Header Reklam
Header Reklam

Kimler Geldi, Kimler Geçti : Erdoğan Atakar

15 Mart 2022 Dergi: Mart-2022
Kimler Geldi, Kimler Geçti : Erdoğan Atakar


Erdoğan Atakar  (1933-2003)


1933 Adana doğumlu olan Makine Yüksek Mühendisi Erdoğan Atakar, İstanbul Teknik Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra 1963 senesinde İstanbul Karaköy’de Atakar Tesisat Proje Bürosu’nu kurmuştur. Erdoğan Atakar tesisat sektöründe aktif bir lider ve çok yönlü bir kişilik olarak tanınmıştır. Termodinamik dergimizde yayınlanan röportajından bazı başlıkları hatırlayalım:

 "1933’te Adana’da doğmuşum. 1/4 Kürt, 1/4 Arap ve 2/4 Türkmen kökenliyim. Bunların içinde kendimi en çok Türkmenliğe yakın hissettim, kıvandım Türkmenliğimle. Melez olmanın avantajları da var galiba. Farklı renkler, dokular kazandırıyor insana. 25 Aralık 1956 senesinde Sungurlar’da işe girdim. Sabahattin Sunguroğlu, yurtdışında tahsil görmüş, seçkin bir adamdı. Zaten, o yıllarda kazan sanayiinde iki dev firma vardı: İstanbul’da Sungurlar, Ankara’da Selnikel…

Anuş Tekin Tokgöz ağabeyimiz, Sungurlara benden 6 ay önce girmişti. Anuş Ağabey ile tecrübelerimizi paylaşıyorduk. O yıllarda mekanik tesisat alanında büyük bir uzmanlık söz konusu değildi. Sabahattin Bey’den rica ederdik. Almanya’dan kitaplar getirtirdi bize, şevkle okur, yararlanırdık. 1960’da ayrıldım Sungurlar’dan.

Sungurlar’da çalışan Nihat Ogan isminde yüksek öğretmen okulu mezunu bir ağabeyimiz vardı. 12 bin lira sermaye koydu, bir şirket kurduk. O, Sungurlar’da, içerde kalacak, ben dışarıda çalışacaktım. 1 Ocak 1960’ta şirketi kurduk, 27 Mayıs’ta ‘’ oldu. Üç sene boyunca taahhüt yaptık. Daha ziyade Sabahattin Bey’in amcasının oğlu Selçuk Sunguroğlu’nun inşaatlarında çalıştık. 1963 sonunda, Selçuk Sunguroğlu ile birlikte biz de iflas ettik. Selçuk Sunguroğlu’nun iflası, intiharına sebep olmuştu... Nihat Bey benden 15 yaş büyüktü. O, nazik bir İstanbul beyefendisi, bense deli dolu, girişken bir Adanalıydım. 1963 sonunda, 110 bin lira borçla karşı karşıya kaldık. Bu sonuçta Nihat Bey’in hiçbir kabahati yoktu. ‘Nihat Bey’, dedim, ‘Bu senin borcun değil; benim borcum. Üç yıllık faiz oranını 12 bin liraya ekleyelim, bu parayı bana borç vermiş ol, sana bu parayı ödeyeyim, sen git’. Çok memnun oldu. Zühtü Kestek isminde başka bir bey ile ortak oldu, kendi yoluna gitti. Ben de alacaklıları dolaştım. Hepsi faizsiz müddetler tanıdı. En büyük alacaklım da 20 bin lira ile Sunguroğlu. Sunguroğlu, çok muhterem bir insandı. Kendi kadrosunda çalışan adam, yanından ayrılıyor, o, yardım ediyor. Adam ona 20 bin lira borç takıyor; Sabahattin Bey hâlâ yardım ediyor... Ne yazık ki öyle insanlar kalmadı… On beş yıl proje yapıp taahhüt borcumu ödemeye çalıştım. Proje geliri ile yani, yüzde yüzü emek ile taahhüt borcu ödemek, neredeyse imkansız bir işti. Yetmişli yılların sonuna kadar borç ödedim.

Pakmaya’da Fabrika Müdürlüğü...

Sanırım 1970 yılıydı; İsmail Sayar, Mustafa Nevzat İlaç Firması’nın taahhüdünü yapıyordu. Ben de şantiye şefiydim. Mustafa Nevzat İlaç Firması’nda yetkili ortak olan Dr.Engin Pak, İzmit’te Pak Maya fabrikasını tesis etmişti. Bu süreçten haberim olmamıştı. Ancak fabrikayı işletmeye aldığında, tesisatta bir takım aksaklıklar çıkmıştı. Beni aradı. Tetkik ediyor, teklif veriyordum. Kabul ediliyor veya reddediliyordu. Ardından başka bir bölümü tetkik ediyordum. Pak Maya’da fabrikanın müdürü, Engin Pak’ın kızkardeşinin kocasıydı, harika bir adamdı. İyi niyetli, ‘baba’ bir adam. Bir gün kalp krizinden vefat etti. Fabrika yönetimini bana teklif etti Engin Bey, kabul ettim. Engin Pak’ın İzmit’teki fabrikasında, benim altımda 4 yönetici vardı. Cumartesileri, biz, beş kişi, Engin Pak’ın ziyaretlerini bekler, talimatlarını alırdık. Bir dönem sonunda diğer dört müdüre Cumartesileri izinli olduğunu söyledim. Cumartesi günü gelip de diğer müdürlerini göremeyen Engin bey, çok sinirlendi. ‘Ben bu fabrikanın müdürüysem, bana talimat verirsiniz, ben yerine getiririm’ dedim. Bir yıl Pak Maya’da fabrika müdürlüğü yaptım. Sonra....Sonrası bildik son; anlaşamadık, kovulduk.

Cevdet Aydın, Doğan Tekeli ve Aydınkent Projesi...

Yalova’da Aydın Kent yapılırken, beni bir Ermeni usta tavsiye etmiş. Onun tavsiyesi ile beni buldular. Ne yazık ki adını anımsayamıyorum; hayatta ise beni affetsin... Aydın Siteleri’ni yapan Cevdet Aydın, sonraları DYP Yalova milletvekili iken ölmüştü. Taşra ağası, dediği dedik bir adamdı. Pek anlaşamazdık ama, her zaman, işini iyi bilen biri olduğunu düşünürdüm. Onun Mehmet Aydın isimli bir ağabeyi vardı. Tam birbirlerinin zıttı iki insan. İnşaat Mühendisiydi, Avrupa’da tahsil görmüştü. Kardeşinin işlerinin teknik kısımları ile ilgileniyordu. Çok medeni bir adamdı. Şantiyede onunla muhataptık, rahattık. Ama yazıhaneye geldik mi, Cevdet Aydın vardı karşımızda. Bende büyük hakkı olduğunu düşündüğüm mimar Doğan Tekeli ile bu işte tanıştım. Sonraları, büyük işlerin çoğunluğunu onunla birlikte yaptık. Doğan Bey, tanıdığım en iyi mimardır. Sami Sisa onun ortağıydı, sınıf arkadaşıydılar. Sami Bey’le de yıllarca çalıştık…


Citibank Projesi ve Rüknettin Küçükçalı ile Tanışma...

1980’li yılların başları idi. Bir adam aradı, benimle tanışmak istediğini söyledi. Nedenini sorduğumda, ‘Bir projesinde 83 kazan kullanan bir projeciyi tanımak isterim’ dedi. Aydın İnşaat’ın bir villa projesinde, bir kazan kullanmıştım. Onu, 83 kere tekrarlamışlar. Kontrolluğunu yapmamıştım. Rüknettin Bey’in sözünü ettiği 83 kazan; bu kazanlardı. Tanıştık, Rüknettin Küçükçalı ile...
Sonra, 80’li yılların başlarında, Citibank Türkiye’ye geldi. Citibank’ın mimarı, Doğan Tekeli ve Sami Sisa beylerdi. Sami Bey’le birlikte Citibank’ı yaptık. Bankanın mümessili olarak inşaat grubunda Neşe Bey vardı. Çok hoş bir adamdı. İktisat Bankası Genel Müdür Muavini oldu sonraları. Neşe Bey’le üç firmadan teklif istedik. Alarko, Form ve Teba. Alarko, ‘taahhüte girmem, müteahhit teklif edebilirim’ dedi; Önal Ulusoy’u önerdi. O yıllarda Önal Ulusoy’u, -okulda benden sadece bir sınıf küçük olmasına rağmen- tanımıyordum. Bir de Rüknettin Küçükçalı’yı önermişlerdi. Neticede bu üç firmadan teklif aldık. İlk etapta en yüksek teklif, Isısan’a ait olmakla birlikte, görüşmelere çağrıldıklarında en yüksek indirim de Isısan’a aitti. Nihayetinde Citibank’ın işini Rüknettin Küçükçalı yaptı. Rüknettin Bey’in o yıllarda klima bilgisi benden iyiydi. Çok iyi öneriler getirdi, Citibank’ta çok iyi iş çıkardık. Ondan çok şey öğrendim. Rüknettin Bey, bürosunun olduğu Barbaros Bulvarı’na ofisimi taşımamı teklif ettiğinde bürom, Karaköy’de Güzel İzmir Han denilen bir hanın en üst katındaydı. 1983 yılında Karaköy’den Barbaros Bulvarı, zemin kat, 42/1’e geçtik. Orada icra-ı sanat etmeye başladık. Birkaç yıl sonra aynı binanın üçüncü katında, çok muhterem bir İstanbul Hanımefedisine ait bir ofis kiralıktı. Hanımın Aksaray’daki evine gittim, konuştum. O ofisi kiraladım.

Türkiye’de Tesisat Projeciliği...

80’li yıllardaki kararname ile sektör iyiye gitti. Projecilerin payına düşen yüzdeler düzeltildi. Ama biz tesisat projecileri bunu istismar ettik. Yapı yatırımının %2.5, 3 veya 4’ü projedir. Batıda % 5’tir. Bizde %2.5, yaşanabilir bir orandır. Ama bunu kıra kıra %1’e kadar indirdiler. Genellikle proje işi, mimarın patronajında yapılır. Mimarlar, alt kadrolarına-alt kadro diyoruz ama aslında eş kadrodur- ne kadar kırabilirlerse kâr sayarlar. %15 kırarak işi alırlar, %50’sini mühendislere verirlerdi. Oranlar genelde şöyledir; Mimar pay olarak 100 alırken, statiker 75 alır, tesisatçı 50 alır, elektrikçi 37.5. Sonra, inşaat mühendisliği bilgisayara geçti. Bilgisayar programlarıyla çok daha az zaman harcayarak işlerini bitiriyorlar. Elektrikçi ve tesisatçının hesap işi ise arttı. Tesisatçı, eskiden sadece ısıtma yaparken sonra klima, yangın, otomatik kontrol gibi konuların eklenmesi ile daha karmaşık projeler üretmek zorunda kaldı. Proje emeği de arttı. Bu durum, sektöre ve oranlara yansımadı. Mimarların bu trende uyumlu yaklaşım göstermemeleri, branşımıza ilgiyi azaltabilir. Rasyonel, adil bir mimarın ko-operasyonunda çok rahat çalışılabileceğini sanıyorum. Statikerlerin büyük büroları var. 20-30 kişi çalışıyor. Tesisat projecileri, çoğunlukla 10 kişi ile bile çalışamıyor. Onların işi bizden daha sade, kolay, kârlılığı bizden yüksek. Elektriğin de işi arttı. Elektronik işin içine girdi. Hi-tech kullanılmaya başlandı. Bu nedenle onların istihkakı arttı. Biz en düşük keşifle, en düşük parayı alan kesim haline geldik. Elektrikçilerle aramızdaki % 37.5 - 50 dengesi bozuldu. Projecilerimizde de gerçekçi bulmadığım bir yön var: Hi-tech diye diye batıda gördüğü her şeyi projeye koyuyor. Sen kişi başına düşen milli geliri 3 bin dolarlık bir ülkesin, onlar 30 bin dolar. Bu gerçek, bir kriter olmamalı mı? Projenin ve projecinin verimi ‘en Hi-tech’ teknolojileri önermesi ile mi ölçülmeli? Ayrıca, bir proje yaparken birkaç faktör vardır. ‘Sen ne kadar biliyorsun’ bir kriterdir. ‘Ne kadarını kağıda, projeye geçirebiliyorsun’ ikinci bir kriter. %100’lük bilen bir adam, bilgisinin % 50’sini kağıda geçiriyorsa, % 50 bilen ve bilgisinin %100’ünü de kağıda geçiren adamdan ne farkı kalır? Kağıda, projeye intikal etmeyen bilgi ne işe yarar? Sadece egosunu tatmin eder. Kağıda geçmeyen bilgi hayata da geçmiyordur. Ben insanları iş alış, iş yapış tavırlarında ikiye ayırıyorum; Kendini önemseyenler, işini önemseyenler. Ben işimi önemsiyorum, saygı duyuyorum.”

Bozkırın Tezenesi Hikayesi

Erdoğan Atakar, Neşet Ertaş’a “Bozkırın Tezenesi” isminin kendisi ve arkadaşları tarafından verildiğini anlatıyor. Atakar, o günlerde yaşadıklarını şöyle aktarıyor 15 Temmuz 2000 yılındaki yazısında…

“O yıllarda Karaköy de, Halicin kıyısında bir büroda çalışırdık, Karaköy köprüsünün gözünün içine bakan bir dördüncü katta. Gerilerde Haydarpaşa, Topkapı Sarayı… Sabah büroya ilk giren emektar Grundig’in tuşuna basar, Ankara Radyosundan alınmış bir makara bant dönmeye başlar, odayı efkârlı bir ses doldururdu; ‘karadır bu bahtım kara…’ Ardından öbürleri gelirdi; kendi edip kendi bulanlar, seher vakti çalınan yar kapıları, çıkagelen gözleri sürmeliler, yine bir laf duyup belli kırılanlar, görülmeyi görülmeyi ne güzel olan gözeler, iki baş bir yastıkta uykuyu neyleyen gözler, gelinlerin geçtiği köprüler. Sonunda. “Biter Kırşehir’in gülleri biter” der, bitirirdi. Sabahtan akşama, bittikçe başa dönülen bu bant dönüp dururdu o iş hanının dördüncü katında, o yıllarda, Haliç’’in kıyıcığında.

Bir gün, arkadaşlarımızdan biri Unkapanı’nda çalışan bir arkadaşından aldığı bir mektubu getirdi. Yugoslavya’nın bir mahpushanesinden yollanmış, plakçısına bir ricasını ileten bir mektup. Mektubun altındaki imza Neşet Ertaş’tı. Yaşar Kemal’in bir kitabını alıp yanlış hatırlamıyorsam, Üç Anadolu Efsanesi’, ön sayfasına “Bozkırın büyük tezenesine geçmiş olsun” Yazıp imzaladım: Erdoğan Atakar. Sonra da öbür arkadaşlarım imzaladılar, yani Erdal Taşçıoğlu, Ömer Köseli, Nejat Kutsal ve Hüseyin Atasoy. Yolladık kitabı Yugoslavya’nın mahpus damına. Aradan bir süre geçtikten sonra Ertaş’tan bir mektup aldık; teşekkür edip, “İstanbul cennetinde buluşmak üzere” diye bitirmişti. Aradan uzun bir süre geçti. Ses soluk çıkmadı Ertaş’tan. Makara bant dönüp duruyordu…

Bir gün gazetelerde bir ilan çıktı: “Neşet Ertaş Çakıl Gazinosu’nda”. Bir sepet çiçek yolladık ilk akşamında programın; “Bozkırın Büyük Tezenesi, İstanbul Cennetine Hoş Geldin” yazılı bir kart iliştirdik. Altında aynı imzalar: Erdoğan, Erdal, Ömer, Nejat, Hüseyin. Akşam da soluğu Çakıl’da aldık tabii. Geç vakit sahneye çıktı. Perde açıldığında sağ yanında bizim çiçek sepeti duruyordu. Eğildi, mikrofona, “Aranızda dostlarım var, ilk türküyü onlar için okuyorum” diyerek bir uzun havaya girdi. Bizim masada herkes ayağa fırlamış, çığlık çığlığa… Program sonunda gidip onu kuliste buldum; ertesi buluşmak üzere sözleştik. Onun Çakıl’da program yaptığı o sürede sık sık gidip onu dinledim.”

Erdoğan Atakar
15 Temmuz 2000


Sektörümüzün kıymetli ismi Erdoğan Atakar, 2003 yılında aramızdan ayrıldı… Saygı ve rahmetle anıyoruz