Header

Dr. Üzeyir Garih'le Türkiye'de Tesisat Sektörünün Gelişimi, Tüketim Politikaları ve Ekonomi Üzerine...

05 Ocak 1994 Dergi: Ocak-1994

ALARKO Şirketler Topluluğu Başkanı Mühendis Dr.Üzeyir Garih'e tesisat-klima-doğalgaz sektörünün 1993 yılı değerlendirmesi ve 1994 yılı için öngörülerini, ekonomist Dr.Üzeyir Garih'e ise 2000'li yıllara doğru ülke ekonomisinin gelişim çizgisini sorduk. Söyleşiyi Genel Yayın Danışmanımız Prof.Dr.Doğan Özgür gerçekleştirdi.

TERMODİNAMİK : Sn. Garih, sektör açısından 1993 yılının değerlendirmesi ve 1994 yılı için öngörülerinizi alabilir miyiz?

GARİH : 1993 yılı, tesisat piyasası için çok iyi bir yıl olmuştur. 1990-91'de başlamış olan tesisler, 1993'te ve 94'te bitme aşamasına gelmiştir ve gelmektedir.

1993 ve 94'te öyle gördüm ki tesisat işleri Türkiye çapında iyi gidiyor. Diğer taraftan tesisat derken, yalnız endüstriyel tesisler, konfor tesisleri, büyük binaların, otellerin ve ofis binaların tesisleri olarak düşünmemek lazır" Evlerin de yani evsel tesisler de nç bir piyasa oluşturuyor. Bundan 2 sene önce Ankara doğalgaza kavuştu. Dolayısıyla ortada bir doğalgaz patlaması oluştu. Yani piyasada bir alım veya tüketim patlaması oldu. Herkes bu temiz ve ucuz yakıtı kullanma yoluna gitti. Ucuz olmasının esas sebebi, kullandıktan sonra parasının ödenmesidir. Doğalgaz depolanmayan bir yakıt. Kullandıktan sonra ödüyorsunuz. Eğer akaryakıt veya katı yakıt kullanıyorsanız, 2-3 ton akaryakıtı depolamak zorunda kalıyorsunuz. Tabii fiyatı da oldukça yüksek. Dolayısıyla bir yatırım yapılıyor Bu bakımdan Ankara'da 91 sonunda ve 92'de, biraz da 93'te, İstanbul ise 92 ve özellikle 93'te ve 94'te de devam edecek doğalgaza geçme süreci vardır. Bu durumda bu yıl olduğu gibi önümüzdeki yıl da doğalgaz piyasasının hareketli olacağını düşünüyorum. Bu bakımdan bu konuda özellikle Türkiye gibi nüfus artışının %2'lerin üzerinde bir ülkede aşağı yukarı 1.5 milyon civarında nüfus artışı vardır. Yani 3-5 sene içinde, senede 300 bin konuta ısıtma getirmek lazım. Bugün Türkiye'nin herşeye rağmen Gayri Safi Milli Hasılası çok artmış durumdadır. Her ne kadar istatistikler 2.500 $ adam başına gösteriyorlarsa da, kayda girmeyen ekonomiyi hesaba kattığımızda bunun 4 bin $ civarında olduğu görülür. Yani Türkiye herşeye rağmen kim ne derse desin zenginleşmektedir. Tabii buna mukabil de masrafları artmaktadır. Bu masraflar içinde de düne kadar gecekonduda öngörülmeyen birçok şeyler, bugün gecekondu dediğimiz artık villa şeklini almış olan bu yerlerde görülmeye başladı. Bu da özellikle kat kaloriferidir. Artık soba devresi ve evresi Türkiye'de geçmiş bulunuyor. Artık insanlar İstanbul'da olduğu gibi taşrada da bir takım merkezi ısıtma sistemlerine ya da kat kaloriferine doğru gidiyorlar. Türkiye 60 milyon ise, öyle zannediyorum ki 45 ila 50 milyonu artık daha modern sistemlerle ısınıyor. En azından 25 milyonu kaloriferle ısınıyor. Dolayısıyla bu da senede 300 bin konut gibi önemli bir rakam tutuyor. Diğer taraftan Türkiye'de devlet tarafından yeni politikalar üretilmiştir ki bunlar doğru politikalardır. Özelikle toplu konut politikası. Bir ülkede özellikle Türkiye gibi gelir dengesi çok bozuk olan bir ülkede, gelir dengesini düzeltmenin 3 tane ana öğesi vardır ; birincisi vergi reformu, ikincisi sermaye piyasasının düzenlemeleri, üçüncüsü toplu konut yapımıdır. Zira Türkiye'de bir ailenin gelirinin üçte biri ile yarısının arasında bir kısmı kiraya gidiyor. Mortgage sistemleri Türkiye'de geliştirilerek kira öder   gibi onun   biraz   fazlasıyla uzun vadede 20 senede 15 senede yavaş yavaş ev sahibi olma imkanları gerek toplu konut tarafından gerek Emlak Bankası tarafından yaratılıyor. Bu imkanlarla Türkiye'de konut yapımı özellikle modern konut yapımı hızlanıyor.

Diğer taraftan şunu da görmek lazım ki, toplu konut şeklinde yapılan 75 ila 80 m2 bir dairenin alım fiyatı ile gecekondunun alım fiyatı arasında çok önemli bir fark yok. Belki de toplu konut lehine bir fark var. Tabii burada alıcının handikapı arsanın kendisinin olmamasıdır. Onun üzerine ilerde bir apartman dikememesi-dir ama gene de daha iyi yaşam koşullarına kavuşuyor. Türkiye'de de çok yakın zamanda Mortgage sistemi, Reit sistemi dediğimiz yani gayri menkulün menkul değerlerle satışı gibi bir takım yeni enstrümanlar çıkacağı zaman toplu konutun yapımı çok artacaktır. Tabii bir taraftan da modern ve çok medeni konutlar da yapılıyor. Herkes bir yukarıya doğru tırmanmaya çalışıyor. Bu transformasyon sayesinde Türkiye'de ısı piyasasındaki hareketlenmenin daha uzun süre devam edeceğine inanıyorum. Diğer taraftan sırasıyla evvela Bursa'ya ondan sonra İzmit'e, Eskişehir'e belki İzmir'e, daha sonra belki doğudan gelecek olan gaz boru hattıyla veya güneyde taşıma gazla yahutta Katar'dan gelecek olan gazla, Adana, Diyarbakır ve Elazığ ve o yörelerde gazla ısınma sistemi ortaya çıkacaktır. Bunlar da yeni bir piyasa oluşturacaktır. Hava, çevre de çok önemli olmaya başladı Türkiye için. Bu çevrenin kirlenmemesi, yani teneffüs ettiğimiz havanın insan sağlığına olan etkisi nedeniyle havayı temiz tutmak için daha temiz yakıtlara geçilecektir. Yani kükürtlü kömürlerden, kükürt-süz kömürlere, onlardan nispeten fuel-oil veya motorine geçilecektir. Tüm bunlar bu piyasada önümüzdeki 10 sene içinde oldukça hareket öngörüyorum. Bu hareket devam edecektir Türkiye'de. Bu arada yenilemeler oluyor. Tabii tesisler eskiyor, eskiyenlerin yerine yenileri yapılıyor. Sistemler gelişiyor, daha modernleşi-yor. Düne kadar ihtiyaç olmayan klima, artık bir ihtiyaç olmaya başladı. Benim gençliğimde arabalarda ısıtma sistemi yoktu. Isıtma sistemi bir ekstra idi. Bugün soğutma sistemi bir ekstra oluyor. Ama bugün Amerika'da soğutma sistemi olmayan bir araba satılmıyor. Dolayısıyla orası için bir ekstra olmaktan çıktı. Türkiye için henüz bir ekstra olarak görülmekle beraber, bir kere klimalı arabaya alışmış olan, ondan sonra kumasızına binemiyor. Evlerde de öyle, bürolarda da öyle. Eğer bir büroda, ofis binasında çalışanlar klimaya alışmışlarsa, klimasız bir yerde çalıştıkları zaman randımanları çok düşüyor. Bu evlere sirayet edecek -ki güneyde de sirayet ediyor- bundan 25 sene önce Adana'daki evlerde klima diye birşey düşünülemezdi yalnızbankalarda düşünülürdü o zaman. Hatta işyerlerinde bile düşünülmüyordu. Bugün bakıyorsunuz ki, hemen hemen her evde split klima sistemleri veya normal pencere tipi sistemler vardır. Sistemler de çok gelişiyor, sessizleşiyor, daha kaliteli oluyor, daha düşük enerjiyle daha yüksek verimle soğutma ve ısıtma temini mümkün olabiliyor. Yazın soğutucu, kışın ısıtıcı head-pump dediğimiz yani ısı pompası sistemleri gelişiyor. Bütün bu gelişen sistemler, yeniliklerdir. İnsanlar da yeni modelleri, yenilikleri seviyorlar. Dolayısıyla eskisini atıp yenisiyle değiştirmek istiyor. Arabası daha 5-6 sene gidebilecekken, sağlam arabayı bile yeni modeliyle değiştirmeye kalkıyor ki insanlar da bu tüketim açlığı vardır ve olmalıdır. Tüketim aslında bir ülkenin ekonomisini çok geliştiren bir olgudur. Tüketimsiz bir ekonomi, durduğu yerde kalmaya veya gerilemeye mahkumdur. Tüketim iş sahası açar. Türkiye'de dört mevsim aynı anda yaşanıyor. Dolayısıyla hem ısıtmaya hem soğutmaya ihtiyaç vardır ve insanların daha verimli çalışması, daha insanca yaşaması için mutlaka konfora ihtiyaç vardır. Bu konforu bu yeni düzenler meydana getiriyor. Turizm de Türkiye'de gelişiyor. Gelişen turizmde de bu tür cihazlara ihtiyaç var. Bina görünümleri, kon-septleıi değişiyor. Bir Akmerkez'e baktığınız zaman, Galeria'ya baktığınız zaman bundan 10 sene evvel Türkiye'de böyle şeyleri tahayyül etmek bile mümkün değildi, yeni konseptler vardır; Akbank Sabancı Merkezi, Ayazağa'daki bütün o yeni yapılan binalar hepsi yüksek katlı binalardır. Bütün bu yüksek katlı binaların da tesisatında yeni metodlar, yeni gelişmeler, yeni düzenler ortaya çıkıyor. Bu yeni düzenleri de memleketimizde uygulama ihtiyaçları doğuyor. Bütün bunlar piyasanın daha canlı olmasını icap ettiriyor.

Bir de Türkiye'de iyi fuarcılar var. Bu fuarcılar bütün bunları sergiliyorlar. İnsanlar da bu yenilikleri görüyorlar. Yapay zekalı binalar ortaya çıkayor. Yani günün muayyen saatlerinde asansörün yalnız tek katlarda kaldığı, veya beş asansörden yalnız dördünün çalıştığı, akşamüstü muayye at-lerde muayyen yerlerde ışıkların otomatik olarak söndüğü yahut, perdelerin, panjurların otomatik olarak kapandığı tamamen otomatik olarak önceden programlanmış yapay zekalı binaların düzenleri kuruluyor. Bunlardan bir kaç tanesini de biz kurduk Sabancı Center'da ve başka yerlerde. İnsanlar birşeylere alışıyorlar ve alışınca da bunlardan vazgeçmek istemiyorlar. Daha yeniliklere doğru gitmek istiyorlar, daha yenisini, daha güzelini almak istiyorlar. Biraz moda da öyledir. Giysiniz eskimeden yenisini alıyorsunuz. Bu da tabii ekonomide bir hareket meydana getiriyor. Yani açılan bir lokantayı düşünün bir aircondation sistemi icap ettiriyor,bir mutfak sistemi icap ettiriyor, orada çalışan insanlar oluyor, bekçiler, ahçılar, garsonlar oluyor. Bir istihdam oluyor, hareket oluyor. Orada bıraktığınız parayla gelirlerini temin eden insanlar başka tüketim mallarına yöneliyor. Oradaki garson elbise alıyor, buzdolabı alıyor, elbiseyi satan aldığı parayla araba alıyor. Bu böyle bir çevrim oluyor. Ve bu döngü eninde sonunda ekonomiyi canlandırıyor. Yeter ki tabi döviz sıkıntısı yaratılmasın. Aslında ben kaynakların tükenebileceğine de inanmıyorum. Bu bir sistem meselesidir. Yani muayyen bir araziniz var, bir miktetbuğday veriyor. Bu araziden her^Bn yeni teknolojiyle daha çok buğday almak, daha kaliteli buğday almak, metrekare başına veya ektiğinizden daha çok buğday almak mümkün olabiliyor. Bir taraftan kömür belki tükeniyor, fakat onun yerine solar enerji, başka türlü enerjiler ortaya çıkıyor. Bu sistemler tükenmiş gibi görünen kaynakları yeniliyor.

Daha az enerjiyle daha çok konfor sağlama teknikleri ortaya çıkıyor. Elektriğin bir kilovatı normal olarak 886 kilokaloridir. Halbuki eğer head-pump sisteminde kullanırsanız, 1 kilovat enerji ile bunun 3 misli kadar ısıtma elde etmek mümkün olabiliyor. Dolayısıyla bütün bu gelişen sistemlerde özellikle Termodinamik konusunda önemli gelişmeler var. Şimdi cogeneration denen hadise çıktı. Yani şöyle yapılıyor; bu kombine çevrimli santrallar yapılıyor. Özellikle buhar ihtiyacı olan yerlerde. Bir doğalgaz türbini harekete geçiriliyor. Doğalgaz türbini yanan gazla dönerken çok kızgın gazlar kuyruğundan çıkıyor. O kızgın gazlarla bir kazanda su kaynatılıyor. Yani buhar kazanı çalıştırılıyor, pullar kazanından çıkan buharla iki kademeli türbinlerle buhar türbinleri çalıştırılıyor. Ordan çıkan çürük buharla da ya bir şehir ısıtılıyor yahut da bir tekstil veya benzer bir buhara ihtiyaç olan proses tesisinde buhar kullanılıyor. Bu cogeneration sistemlerinden Aksa'da biz kuruyoruz, birçok yerde böyle tesislerin yapılma arzusu ve ihtiyacı var bunlar da yapılıyor.

TERMODİNAMİK : Bunları dizelli mi yapıyorsunuz ?

GARİH : Hayır dizel falan yok. bu bir gaz türbini. LPG,LNG olabilir. Gaz türbini gazı yakıyorsunuz. Gaz türbini ucuz bir türbindir aslında. Çabuk yakabiliyorsunuz ve hemen enerji elde edebiliyorsunuz. Oradan kızgın gaz çıkıyor. Çünkü gaz orada yandıktan sonra zannediyorum ki 700-800°C çıkıyor kuyruğundan. Bu gaz aynen bir kazanı ısıtıyor. Kazandan çıkan buhar, buhar türbinini çalıştırıyor. Buhar türbininin çürük buharı da Aksa fabrikasının buhar ihtiyacını karşılıyor. Dolayısıyla her noktasından istifade edilebiliyor. Ba-tıkent diye bir yer var. Orada da çıkan buharla bütün bir şehrin ısıtılmasına çalışılıyor. Yazın da belki absorbsiyon cihazlarıyla soğutma elde edilebilecektir.

Enerjinin son noktasına kadar büyük bir randımanlı kullanılma sistemleri var. Tabii akarsulardan istifade de termodinamiktir. Bizim bir santralımız var Hasanlar'da. Orda elektrik üretiyoruz. Şimdi ikincisini yapıyoruz Berdan'da. Bunların BOT sistemleri yapılıyor yap işlet devret sistemleriyle. Bence Türkiye'nin elektrik sarfiyatı çok çok düşüktür. Elektrik sarfiyatı da gün geçtikçe artma mecburiyetindedir. Zira biz OECD ülkelerinde zannediyorum ki en düşük seviyede elektrik kullanan ülkeyiz. Fakat biz süratle zenginleşen bir ülkeyiz. Herkes şikayet ediyor ama, rakamlar bunu gösteriyor. Ve Türkiye'de enteresandır hayat pahalılığı yoktur. Enflasyon yüksektir ama hayat pahalılığı yoktur. Çünkü bu iki kavram Türkiye'de çok iyi tarif edilmiş değildir. İlim tarifle başlar. Bilim tanımla başlar. Enflasyon bir ülkede o ülkenin parasının, diğer ülke paraları karşısında değer kaybetmesi anlamına geliyor. Veya bir birim para ile hergün veya her birim zamanda daha az mal alınabilmesini ifade ediyor. Enflasyon budur. Demek ki Türkiye'de geçen sene bin liraya aldığınızı bu sene 1700 liraya alıyorsunuz.

 

Fakat hayat pahalılığı bir ülkede birim zaman arasında bir aileye giren parayla alınabilecek mal ve hizmetlerde azalmadır. Eğer bir ülkede enflasyon olsun olmasın, bir haneye bu sene giren parayla geçen seneye oranla daha çok mal ve hizmet alabiliyorsanız orada hayat pahalılığı yoktur. Eğer bir ülkede bu sene bir ailenin aylık veya cebine giren para ile aldığı mal ve hizmetler geçen seneye göre daha az ise orada hayat pahalılığı vardır. Mesela enteresandır Amerika'da, İsveç'te, Fransa'da hayat pahalılığı vardır enflasyon yoktur. Türkiye'de enflasyon vardır hayat pahalılığı yoktur. Çünkü Türkiye'de her haneye giren para bir sene sonra bir evvelkine göre daha çok mal ve hizmet alıyor.

Devlet memurunun dışında, dul ve yetimlerin dışında bir de sanayicinin dışında Türkiye'de enflasyondan pek etkilenen yoktur. Mesela bir market Türkiye'de enflasyondan kesinlikle etkilenmez. Bilakis daha çok para kazanır. Neden? Çünkü market peşin satar, vadeli öder. Peşin paranın getirisiyle o bir ekstra finansal kar eder. Türkiye'de özel sektör zamları, özellikle işçi zamları, sendikal zamlar enflasyonun daima üstünde olmuştur. Dolayısıyla hayat pahalılığı yoktur. Devlet memurunda vardır. Devlet memurunun geliri enflasyonun altında artıyor. Dolayısıyla hayat pahalılığı vardır. Enflasyondan korunmayan tek ünite memurlardır.

TERMODİNAMİK : İsı enerjisinden elektrik üretme yöntemi biliyorsunuz 60'lı yılarda bırakılmıştır. Fakat son 5-6 yıldır Avrupa bilhassa Almanya'da devlet tarafından destek görüyor. Siz bunu Türkiye'de sanayi kuruluşlarına tavsiye ediyor musunuz, bunun yaygın bir şekilde olması Türkiye'nin yararına olacak mı?

GARİH : Bunu iki türlü düşünmek lazım. Önce Türkiye'de TEK, başka ülkelerde de benzer özel kurumlar vardır. Bu özel kurumların elektrik fiyatı vardır. Eğer sizin kendi üretiminiz herhangi bir şekilde o kurumların size satmış olduğu elektrik fiyatından daha ucuz oluyorsa, kendinizin üretmesi lazım. O da şartlara bağlı. Eğer siz buharı kullanmıyorsanız yapacağınız bir cogeneration ucuz olmaz. Çünkü buharı atacaksınız yani ısının bir kısmını yokedeceksiniz. Ama bir buhar ihtiyacınız varsa, o buhar ihtiyacınız elektriği ucuza mal ettirir. Şimdi siz düşünün bir gazı bir brülörde yakıp, doğrudan doğruya kazanda ısıtmak var, onun yerine bir türbinde çalıştırıp kazanı ısıtmak var. Demek ki orda bir elektrik elde ediyorsunuz, ondan sonra kazanı ısıtıyorsunuz. Oradan çıkanla buhar türbinleriyle elektrik elde ediyorsunuz. Ordan çıkan buharı da kullanıyorsunuz.

Dolayısıyla bir ekonomik hesap yaptığınız zaman, belki devletin sattığından daha ucuza mal ediyorsunuz. Hele Türkiye'de bu çok ilginç olması lazım. Çünkü Türkiye, bütün Avrupa Topluluğu ve OECD ülkeleri arasında elektrik ve su en pahalı olan ülkedir. Türkiye'de elektriğin sanayiye maliyeti 9 sent zannediyorum. Oysa ki ben mesela 5-6 senedir satıyorum devlete bu elektriği. Nakliyesi içinde % 17 koysanız, 7 sentin altındadır. 9 sente satılıyor. Neden? Çünkü yapılan yatırımlarla çalışanı santralların çok rantable olmadığı anlaşılıyor. 9 sent yüksek bir fiyattır. Özellike bizim gümrük birliğine gireceğimiz dönemde bizim rekabet etmemiz mümkün değil hiçbir konuda. Çünkü enerjinin büyük girdilerde önemli bir rol oynadığı endüstrilerde kendi elektriğini kendi üretip daha ucuza mal etme zorunluluğu ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bu bot santrallar yapılıyor.

Hiç bahsetmedik bir de şu konu var; Avrupa Topluluğuna girme arefesin-de gümrük birliği var. Ben gümrük birliğinin Türkiye'ye sağlık getireceğine inanıyorum. Birkaç firma başta biraz bocalayacaktır. Birçok firma tamamen kapatacaktır, batacaktır. Birçok firma yeni imkanlarla yeni ortaklıklar kuracaktır. Fakat şimdiden rekabet edecek firmalar kendilerini hazırlıyorlar. ISO 9000 standartları için kendi firmalarını hazırlayan gruplar var. Mesela bizim ısıtma soğutma klima cihazlarıyla uğraşan üretim birimlerimiz 1991'de başladı ISO standartlarını uygulama aşamasına girmeye. Eğitimlerini yapıyoruz, toplam kalite sistemine geçiyoruz. Ve ben öyle inanıyorum ki, bizim yapacağımız, yapmakta olduğumuz ürünlerde eğer bir anormal bir diskriminasyon olmazsa, yani Avrupa topluluğundaki ülkeler ve oradaki ISO 9000 mühürünü veya kalitesinin okeyini verecek olan ülkeler, Türkiye aleyhine bir anormal diskriminasyon kullanmazlarsa biz çok rahat ISO 9000 stampını alacağız. O zaman bizim ürünlerimizin de Avrupa ürünlerinden daha pahalı olmayacağını görüyorum. Çünkü bizim girdilerimiz de o nispette azalacaktır. Onlar da gümrüksüz geleceklerdir. Ve bizim de rekabet edebileceğimize inanıyorum. Bugün de ediyoruz, o günde edeceğiz.

Bazı ürünlerden bazı üreticiler bunu çok uzak görüyorlar. Herhalde hükümet bunun bir çaresini bulur diye kendilerini ISO 9000'e alıştırmıyorlar. Onlar sıkıntıya gireceklerdir. Bazıları rekabet edebilecek ürün yapabilmek için yatırım yapmak mecburiyetindeler. Onlar patrimuanları elden gidecek diye yabancı ortak, veya yerli ortak veya halka açılma gibi proseslerini kullanmıyorlar. Dolayısıyla kısır sermayelerini arttırmanın yollarına gitmiyorlar. Eğer giderlerse darboğazı onlar da aşacaklardır. Eğer bugün aşmazlarsa, o gün aşacaklardır. Yani yaklaştıkça tehlike, o zaman bir debelenme içinde ya bir yabancı ortak bulacaklardır, ya bir modernizasyona gideceklerdir, belki fabrikalarında % 51 ortaklığı kaybedecekler, %20'ye inecekler fakat fabrika kurtulacaktır.

Bazı işler de Türkiye'ye göre yanlış yapılmış işler vardır. Yani kurulan tesisin yeri de uygun değildir, yaptığı ürün de uygun değildir. Hammadde kaynaklarına yakın değildir, piyasaya yakın değildir, teknolojisi yeterli değildir. Yanlış kurulmuş olan^ı tesislerin zaten kapanına mecburfl^k'-ri vardır bence. Çünkü esas sanayiciyi yaşatmak değil, esas olan halkı daha iyi yaşatmaktır. Bence tüketicinin en ucuzu, en iyiyi alma hakkını elinden almamak lazımdır. Nereden gelirse gelsin, ben şuna inanıyorum ki, Türk sanayicisi önümüzdeki 2 sene içinde kendini büyük oranda bu bazlara alıştıracak. Yanlış kurulmuş tesisler kapanacak. Başka çaresi yok. Bir kısmı başka şeyler yapacaktır. Mesele fabrikası şehir içinde kalmıştır, orasını konut yapacaktır. Yani sanayi ölecek diye birşey düşünmemek lazım.

Türk tüketicisi de daha iyiyi daha ucuza alma imkanı bulacaktır. Bakın biraz araba imkanlarını açtılar, Tofaş Serçeden Tempra'ya geçti, şimdi Uno'yu yapıyor. Renault Manager'i yapıyor. Opel buraya geldi. Bunlar niçin oluyor, biraz kapıları açtılar diye. Hep kendi içimizde kapalı kalsaydık, biz hala Serçe ile takır tukur yüksek benzin sarfiyatlarıyla gidecektik.

Rekabet herşeyi düzeltiyor biryerde. Mesela, muz çocukların yemesi gerekli çok yüksek proteinli, çok yüksek besili kaliteli bir gıda. Peki daha ucuz diye illa Anamur muzu mu yiyeceğiz. Ya Anamur kalitesini düzeltecek, ya da üretimini değiştirecek. Yani tüketicimize yerli muz diye kötü muz yedirmenin anlamı yok. Artık dünya pazarları globalleşiyor. Global  düşünmek lazım. Ülke sınırı yerine pazar sınırı olarak düşünmek lazım.

TERMODİNAMİK : Siz mühendislik nosyonunu Türkiye'de başlatan şahıssınız- O günden beri mühendislikte sizin tahmin ettiğiniz, beklediğiniz gelişme oldu mu?

GARİH : Benim görüşüme göre, bir ülkenin gelişmesi, ilim üretmesiyle mümkündür. Yani gelişmiş ülke, bilimi üreten ülkedir, gelişmekte olan ülke, üretilmiş bilimi adapte eden, uyarlayan ülkedir, gelişmemiş ülke ise ne adapte eden ne uyarlayan ülkedir. Yani teknolojiyi uyarlamayan ülkedir. Demek ki biz, gelişmiş olmak istiyorsak, mutlaka bilim üretmemiz lazım. Bilim üretmek de üniversitelerde olur. Burda tabii Türkiye'nin büyük bir yarası var. Üniversite kavramı Türkiye'de yüksek okulla belirlenmiş değil. Türkiyede kolejyel eğitimle stolastik eğitim arasındaki fark iyice anlaşılmış değil. Skolastik eğitim, kitabi eğitimdir. Kolej eğitim ise, araştırmaya, etüt ederek tartışma açmaya, mukayeseler yaparak yorumlar getirmeye dayanır. Mesleki eğitimde skolastik eğitim yapmak lazım. Yani bir torna endüstri meslek lisesinde siz onları skolastik eğitmeye mecbursunuz. Yani parça tornaya böyle bağlanır, veya bir matbaa okulunda, mizampaj şöyle yapılır diye öğreteceksiniz. Ama üniversite kolejyel eğitimin devamıdır. Üniversite ilimin üretildiği yerdir, yüksekokul ilimin uygulandığı yerdir. Eskiden İstanbul Teknik Üniversitesi, ve Yıldız Teknik Okulu vardı. İstanbul Teknik Üniversite-si'ndeTermodinamik matematik sistemlerle öğretilirdi. Teknik okulda ise işte bir vantilatör ne kadar hava verir, nasıl monte edilir gibi şeyler öğrenilirdi. Aynı şeyler değildir, onların türevidir. Yani teknik okul, üniversitenin türevidir. Arada önemli farklar vardır. Bizde ise aynı torbaya konmuştur. Onun için Türkiye bilim üretmiyor. Bilim üretebilmek için de mesela bir doktora tezini verdiğiniz zaman endüstrinin ihtiyaç duyduğu bir konuda olması lazımdır. Eğer termodinamikte bir kişi doktora tezi yapacaksa hiç olmazsa örneğin Alar-ko'nun ihtiyacı olan dalgıç tulumbalarda kumlu suların çarkı daha az yemesi için ne yapmak lazım gibi bir tez olmalı. O zaman işte bilim üretiliyor, teknoloji üretiliyor. O zaman ben noril malzemesi mi kullanacağım, başka bir malzeme mi kulana-cağım onu öğrenecek. Hocalar öğretmek kadar kitap yazacaklar, araştırma yapacaklar. Teknik okulda ise hocalar kitap yazacaklar ama skolastik kitaplar yazacaklar. Yani diyecekler ki, kanat şöyle tornaya bağlanır gibi. Bu ikisi arasındaki fark Türkiye'de pek açık ve belirgin değil. Türkiye'de bilimin üretilmesi mühendisliğin gelişmesine bağlıdır. Mühendislik aslında bir düşünce sistematiğidir. Yani mühendis olan adam banka müdürü de olabilir, reklamcı da olabilir. Mühendis bir düşünce tarzıdır. Biz hep yüksek matematik okuyoruz, fizik okuyoruz, fakat ben mühendis olduktan sonra hiçbir zaman bir entegral almadır. Ben 43 yıllık mühendisim. Şimdi bu 40 yıl içinde ben hiçbir zaman böyle bir denklem, matematik problemiyle hiç karşılaşmadım. Ama acaba bunları okumasaydım ne olurdu, o düşünce sistematiğini kaybederdim. Şimdi Türkiye'de mühendislik firmaları niçin gelişmiyor? Ben bir tek sebebe bağlıyorum: Eximbank'a. Ve bunu Başbakan'a da söyledim. Bakın efendim, ülkeler nasıl gelişiyor dünyada? Ülkeler bir sömürü düzeniyle gelişir, başka türlü mümkün değildir. Yani birini sömürmekle zengin olabilirsiniz, yoksa yavaş büyürsünüz. Çabuk büyümek istiyorsanız, çabuk gelişmek istiyorsanız birini sömüre-ceksiniz. Mesela şimdi Filipinlerden kızlar geliyor. Bir sürü kız var. Ben konsolosluğunu yaptığım için biliyorum, evlerde çalışıyorlar 150 dolara. Ne yapıyoruz biz, sömürülecek adam arıyoruz. Kimdir onlar, 30 dolar alan memleketinde, banka memure-sidir. İngilizcesi mükemmel, geliyor evde çocuğa bakıyor veya temizlik yapıyor. Neden bu böyle oluyor? Çünkü biz esir ticaretine başladık. Mesela Almanlar eskiden Türk arıyorlardı, şimdi Pakistanlı arıyorlar. Bize de Pakistanlılar geliyor Aksaray'daki otellerde çalışıyorlar, zenciler geliyor, çalışıyorlar. Daha sonra Çinliler gelecekler. Koreliler eskiden esirdi. Şimdi onlar gelişti, zenginleşti. Onlar esareti bıraktı, Çinlilere geçti esaret. Böyle gidecek. Şimdi bu ! esir pazarında ülkeler sömürülüyor. Nasıl sömürülüyor? Fransa geliyor, Türkiye'ye kredi veriyor. O kredi sayesinde Türkiye'de bir iş yapıyor. Krediyle iş yaptığı zaman, bir özelliği oluyor o firmanın, o ülkenin. Yüksek fiyatla iş yapıyor. O yüksek fiyatla zenginleşiyor, karı yüksek oluyor. O karın bir kısmını araştırma geliştirmeye veriyor. Bu şekilde teknolojisini geliştiriyor. Demek oluyor ki, nasıl veriyor o firmalar Türkiye'ye krediyi, kendi ülkeleri o krediyi garanti ediyorlar. Yani diyorlar ki, eğer Türkiye sana geri ödemezse, ben ödeyeceğim diye. Fransa'da Copaz, Almanya'da Hermez, İtalya'da Sace gibi teşkilatlar var. Türkiye'de de Eximbank. Şimdi Türk Exim-bank'ı, bugün sömürülecek ülke hangisidir, araştırması gerek Türkiye'nin sömüreceğı ülke; ortadoğuda, orta asyada, onlar da sömürülmeye hazır. Biz nasıl ki, Fransa'ya,İngiltere'ye gel şu köprüyü yap diye sömürülmeye hazırsak. Çünkü iki tarafın da rızasıyla oluyor. Biz Filipinliyi zincire bağlayıp getirmiyoruz. Kadın aman geleyim diye rica ediyor. Hatta biz istemiyoruz, buna mukabil kaçak geliyor, burada çalışalım diye. Demek ki. isteyerek de sömürülüyoruz. Zoraki sömürüden bahsetmiyorum ben. İnsan isteyerek bunu yapıyor. O zaman ne yapmak lazım, sömürülmeye hazır, Türkiye'den yüksek fiyatla mal almaya hazır olan ülkelere Türkiye'nin açacağı kredilerin Eximbank tarafından garanti edilmesi lazım. Eğer ben Kırgızistan'a iş yapmak istiyorsam, oraya ancak krediyle iş yapabilirim. O zaman Türkiye'de 100'e yaptığım işi, orada 150'ye, 200'ye yapabilirim. Dolayısıyla arada 50 karım olur ekstradan. O karla ben araştırma geliştirme yaparım. Araştırma gel meyle teknolojimi, mühendisliğimi geliştiririm. Üniversiteyle işbirliği yaparım.

Türkiye'de karlar çok cılızdır. Bazı şeyler var ki, halk tarafından anlaşılmıyor. Türkiye'de medyaların getirdiği yanlış propagandalar var. Bir ülkenin zenginliği, devletin zenginliği olmaz, milletin zenginliği olur. Bir ülkenin, bir devletin parası yoktur, milletin parası vardır. Devlet o parayı yönetir. Bir şirketin parası yoktur, hissedarların vardır. Şimdi bizde millet paranın kendisinin olduğunun farkında değil. Zannediyor ki devletin parası. Devlet KİT'inin işçiye verdiği ekstra para, milletin parasından gidiyor, sizin cebinizden enflasyon suretiyle veya vergi suretiyle gidiyor. Henüz bizde millet buna müdrik değil. Millet zannediyor ki devletin parası gidiyor. Devletin parası yok ki. Devlet parayı idare eder. Problem bunun algılanmamış olmasında.

İstihdam nasıl doğar? İstihdam yatırımla olur. Yatırımı kim yapar? Dolayısıyla biz büyük şirketleri zenginleştirmeliyiz. Miskin yatırımlarla ülke genişlemez. Yatırımı yapmak için ana bir üretim yapmak lazım. Ana üretim etrafında da yan üretimler meydana gelir. Yani eğer otomobil parçaları imal edecekseniz., bir ana otomobil fabrikası lazım ki oraya iş yapasınız. Bunları kim yapacak, büyük şirketler, büyük holdingler yapacak. Ülkeler nasıl gelişiyor, büyük şirketleri zenginleştirmek, finans kurumlarını zenginleştirmek suretiyle olur. Arasıra derler ki bu bankalar çok kazanıyor. Daha çok kazanmalı. Holdingler daha zengin olmalı, onların vergi oranları düşürülmeli. Nitekim bunu yapıyor hükümet ve birçokları tarafından hor görülüyor. Eğer o şirketi zenginleştirmezseniz, ortada memur kalmaz, istihdam edemez.

Onun için bu büyük şirketleri daha zengin yapmak lazım. Kore metodu, Amerika metodu, Meksika metodu, Japonya metodu hepsi neye dayanıyor bu ülkelerin: hepsi büyük şirketleri daha çok zenginleştirmeye doğru gidiyor, ki bu büyük şirketler zenginleştikçe daha çok yatırım yapacaklar. İşte o yaratılan istihdamla, para kazanacak olan kişiler, yan sanayiler, hamalından tutun taksi şoförüne kadar. Bütün bu paraları kazancak olan insanlar ne yapacaklar, tüketecekler. Bu tüketim bir istihdam meydana getirecektir. Kaynaklar bir yerde harekete geçecek.

Arasıra tenkit ederler, derler ki filan adam oğluna düğün yaptı. Ben şimdi bunu size analiz edeyim. Bir adam düğün yaptı, adam başına 500 bin lira para ödüyor. 500 kişi de davet ediyor. 250 milyon ediyor. Derler ki, bu adam 250 milyon lirayla bir derslik yapsaydı. Beş sınıf yapsaydı, hayır işlerdi. Ben diyorum ki, bu adamın 500 milyonla Hilton otelinde yapacağı bir düğün, derslikten çok daha fayda getirir memlekete. Neden? Bakın 250 milyon lira lokantaya verdi. Şimdi o Hilton'a gelecek olan misafirler var 500 kişi. Bunun 250'si bayan. Berbere gidecek, arabasıyla gelecek, parkçı para alır, hediye alacak, çiçek götürecekler. Bütün bunlar bir hareket doğuruyor. Yalnız bunun KDV'si 250 milyondan fazladır. Yalnız KDV'si ana paradan daha fazla eder. Siz davet edilmezseniz bir düğüne. Hediye bile göndermezsiniz, bir kart yazacaksınız sadece. Fakat sizi Hilton'a, Çırağan'a davet ettiği zaman sizde kendi çapınıza göre adama bir hediye yapacaksınız. 500 kişinin davet edildiği bir düğünde adam 250 milyon veriyor ama, bunun rulmanı 22 mislidir. Hesapladık; 5.5 milyar civarında bir paradır. Bu 5.5 milyarın %20 KDV'si 1 milyar ediyor.

Bunların hepsi bir ülkenin ekonomisini geliştiren olaylardır ve bunları bence teşvik etmek lazım. Düşünün şimdi herkes bir plastik tabakta yemek yiyor, karnını doyuruyor yalnız. Bu ülkenin ne kadar fakirleştiğini düşünebiliyor musunuz? Şimdi siz tabağını alıyorsunuz, çatalını alıyorsunuz, örtüsünü alıyorsunuz, deterjanını alıyorsunuz, ütüsünü kullanıyorsunuz, yıkıyorsunuz. Lokantaya da gidip mesela Divan'da yemek yiyorsunuz, kaç kişi ondan istifade ediyor. Diyorlar ki çok pahalı. Ne kadar pahalıysa o kadar iyi. Gene bazı yanlış şeyler var. Diyolar ki efendim milleti soyuyorlar. Domates tarlada 500 lira, çarşıda 5 bin lira. Ülkeye ne kadar yarar getiriyor 500 liradan 5000 liraya çıkması. Bakın, tarlada bira adam topluyor, bir adam onu kasalara koyuyor, birisi o kutuları çakıyor, başka birisi bunları yüklüyor, araba bunları taşıyor, benzin sarfediyor, İstanbul'a kabzımala geliyor. Kabzımal bunları alıyor, Nişantaşındaki manava getiriyor. Nişantaşı'ndaki manavın kirası yüksek, vitrin var, telefonu var, çırağı var. Bütün bunlardan kaç kişi para kazanıyor. Siz gidin tarladan alın kimse birşey kazanmasın. Herkes bundan bir nebze birşey alıyor. Bunlar bir adamın cebine girmiyor. Bir sürü adam bundan besleniyor. Ve o adam sizden aldığı parayla çocuğunu üniversiteye gönderiyor. Çok basite indirgiyorum ama hadise böyle. İsraf diyorlar.

Bazı israflar da gerekli. Bizim artıklarımızla bütün Afrikayı doyururuz. Belki ama, ancak bu artıklar sayesinde bizim ülkemizi daha ileriye götürüyoruz. Bu artıklar olmasa daha az buğday ekeceksin. Bu ekonomi biraz sarf ekonomisidir. Başka çeresi de yok. Bütün mesele döviz imkanlarını azaltmamak ve kaynakları yenilemek. Orada da üniversite devreye giriyor.

TERMODİNAMİK : Sayın Garih, verdiğiniz değerli bilgiler için çok teşekkür ediyoruz.