek için yeni geliştirilen teknolojileri herkesten önce öğreniyor, müşterilerine bilgi aktarıyor, yani müşteri tarafını da bilgilendiriyor. Eğer çok ciddi hatalar yapmazsak, Türkiye iklimlendirme sektörünün yolu açık. Kendi kalkınmamıza, gelişmemize odaklanmamız gerekiyor. Gelişmiş dünya ile entegre, modern, demokratik cumhuriyet yapımızı koruyup, ülke çıkarlarımızı gözetmenin dışına kaymamamız gerekiyor. İhtiyacımız olan her şey var; borsamız, finansçılarımız, mühendisimiz, her şey…

Eksik olan şey ise kültür…

Marshall planı ile Kore ile aynı zamanda Türkiye’de hızlı bir gelişim süreci başladı. Bu gün Kore daha fazla kazanım sağlamış durumdadır. Oysa bakın medeniyetin beşiği Ege, Anadolu. Her bir yerinden tarih fışkırıyor. İklim olarak dört mevsimin yaşandığı şanslı bir coğrafya. Verimli topraklara sahibiz. Bugün dünyanın gelişmiş ülkeleri ile aynı teknolojileri, ürünleri kullanabiliyoruz. Ancak ne yazık ki aynı kültür düzeyine sahip değiliz. Kültür, insanları daha makul düşünceye yönlendiriyor, olgunlaştırıyor. Uzlaşması mümkün, empati kurabilmesi mümkün kılıyor. Dikkat edin kültür seviyesi düşük olanlar daha yüksek sesle konuşuyor, her an kavga edebilir bir psikolojileri var. Bencillik, uzlaşımsızlık, hakkaniyetsizlik, hep kültür seviyesinin düşük oluşu ile paralel. Buna hepimiz gündelik yaşam içinde tanık oluyoruz. Kabalığın olduğu yerde birlik kuramazsınız. Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri bu. Biraz zaman geçmesi lazım, kültürün gündelik yaşam içine sinmesi, yerleşmesi lazım. Sadece ekonomik düzeyin yükselmesi sorunları çözmeye yetmez, ekonominin gelişimine paralel kültür düzeyinin de yükselmesi şart. Büyük kentler, en başta İstanbul çok büyük ölçekte göç alıyor. İstanbul’a geldiğimde nüfus 700 bin iken bugün 17 milyonu aştığı söyleniyor. Bu zaman içinde bu kadar kişi kentlileşme çabası içinde olmak yerine kendi yaşamlarını kente empoze etmeye çalıştılar. Şehir kültürü oluşturamadık, var olanı koruyamadık. Bugün Türkiye’de sadece şehirler var, şehirliler yok. Önceleri şehirliler otomobili ile giderken camı açıp çöpünü dışarı gelişigüzel fırlatanları, apartmanların duvar diplerine, denize çöpünü boşaltanları, başkalarının haklarını ihlal edenleri uyarıyorlardı. Ama bu gibi durumlarda birçok tatsızlıklar yaşandı, kent kültürünü savunanlar zarar gördü, kentlileşme zarar gördü, sindirildi. Kültürü daha yüksek olan ezildi. Tabii ki bir şekilde öğreniyoruz, nasıl ki alafranga tuvalet kanıksandı, doğru düzgün kullanılıyorsa diğer pek çok şey de öğreniliyor ama daha hızlı öğrenmemiz lazım. Evet, biraz zaman, biraz sabır gerekiyor ama sabrı besleyen şey de doğru hedeflerdir. Hedefler doğru ise sabretmek kolaylaşır.

İnsanlarımız çalışkan, mahir, ama doğru yönetilmeleri, yönlendirilmeleri gerekiyor

Detayları iyi analiz etmek gerekiyor. Yeni teknolojileri takip etmek çok kolay değil. Her şey öylesine hızlı gelişiyor ve yayılıyor ki. Türkiye de dünya sistemi içinde. Artık “burası Türkiye” diye bir şey kalmadı. Gümrük duvarları, ticari kısıtlar, kotalar kalkıyor. Küresel güçler devinim ve değişim içinde. Çin’in yakın bir zamanda ABD’yi geçmesi bekleniyor. Tayland, Endonezya, Malezya, Brezilya, Meksika gibi hızlı gelişmekte olan ülkeler arasında Türkiye de öne çıkmaya başladı. Hem finans hem sanayi olarak cazibesini artırıyor. Kadroları yetiştirmek, liyakate göre yerleştirmek gerekiyor. Türk insanının kıskanılacak özellikleri var; mücadeleci, cesur, atak, becerikli. 20 yıl önce Yunanistan bizden ilerideydi. Bugün biz, onlardan daha ileriyiz, bazı sektörlerde dünya liderliğine oynuyoruz. Örneğin inşaat sektöründe dünya ikincisiyiz. Bunlar artılarımız ama eksilerimizi de görmemiz, artıya dönüştürebilmemiz lazım. Yurtdışı işlerimizde Türk çalışanlarımızın ne kadar gayretli, çalışkan, üretken olduğunu gördük. Ama o kişileri dönem dönem rotasyonla Türkiye’ye gönderiyorduk. Buraya geldiklerinde kahvehanelerden çıkmıyorlardı. Değişen neydi? Gördük ki iş organize edebilmekte, yönlendiricilerin bulunmasında. Organize edebildiğinizde fevkalade çalışkan kişiler, doğru bir yönetim olmadan verimsiz olabiliyorlar. Bütün iş, kısa, orta ve uzun vadeli sağlıklı projeler kurabilen, hedefler koyabilen yönetimlerde, yöneticilerde. Özetle, artılarımız da çok, eksilerimiz de. Bir taraftan sorun çıkarıp öte taraftan çözmeye çabalıyoruz. Oysa geleceğimiz parlak. Eksiklerimizi tamamlamakla her şeyin üstesinden geleceğiz. Özellikle yeni nesil bunu yapacak, daha iyi bir Türkiye’yi kurgulayabilecekler.

 

 


Etiketler