Header Reklam

Mesleğinde 50 Yıllık Deneyimi Ardında Bırakan A.Metin Duruk Anlatıyor…

15 Nisan 2022 Dergi: Nisan-2022
Mesleğinde 50 Yıllık Deneyimi Ardında Bırakan A.Metin Duruk Anlatıyor…
1948 yılında Akseki’de dünyaya gelen Ali Metin Duruk, Türkiye iklimlendirme soğutma sektörünün güçlü bir mesleki örgütlenme yapısına kavuşması için büyük uğraş veren, fark yaratacak sosyal sorumluluk projelerinin hayata geçmesini sağlayan, etik değerlerin sektörde benimsenmesi için çalışan çok yönlü, lider karaktere sahip değerli bir makine mühendisi. Bu yıl Türkiye İklimlendirme Soğutma Sektöründe 50.yılını kutluyor. Yarım asırlık Çınar’ımız, sektördeki deneyimlerini, keyifli anekdotlarını siz değerli okurlarımızla paylaşıyor…


İTÜ Makine Fakültesi ile mesleğe atılan ilk adım ve Türkiye’nin hareketli yılları

Yüksek öğrenim hayatım; 1967-1968 dönemi İTÜ Makine Fakültesi’nde başladı. Tam da o yıl İstanbul’da öğrenci olayları başladı. Hatta ilk işgal olayı, Paris ile aynı zamanda Gümüşsuyu’nda yaşandı. Arkasından olaylar Taşkışla ve Maçka binalarında sürdü. 1972’de üniversiteyi bitirince demokrat görüşümüz doğrultusunda Makine Mühendisleri Odasını daha topluma dayanan bir yapıya getirmek hedefimiz oldu. Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı’nda yapılan ilk toplantıda, Yavuz Bayülgen, Yener Eren, Hulki Tanrıyar, Abdurrahman Arıman, Fevzi Şolt, Aydın Meriç gibi isimler ile birlikteydik. Bugün bu isimler pek bilinmese de bir dönemin odalarda, siyasi alanda çok önemli isimleri idi. 1975’te ilk temsilciler yönetimlere girmeye başladı. Sonra 1977-1978 döneminde MMO’ya Sayman olarak seçildim. MMO’nun demokratlara geçişi, benim gözümde çok önemli bir aşamaydı. STK’larda aktif olarak çalışmam, mezun olmamla birlikte başladı diyebilirim. MMO’da ikna yöntemi ile kararların alınması ve sonuçlandırılması için gece yarılarına kadar çalışmak zorunda kalıyorduk. O günün siyasi ortamında herkesin ayrı ayrı görüşü oluyordu. Ama zor olanı başarıyorduk; hiçbir Yönetim Kurulu Kararında muhalefet şerhi olmadı. 1970’lerde, üniversitede de toplumda da çok demokrat bir ortam vardı.

Bize ne oldu da toplumsal olarak bu kadar koptuk birbirimizden?

Farklı görüşlerdeki insanların birbirlerine tahammülünün olmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Günümüzde en vahim olan; bu tahammülün kaybedilmesidir. İnsanlar sadece kendi görüşlerini esas almaları ve kendi görüşleri dışındaki her fikre, görüşe kapalı olmaları bana göre çok büyük bir yanlışlık ve çok önemli bir kayıp. Zaten bunun sonucunda da geldiğimiz noktada toplumda ciddi bir kutuplaşma var. Biz maça giderdik, hiç tanımadığımız insanlarla, rakip takımdan insanlarla birlikte, birbirimizle şakalaşarak aynı maçı seyredebiliyorduk. Bize ne oldu da toplumsal olarak bu kadar koptuk birbirimizden? Birbirini duyamamak, hissedememek… Türkiye toplumunun en büyük kaybıdır bu.  Ama son dönemlerde toplumun tekrar bir arada olmak için bazı girişimlerde bulunduğunu da görüyoruz, mutlu oluyoruz: Askıda ekmek, askıda fatura, askıda yemek gibi uygulamalar hep bu çabaların sonucu…

Mevcut eğitim sistemi, insanların yorumlama, sorgulama yeteneklerini köreltiyor

Makine Mühendisliğini meslek olarak seçmemde, Konya 19 Mayıs İlkokulu’ndaki Nazire öğretmenimin beni bir bakır döküm atölyesine götürmesinin etkili olduğunu düşünüyorum. Meram yolundaki bu atölyede -ki o zamanlar “fabrika” deniyordu-  bakırın işlendiği, şekillendirildi aşamaları hayranlıkla izlemiştim. Konya Maarif Koleji’nde efsane bir matematik hocamız vardı: Ömer Ateşoğlu. Onun öğrencilerinin matematik düzeyi, Türkiye ortalamasının çok üzerindeydi. Şöyle bir örnek vereyim; İTÜ’ye başladığım ilk yıl, derslerde anlatılanların çoğunu biliyordum. Kolejdeki öğrenciliğim döneminde de çeşitli yarışmalarda birincilikler kazanıyordum.

İTÜ’deki dönem arkadaşlarım arasından ulusal ve uluslararası başarılara imza atan çok değerli mühendisler çıktı. Ama o zamanlar eğitim kalitesi ve düzeyi zaten yüksekti. Şu an mevcut eğitim sistemi, insanları çok fazla kalıplar içine sokmaya çalışıyor, insanların yorumlama, sorgulama yeteneklerini köreltiyor. Özellikle matematik eğitiminin fazlasıyla zayıfladığını düşünüyorum. Geçmişte, sebep-sonuç ilişkisinin sorgulanmasına önem verilirdi.

Soğutma mühendisliğindeki ihtisas için ilk adres Alarko…

İTÜ’de Kosti Pakker Hoca, soğutma ile ilgili dersler veriyordu, soğutmayı ihtisas alanım olarak seçmek istedim. Ama öğrendiklerim, bu alanda meslek hayatım için yeterli değildi. Bu nedenle mezun olduğumda, bu alanda güçlü bir kuruluşta çalışmak istedim. Tikveşli Yolu’nda, Alarko’ya gittim, soğutma alanında çalışmak istediğimi söyledim. O dönemler bir Alarko ortaklığı olan Aldağ firmasının soğutma alanında faaliyet gösterdiğini söyleyerek beni, o dönemin fabrika müdürü, değerli mühendis Erol Gökdemir’e yönlendirdi. Erol Bey, “İTÜ’de teknik resme çok önem verilmiyor, bu konuda bilgi eksikliğin olmalı” dedi. Gerçekten de okulda teknik resim üzerinde çok fazla durulmazdı. Teknik resim alanında bilgi ve becerilerim burada gelişti. Hatta Aldağ Konformatik adı verilen ürünün ilk çizimleri bana ait. Gerçi o dönem şirket ortaklarından Yurdakul Dağoğlu, benim işe alınmama taraftar değildi. “Bu çocuk, Duruk ailesinden… İşi öğrenip kendi fabrikasını kurar” dediyse de Erol Bey beni işe aldı. Dört yıl boyunca Aldağ’da Muharrem Güvenç, Erman Erkan ve çok güçlü bir mühendislik ekibi ile birlikte çalıştım. Sonrasında, babam Ömer Duruk ve amcam Mustafa Duruk Konya’da bir makarna üretim tesisi kuracağını “profesyonel” olarak görev almamı istedi. İsviçre’ye bu alanda eğitim almak üzere gittim ve ‘makarna uzmanı’ olarak döndüm ve Konya’da makarna üretim proses hattını kurdum.

Termko Kollektif Şirketi kuruluyor

Bu projeden kazandığım para ile 1975 yılında Karaköy’de, Karanlık Fırın Sokakta, bir binanın ikinci katında, ortağım Hasan Mem ile birlikte Termko Koll. Şti.’yi kurarak serbest çalışmaya başladım. Alarko bünyesinde çalışırken, görüştüğüm kişiler, müşteriler anlattıklarımı sorgulamazlardı bile… Ama gördüm ki Alarko kartvizitimin bunda etkisi büyüktü. Artık sadece Metin Duruk'tum… Şişli’den yola çıktım, yürümeye başladım… Karaköy’e kadar ne kadar “inşaat” yazan firma tabelası gördüysem, girdim, kendimi tanıttım, işlerine talip olduğumu söyledim. Bunlardan biri de Aksoy İnşaat’tı. 1976’da yaptığım kısa dönem askerlik görevimin sonlarıydı, Aksoy İnşaat’tan haber geldi, iş için çağırıyorlardı. Terhisimle birlikte asker traşımla soluğu Aksoy İnşaat’ın Garanti Bankası Şişli şantiyesinde aldım. Mekanik Kontrolör, Anıtkabir’in mekaniğini üstlenmiş olan Onnik Akçeli idi. Aksoy İnşaat daha sonra neredeyse tüm mekanik işlerini bize verdi. Sabit Velidedeoğlu bize katıldı ve birlikte Garanti Bankası’nın kurulacak otomasyon merkezinde görev aldık. Oldukça kompleks, o dönem için sıra dışı bir projeydi. Alarko, kendisinde çalışanlara çek, senet almaksızın mal verirdi. Mahmut Erdem vardı, gittiğimizde gereken fan ve diğer ekipmanları alabilirdik. Hatta Garanti Bankası Otomasyon Merkezi için Aldağ’da teknik çizimlerini gerçekleştirdiğim konformatik dediğimiz klima cihazlarının işletim prensibine benzer cihaz tasarlayıp atölyede yaptırmıştım. Fanını Alarko’dan, eşanjörünü Aldağ’dan aldım, imal ettirdim ve çalıştırdım.  Kendi imalatım yok ama piyasadaki insanlara yol gösteriyordum. Bu arada artık piyasadan iş yağmaya başladı bize. Artık kafamızı kaldıramadan sürekli iş geliyordu. 1975-1980 arası dönemi böyle geçirdik. Bu arada İller Bankası’nın ihalelerine giriyordum. Bizden eski müteahhhitler ihalelere girmeyeyim diye kendi aralarında çok yüksek fiyat kırıyorlardı. Termko  olarak girmediğimiz ihalelerde böyle bir şey olmuyordu. O dönemde 300 metrekare depo alanı çok büyük proje olarak kabul ediliyordu. İller Bankası; 900 metrekarelik Senirkent deposu ihalesini açtı. Ben de hiç kimseye görünmeden son dakikaya kadar bekledim ve son dakikada ihale zarfını verdim. İhaleye katılacağımızı kimse bilmiyordu. Uygun fiyatı yakalamıştım. Bu benim için iyi bir tecrübe oldu. Daha sonra İller Bankası’ndan 300 metrekarelik başka projeler de aldım. Ama bu başarıda en büyük pay dürüstlüğe aitti. Çalıştığım kişi ve kuruluşlar, dürüst çalıştığımı, suistimale asla kapı açmadığımı biliyordu. Gerçekten de çalışma hayatım boyunca asla bile isteye bir hata yapmadım. Hep en doğruyu, etik olanı yaptım, yapmaya çalıştım. Hiçbir zaman haksız kazanç elde etmeye yönelmedim. Bana ikinci ve üçüncü bir teklif bul getir dendiğinde, “Bu benim işim değil” derdim, ben sadece kendi teklifimi verirdim. Bu, beni başarıya götürdü. Çünkü kime hizmet verdiysem, o firma arkasından başka firmayı gönderdi. Ben hiç iş aramadım; hep işler bana geldi.

TÜBİTAK’ın çok özel projeleri

1980’lerde Tübitak’ta yapılacak laboratuvar için müteahhit olarak beni çağırdılar. Projeler oldukça özel projelerdi. Tübitak’ta her biri “bir ilk” sayılacak, Hassas Döküm Laboratuvarı, Süt Laboratuvarı, Yarı İletken Teknolojisi Laboratuvarı gibi projeler gerçekleştirdik… Şöyle söyleyeyim ASELSAN’ın kuruluşu, Yarı İletken Teknolojisi Laboratuvarının devamı niteliğindedir. 1974 Kıbrıs olayları sırasında haberleşme sistemimizin köreltilmesi nedeniyle uçaklarımız bizim gemilerimizi düşman olarak gördü. Bunun üzerine Tübitak Yarı İletken Teknolojisi Laboratuvarının kurulmasına karar verildi. Duran Leblebici Hoca tarafından tasarlanan laboratuvarının yapılması için çalıştık. Türkiye kendi kriptolarını ilk olarak o laboratuvarda yazmaya başladı. Bu benim için çok çok önemli bir anıdır.

Duran Hoca ile birlikte o laboratuvarlarda Türkiye için “ilk” olan çok sayıda uygulamayı gerçekleştirdik. O zamanlar doğru dürüst asma tavan yoktu. Biz alçı dökümü toz getirmeyecek şekilde yapmayı başardık. TÜBİTAK MAM’ın başında olan Lütfullah Ulukan Hocam ve benim İTÜ’de yüksek lisansımı birlikte yaptığım Mustafa Gediktaş Hocam tezime 20 üzerinden 18 vermişlerdi; bu puan, İTÜ için oldukça yüksekti, projeyi çok beğenmişlerdi. Yüksek lisans tezimin hazırlanma sürecinde altı ay boyunca neredeyse İTÜ Makina Elemanları Laboratuvarı’ndan hiç çıkmadan çalıştım.

TÜBİTAK’ta laboratuvar yapımına devam ettim. Makine kimya, kendi silahlarını yapmak istiyor ama tetik dökemiyorlardı. Bu nedenle Hassas Döküm Laboratuvarının yapımına karar verildi. Biz o dönem, çok ciddi araştırmalar yaptık. Mumun üzerine seramik nasıl kaplanır, çelik nasıl dökülür konuları üzerine çalışıp modellemeler yaptık ve nihayetinde başarılı olduk. Bu benim için çok özel bir çalışmadır. Bugün hâlâ Tübitak’ta yaptığımız Hassas Döküm Laboratuvarı, türbin kanatları için kullanılıyor.

Daha sonra gıdaya yönelik süt laboratuvarlarını yaptık. Bunların dışında Bandırma’da ilk pilot Boraks tesisini kurduk. Türkiye kendi boraksını işlemeye karar vermişti. Ecevit’in Başbakan olduğu dönemdi. Türkiye, dünyanın boraks rezervinin %75’ini elinde bulunduruyordu. Biz bu çalışmaları yaparken İngiliz Dış İşleri Bakanı Türkiye’ye gelip üç gün kaldı ve tesisin yapılmaması konusunda Ecevit’e çok baskı yaptı. Ecevit, laboratuvarımıza geldi, çalışmalar anlatıldı. Biz orada kimya mühendisi arkadaşlarımla birlikte boraksı nasıl işleyebileceğimizi çözdük. Türkiye o dönemde kendi boraksını işlemeye başladı ve işlenmiş boraksı da ihraç etmeye başladı. Ecevit o zaman tüm baskılara direnip boraksın Türkiye’de işlenmensini sağladı.

Arçelik Laboratuvarları

Sonra Arçelik’te bir laboratuvar ihtiyacı olmuştu; görüştük. Ben de o sırada 1975’te kurduğumuz Termko Soğutma’dan 1985’te ayrılmıştım. Bu firmayı ortaklarıma bırakıp Termko Termik Cihazlar adındaki ikinci şirketimizi devraldım.  Arçelik’te Refik Üreyen Beyefendi var idi. Kendisi ile Prestcold’daki görevi sırasında tanışmıştım.  Refik Bey, istedikleri laboratuvarının özelliklerini anlattı ve Arçelik laboratuvarlarını yaptık. Bugün için ilkel görünebilir ama, o dönem için çok kıymetli laboratuvarlardı. Arçelik bu laboratuvarlarda tüm testleri yapmaya başladı. Çok başarılı çalışmalar yaptılar.

Termko’dan Friterm’e…

Termko Termik Cihazlar adlı firmamda, Karaköy’de çalışıyordum. İki Termko adı şirket sektörde kafa karışıklığı yaratınca şirketimin adını, 1986’da Friterm olarak değiştirdim. Eski üretim tesisimizi Termko’daki ortaklarıma bırakmıştım ve sonrasında Bayrampaşa’da küçük bir üretim tesisi kurdum. Biz Bayrampaşa’da Termko olarak ilk 220 metrekarelik atölyemizi tuttuğumuzda; bize dediler ki “buraya kamyon girer, bu kadar büyük alanda ne üreteceksiniz?” Sanayi o kadar küçüktü ki, bizim 220 metrekarelik üretim alanımız devasa görünmüştü insanlara…

1986 yılında ISISO’yu kurduk; herkes para yatırmaya başladı, üstelik ortada arsa bile yokken... Sadece bir Metin Duruk ismi vardı ortada. Ben, Metin Duruk adıyla sektörde edindiğim güvene inanamamış, çok da mutlu olmuştum.1985-86 yılında Arçelik’in laboratuvarından sonra büyük taahhütler almaya, büyük endüstriyel işletmeler yapmaya başladım.

Bock GmbH ve Gram ile yurtdışı temsilcilikler dönemi

1985’te şirketlerin ayrılmasından sonra, Almanya’da IKK fuarına gitmiştim; Bitzer temsilciliğimizi eski ortaklarıma bırakmıştım. Bana da bir kompresör markası lazımdı; Bock kompresörü yetkilileri ile tanıştım. Bir de fuarda Gram markalı bir kompresör firması buldum. Görüştük; kartımı bıraktım, Türkiye’ye ziyarete geleceklerini söylediler. Bir süre sonra Danimarka’dan bir yetkili geldi. Şirket yönetimlerinin daha önce EMAK firması ile görüştüklerini, hatta anlaşma aşamasında olduklarını söyledi. “Onlarla ortak çalışabilir misiniz” deyince, “Öyle bir şey söz konusu olamaz; Emak çok başarılı bir şirkettir, onlarla çalışabilirsiniz” dedim. Bu arada Danimarkalı Uwe Heinrich Karaköy’de, Dolapdere’de, Tarlabaşı’nda kimle görüşmüşse hep “Metin Duruk ile anlaşmalısın” demişler. Benim de Karaköy’de o kadar iptidai bir ofisim var ki… Üst katta, yaz ayları sıcaktan içeride durulmuyor, asansörümüz yok… Bir ressamımız, bir sekreterimiz, ortağım Cemal Yılmaz ve ben varım. Adam ısrarla “Emak ile birlikte çalışın” diyor. Dedim ki “Türkiye pazarı o kadar büyük değil; aynı iş iki firma için tatminkar olmaz. Kaldı ki sizin Türkiye’de bir tane referansınız yok.” Neticede Gram’ın yetkilisi bir hafta boyunca bir benim ofise, bir Emak’a gitti, geldi. Danimarka’ya döndüğünde ise temsilciliği Friterm’e vermek istediğini bildirmiş. Buna herkes şaşırmıştı; çünkü Emak daha oturmuş bir organizasyondu. Temsilciliği bize verdiklerinde Şansal Abi (Sarıbatı) bana biraz soğuk davrandı o zaman. Çünkü Emak, müşterek çalışmayı kabul etmişti. Ama biz başından beri temsilciliğin münhasıran Emak’a verilmesini söylemiştik. Neticede Soren Gram Türkiye’ye geldi, görüştük ve sonuçta anlaştık.

Ben de Gram kompresörlerini pazarda tanıtmaya başladım. Satış ve pazarlama konusunda çok sevdiğim arkadaşım Rüknettin’in (Küçükçalı) yöntemlerini uyguluyordum. Bu arada ben hem Gram hem de Bock ürünlerini sattığım için bu, soğutma sektöründe epeyce mizah malzemesi de oldu.

Beypiliç’te ortaklığa uzanan iş ilişkisi

Bu sırada Beypiliç’ten Mehmet Abi (Mehmet Tanrıkulu) geldi; kompresör proforma faturasını istedi, hazırladık. Sohbet esnasında “taahhüt de yapıyorsun; niye bana taahhüt için teklif vermedin” dedi. Şaşırdım, “istemediniz ki” dedim. Israr edince “Eğer teklif verirsem, en pahalı teklifi veren ilk üçte olurum. Çünkü 35 teklif almışsınız ama piyasada bu işi yapabilecek 35 firma yok ki. Zaten işin fiyatı belli. Bu iş için kapasite hesapları, cihaz seçimleri vesaire çok uğraşacağız, teklifimiz pahalı kalacağı için işi alamayız” dedim.

Yine de teklif vermemiz konusunda ısrarcı oldu, hazırlayıp, verdim. Sonra geldi dedi ki “35 milyon ile 67 milyon arasında teklifler verildi, senin teklifin de 65 milyon. Sen bana biraz tenzilat yapacaksın, ben de sana vereceğim bu işi.” İş o dönem için öylesine büyük ki… Şoklama tesisleri, dev kesimhane olacak; günlük 4-5 bin tavuk kesilecek…Tabii ki bugünkü ölçekle karşılaştırmayın. Ama bir şeyi merak etmiştim: “Mehmet Abi, sen bu kadar buraya geldin gittin, madem işi bana verecektin neden bu kadar bekledin?” “Ben bu kadar zaman buraya neden geliyorum biliyor musun? Sen çok iş yapıyorsun. Ofisinde oturup çayımı, kahvemi içiyorum ve gün içinde kaç arıza telefonu gelecek diye bekliyorum. Ama sana bunca zaman hiç arıza telefonu gelmedi. Bu yüzden seninle çalışmak istiyorum” dedi. İş 120 milyona kadar büyüdü, başarı ile tamamlandı.

Bir gün Mehmet Abi geldi, 20-21 milyon param kalmış içeride. Onu ödemesi gerekiyor. “Bu parayı ödemeyeyim, onun yerine seni ortak olarak istiyorum” dedi. Kabul etmedim. İki gün sonra geldi, bir elinde çek, bir elinde bana devredeceği hisselerin belgesi. “Al kardeşim; hem borcumu ödüyorum, hem de hisselerini getirdim, ortağım olacaksın!” dedi. Durum böyle olunca her ikisini birden kabul edemezdim; çeki almadım, ortak oldum Beypiliç’e. Hâlâ da ortağım…

Beypiliç’ten sonra çok sayıda kesimhane yaptık; İzmir Belediyesi Buca, Özhen, Mudurnu, Beypiliç’in ilave tesisleri… Beypiliç’in ilave tesisleri yapılırken Mehmet Abi yine benden teklif istedi; dedi ki “Ama ortaksın diye işi alacağını düşünme; rakiplerin var”. Ben de “işi benden daha iyi yapacak olan varsa o alsın, benim de işime gelir, zaten ortağım, en iyisi olsun” dedim. O zamanlar, HSK endüstriyel soğutma işine girmek istiyor. Dedi ki “HSK’dan teklif alıyorum, York ürünlerini getiriyorlar. York tüm sistem için sorumluluğu alıyor”. Nihayetinde onlar da teklif verdi ben de. Mehmet Abi dedi ki “HSK senden ucuz teklif verdi”. “O zaman HSK alsın işi dedim. Benim %20-25 civarında bir kâr payım var, bunun altına düşemem. Başkaları %10 kâr ile çalışabilir, onu bilemem”. Mehmet Abi birkaç gün sonra geldi, “işi sen yapacaksın” dedi. Böylece ikinci dev tesisi de yaptık.  Rahmetli Mehmet Abi çok ilginç, sürprizlerle dolu bir insandı… Bir gün bana dedi ki “Seninle Avrupa’ya gidip rendering tesislerini alacağız” dedi. Gittik, rendering konusunda dünyanın en iyisi sayılan Danimarkalı Haarslev firmasıyla görüştük. Mehmet Abi’nin kafasında bir rakam var. Ama oraya bir türlü varamıyoruz. Adamlar bana dediler ki “siz gelip gidiyor, aracı oluyorsunuz, biz size %5 bir pay ayırdık”. Dedim ki “ben böyle bir pay istemiyorum, o %5’i iskonto olarak düşün” dedim. Sonra bir ilave %10 daha aldık; böylece anlaşmış olduk. Daha sonra Danimarkalı şirket Haarslev’in temsilcisi olup bir süre rendering işi de aldım.

Algida tesisi, Unilever tarihinde 9,5 ayda tamamlanan ilk ve tek proje

Freon’cuydum, amonyağı hiç bilmiyordum. Amonyakta Grasso uzmandı. 1989 yılında Unilever’in Algida dondurma tesisi projesi çıktı. Gram cihazları ile soğutma kısmına teklif hazırladım; taahhüt kısmı için de Friterm teklif verdi. En son toplantıda Unilever’in Genel Müdürü var, Gram’dan Soren Gram gelmiş… Algida dedi ki, “Dondurma makinalarını konuşuruz, ama soğutma taahhüdünü ayırıyoruz; Türkiye’den bir firma bunu yapamaz, Avrupa’dan bir firma yapsın.” O zaman Soren Gram, “Gram olarak biz imza atalım, Friterm’in verdiği teklif aynen geçerli. İşi Friterm yapacak ama imzayı biz atacağız” dedi, işi aldık.

Danimarkalı sizi bir çekmeceye koyar. Ağızdan çıkan söze göre davranabiliyorsan, üst çekmeceye, davranamıyorsan alt çekmecelere… Ben de bir Aksekili olarak zaten bunu bir yaşam şekli olarak benimsemişim. Bu yüzden kişilik özelliklerim onların çalışma prensiplerine çok uyuyordu. Bu nedenle bu iş için benim arkamda durdular.

Unilever’le iş yaparken de Gram bizim arkamızda durdu. Böylece dondurma makinelerinin yanı sıra soğutma taahhüdü işini de aldık. Unilever ile pazarlık ediyorduk. Gram’ın “Size %10 tenzilat yapalım, bunun karşılığında bize Unilever tesislerini gezdirin” teklifini kabul etmediler. Bu durumda görüşmeler kilitlendi. Soren’in dışarı çıktığı bir anda “Siz ne istiyorsunuz?” dedim. “%5” dediler. Ben de akabinde “Tamam, verdim” dedim. Soren Gram döndüğünde bana şöyle bir baktı; dışarı çıktığımızda “Neden razı oldun?” dedi. Yanıtladım: “Siz, biz Türklerin ticari anlayışını bilmezsiniz. Vermeseydik, bu küçük miktar için işi kaybedecektik.”

Neticede dünyanın en verimli tesislerinden birine imza attık ve 13.5 aylık işi 9,5 ayda bitirdik. Unilever tarihinde 9,5 ayda tamamlanan ilk ve tek projedir. Mehmet Ertanı şantiye şefiydi. Proje öylesine büyük ölçekliydi ki “Türkiye İtalyanlara karşı tesis işini aldı” diye ortalık karıştı. İşin içinde 12 parmak çapında amonyak boruları var, özel kaynaklar yapılacak, şartnameler çok katı. Dedim ki; “1 Haziran’da dondurmayı çıkarırız”. Amonyağı bilmediğim için Gram’ın tüm ekibi bana çalışıyor. Adam istiyorum, Danimarka’dan adam geliyor hemen. Sonra Unilever’den denetlemeye geldiler, “her şey bitse bile, soğutma bu sürede bitmez, bu yüzden bir yıl sonra üretim başlasın” diye rapor vermişler. İşin başındaki kişiye, “Soğutma işi benim sorumluluğumda. Söz veriyorum, soğutmayı bitiririm” dedim. Hollandalı Vanwiesel bana güvendi ve yatırıma devam kararı alındı. Bu sorumlulukla ben 24 saatin sadece 8 saati uyuyor, geri kalan 16 saatte iki vardiya ile ekipler çalıştırıyordum. Hatta bir gün otele geldiğimde o kadar yorgundum ki sadece ayakkabılarımı çıkarmayı başarabilmiş, üzerimdeki kıyafetlerle uyuya kalmıştım… Bu şekilde çalışarak 9.5 ayda tesisi tamamladık; söz verdiğimiz tarihte teslim ettik. İlk olarak çubuk dondurma makinesi çalışacak. Makine çalıştı, emişte -55 °C’i görüyoruz ama dondurmayı alamıyoruz. Onlar Gram’ın cihazında hata olduğunu, ben de salamuranın konsantrasyonunda sorun olduğunu düşünüyordum. Güney Amerikalı bir kimyacı vardı, dedi ki “bende sorun yok; soğutmadandır”. Benim kafam çok takıldı bu işe. Tünelde çalışırken salamuradan gizlice biraz alıp tünele koydum. Tünel –40 °C derece. Salamura’nın burada donmaması lazımdı, ama dondu. Herkes yemekteyken gittim ve kimyacıya “senin salamura -40 derecede dondu. Bu yüzden de ısı transferi yapamıyorum” dedim. Çıt çıkmıyor ortamda. “Ben gidiyorum. Çünkü işim bitti. Sistemde bir sorun yok. Dondurma da külah da çıkar bu sistemden” dedim. “Peki, beklemeyecek misin, ilk çıkan dondurmadan yemeyecek misin?” dediler, kızmışım ya bir kere; “Yemeyeceğim!” dedim. Neticede haklı çıkmıştım ve vaat ettiğim tarihte işi bitirip teslim etmiştim. Algida’dan sonra, Türkiye ve Çin’den bu türde tesis teklifleri geldi, kabul etmedim. Çok güzel günlerdi benim için…

Etik, “sürdürülebilirliğin olmazsa olmazı”…

Özgürlüğe, demokrasiye, bağımsızlığa çok önem veririm. Bu nedenle 1973’ten beri Mühendisler Odasının örgütlenmesinin içindeyim, çok sayıda Sivil Toplum Kuruşu içinde kurucu, yönetici olarak görev aldım ve almaya devam ediyorum. Kurduğum organizasyonlarda da cinsiyet eşitliği, doğaya saygı ve etik değerleri gözetiyorum. Etik deklarasyonumuzu yayınladık. Etik Üst Kurulu’muzu kuruyoruz. Beni mutlu eden bir husus; bu sürecin tabandan gelen taleple gelişmesidir. Friterm, etik konusunda sektörün öncü kuruluşlarından biridir. Tecrübelerime de dayanarak, etiğin “sürdürülebilirlik” konusunda “vazgeçilemez” bir yapı taşı olduğunu, etik olmaksızın elde edildiği sanılan her şeyin bir sabun köpüğünden farksız olacağını söyleyebilirim.

Sektörde etik anlayışının oturtulması, sektör etik ilkelerinin yayınlanması, etik kodlarının tanımlanması için çalıştım. Etik İtibar Derneği’nde kurucu üye olma onurunu taşıyorum.

Buna paralel olarak Kurumsal Sosyal Sorumluluk Projeleri geliştiriyoruz. Sokak hayvanları için 2009 yılında Organize Sanayi Bölgelerinde, “Kısırlaştır, Aşılat, Sağlığını Koru, Rehabilite Et ve Yerinde Yaşat” projesini başlattık, 13 yıldır da sürdürüyoruz. 5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun yeni hali ile hayata geçirilmesini savunduk. "Bizim Sokağın Çocukları" isimli projemizle Avrupa Birliği finansman desteği ile TİSK tarafından yürütülen Herkes için Kurumsal Sosyal Sorumluluk Ödülleri yarışmasında “Etkililik” ödülünü aldık. Bu proje halen altı OSB’de devam ediyor. Kârımızın her yıl belirli bir yüzdesini KSS projelerine ayırıyoruz. Bu bütçe ile eğitim, burs, engelli veya eşitsiz kişiler ve çevre konularındaki projelerimizi hayata geçiriyoruz.

Dünyanın ve ülkemizin, iklim değişikliği ve çevre konusunda, kapitalizmin getirdiği kritik noktada, büyük bir tehlike içinde olduğu düşüncesi ile TEMA Vakfı Yönetim Kurulu’nda görev aldım ve bu çatı altında aktif çalışmalarım devam ediyor.

Kişilerin başarılarının, firma başarısını getirdiğine, bireysel ve kurumsal başarının da mühendisliği üst seviyede uygulamak, ortak örgütlü davranış, paylaşmak, etik kurallardan hiçbir şekilde taviz vermemekten geçtiğine inanıyorum. Bu yaşam felsefesinin beden ve ruh sağlığımı desteklediğini, çevrem ve toplum için bu çalışmaları yaparken, aslen kendimi mutlu ederek sağlıklı ve iç barışa sahip bir insan olabildiğim kanısındayım.



Slider Altına