Soğutma Klima Sektöründe Ulaşılan Nokta ve Hedefler

05 Şubat 1994 Dergi: Şubat-1994

Termodinamik Dergisi'nin düzenlediği Paneller dizisinin üçüncüsü olan "Soğutma Klima Sektöründe Ulaşılan Nokta ve Hedefler" konulu panel, 2 Şubat 1994 tarihinde ISOHA'94 Fuarı kapsamında düzenlendi.

Oturum Başkanlığını Dr. Üzeyir GARİH'in yaptığı panelin açılış konuşmasını ve katılımcıların takdimini Termo Buhar A.Ş. Genel Müdürü ve Dergimiz Yayın Kurulu üyesi Coşkun MANÇUHAN yaptı. Çok sayıda izleyicinin ilgiyle izlediği panel metnini aşağıda sunuyoruz.

MANÇUHAN : Sayın Başkan, değerli panelistler ve sektörümüz ile ilgili değerli misafirlerimiz. Sektörün önde gelen degisi Termodinamik'in, 'Soğutma Klima Sektöründe Ulaşılan Nokta ve Hedefler' konusunda düzenlemiş olduğu panele hoşgeldiniz. Termodinamik Yayın Kurulları adına, ben Termo Buhar Cihazları A.Ş. Termo Vana Genel Müdürü Coşkun Mançuhan olarak hemen herkesin tanıdığı, sektörün önde gelen kişileri olan değerli panelistleri sizlere sunmak istiyorum. Panelin sayın Başkanı Türkiye'nin en büyük gruplarından Alarko Topluluğu Yönetim kurulu Başkanı, sektörün üstadı Dr. Üzeyir Garih. Panele katılan konuşmacılar ise şunlar: Teba Yönetim Kurulu Üyesi ve ISKİD Genel Başkanı Mustafa BAYGAN, Form A.Ş. Temsilcilikler Koordinatörü Tunç KORUN, HSK A.Ş. Genel Müdürü ve ISKİD Genel Sekreteri Vural EROĞLU, Biltes A.Ş. Genel Müdürü Bülent ALTAN, Sönmez Metal A.Ş. Mühendislik Proje Hizmetleri Koordinatörü Mustafa Bilge, EMO Teknik Malzemeleri Tic. San. Ltd. Şti. Müdürü Cengiz YILDIZ ve Yıldız Üniversitesi'nden dergimizin Yayın Danışmanı Prof. Dr. Doğan ÖZGÜR.

Türkiye'nin en hızlı gelişen sektörü, soğutma ve klimanın ulaştığı noktanın ve gelecekteki hedeflerin sektördeki kişilerce hep birlikte tartışılması fırsatının iyi değerlendirileceği ümidiyle, Termodinamik Dergisi yönetimi ve Yayın Kurulları adına panelin başarılı olmasını diliyoruz. Panele katılan herkese teşekkür eder, saygılarımızı sunarız.

 

GARİH : Değerli konuklar, hepinize Termodinamik Dergisi adına hoşgeldiniz diyorum, ilk söz Mustafa Baygan'ın. Konu başlığı "Klima Sektürünün gelişimi, dernekleşme, yerli-ithal ürün karşılaştırılması".

BAYGAN : Klima sektöründe ısıtma, o yıllarda daha ağırlıklı idi. 1967-71'lerde üretici firmaların satış ağırlığını ısıtma cihazları oluştururdu. Konfor kliması, soğutma ihtiyacının gelişmemesi nedeniyle ağırlı değildi. Biz 200'lü, 500'lü sayılarda fabrikaların aparey ihtiyaçlarına cevap vermeye çalışırdık. Daha günün karmaşık sistemleri ortada yoktu. Örneğin bir split sistem, hiç bilinmiyordu. Akabinde ısıtma cihazları konusu klima sistemlerine yöneldi. Bilahare 75-80'ler arasında turizmin faal hale gelmesiyle, soğutma ağırlıklı, konfor kliması ağırlıklı tercihler yapılmaya başlandı. 70'li yıllarda Türkiye'de yabancı marka cihazlardan Carrier, Trane, York bilinirdi sadece. Bugün ise dünyanın bütün üretici ve markalarını yanımızda görüyoruz. Ya direkt geldiler ya bizlerden bir partner vasıtasıyla geldiler. Çoğu bugün bu fuar stantlarında var. 1980'lerde bir servis şirket toplantısında bir arkadaşım şu yorumu yapmıştı: "Türkiye bir klima mezarlığı. Klima sistemi satın almış ve türlü nedenlerle bunları çalıştıramayan o kadar çok firma var ki. Bunu ortadan kaldıramazsak, biz klimanın verimliliğini, konfor şartlarının standart bir olay olduğunu nasıl anlatacağız". O yıllarla bugün arasında bir mukayese yaparsak; Türkiye'de klimanın bir mecburiyet haline geldiğini görüyoruz. Avrupa'da, Amerika'da kapalı mahallerin veya bir arabanın kumasız olması düşünülemiyor. Türkiye de aynı çizgiye hızla yaklaşıyor. Bu, bizim harcama potansiyelimizin arttığı, tüketimimizin bunun paralelinde arttığı anlamına geliyor. En eskilerden Tokar, bir büyük Alarko, Alarko'dan çıkmış Teba, Selnikel ve Form firmaları sektörün ilkleri arasında sayılır. Bugün ise çok sayıda firmaya sahibiz. Klima sektöründe yaklaşık bir kaç yıllık çaba ile bütün üreticileri bir dernek çatısı altında topladık. Bu ilk kez gerçekleşen bir olay. İlk önce bu sektörün duayeni olan Alarko, Selnikel, Form ve Teba bir araya geldi. Şu anda üye sayımız 14. Bu 16-17 olma yolunda. Sektördeki bütün firmaları bir araya getirmenin bir takım amaçları var. Bir gümrüklerin sıfırlanması olayı var, bir özel tüketim vergisi olayı var. 1970'li yıllarda bilmediğimiz konular bunlar. Bugün taslak raporlarda özel tüketim vergisi 1. yıl için % 25, 2. yıl için % 75 gibi çok garip oranlarda telaffuz ediliyor. Bunun yanlışlığını firma bazında ele almak, hükümet nezdinde mümkün değildi. Biz bunun kavgasına sektör olarak, dernek olarak başladık. Yine dernek olarak önemli bir çabamız da; bugüne kadarki üretimlerin Türkiye genelinde bir envanterinin çıkarılmamış oluşuna karşın 7. beş yıllık kalkınma planı ile ilgili devlet Planlama Teşkilatı'na ISKİD olarak ilk defa sektör bazında bir rapor hazırladık. Önümüzdeki hafta raporu DPT'ye takdim edeceğiz. Bayındırlık Birim Fiyatları ile ilgili yıllarca kavgasını verdiğimiz ve eksikliğini hissettiğimiz konuları ilk defa ortak bir çatı altına aldık, ortak bir kavgaya başladık. Dışımızdaki rekabet aynen geçerli. Ama ortak söz birliği edeceğimiz konular var. Bunu, bir masa etrafına oturduğumuzda çok güzel kaleme alabiliyoruz.

Sözlerimi bitirirken şu noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum : Gümrük birliği noktasında Türkiye klima sektörünün hazırlanması, eksikliklerini tamamlaması için çok az zamanı kaldığını ve 1995'de Avrupalı, Amerikalı, Uzakdoğulu rakiplerimizin daha hızla Türkiye'de bulunacaklarını gö-zönünde bulundurarak tartışmamız gerektiğini düşünüyorum. Ve geniş iş adamlığı tecrübesiyle Üzeyir Ga-rih'ten de gümrük birliği konusunda bizlere ışık tutmasını rica ediyorum. Teşekkür ederim.

 

GARİH: İkinci konuşmacımız Form A.Ş.'den Tunç Korun. Konu başlığı; "Soğutucu Akışkanlar ve Soğutma Sistemlerinde Enerji Geri Kazanımı". Buyurun Tunç bey, söz sizin.

 

KORUN: Teşekkürler. Güncel bir konudan bahsetmeye çalışacağım. Akışkanlar, hepimizin soğutma açısından kullanmak zorunda olduğumuz gazlar. 1930'larda ilk olarak Freon 11, 12 ve 22 gazlarının bulunmasıyla başlamış bu sistem. Freon 11 ve 12 gazlarını değerlendirdiğimizde birbirlerine oldukça benzer, CFC dediğimiz kloroflorokarbon grubundan olduğu görülür. Freon 11, düşük basınçlı daha çok santrüfüj gruplarda kullanılan bir gaz. Freon 12, orta basınç dediğimiz buzdolaplarında, araba klimalarında ve yine santrüfüj gruplarında kullanılan bir gaz. Bir de bunlar dışında aynı zamanlarda ortaya çıkan, hepimizin daha aşina olduğu Freon 22 gazı var. Bu gaz ise CFC grubundan değil, HCFC grubundan yani Hidro kloro florokarbon grubundan yüksek basınçlı bir gaz. Orta boy klima cihazları, sanayi-endüstriyel klima cihazları ve hemen hemen her tip kompresörde kullanımı söz konusu. Freon 11 ve 12 gazlarının son zamanlarda hepimizin duyduğu Ozon tabakasına olan zararları nedeniyle, yani ODP değeri dediğimiz değerlerin yüksek oluşu nedeniyle bu iki gazın 1989 Montreal Protokolü çerçevesinde -ki bu protokol Türkiye tarafından da kabul edilerek 1991'de Resmi Gazete'de yayımlandı- iptalleri söz konusu. Bu iptalde 1995'in sonuna kadar kademeli olarak, 1996 1 Ocak itibariyle de tamamen iptali şeklindedir. Avrupa'da ise AET'nin fikri 1994 sonuna kadar ortadan kaldırmak. Freon 22 gazına baktığımızda biraz daha değişik bir durum ortaya çıkıyor. Yaklaşık Freon 11 ve 12'ye göre %20 mertebesinde ozona daha az zararlı olduğundan Freon 22 gazının Kopenhang'da 1992'de yapılan Montreal protokolüne göre 2030 yılına kadar kademeli iptaline karar verildi. Bu AET tarafından 2020 yılı olarak uygulanacak. Yani önümüzdeki 26 yıl içinde Freon 22'nin kaldırılması sözkonusu değil. Yeni gazlara geçmeden bahsettiğimiz üç gazın kullanımına kısaca değinmekte yarar var. Sadece Amerika'da 1991 verilere göre; yaklaşık 80 bin civarında Freon 11-12 kullanan santrifüj grup mevcut. Freon 22 ise 300 bine yakın vidalı ve pistonlu soğutma grubu tarafından kullanılıyor. Fakat kullanımı ev kliması dediğimiz cam tipinden tutun ufak paket klima cihazlarına kadar kullanıldığından bu 300 bine ilave olarak 45 milyon ufak cihazda da kullanılmakta. Yani toplam Freon gazı kullanımının %99.8'i Freon 22. Yeni gazlara bakacak olursak; Freon 11 'in alternatifi olarak Freon 123 çıkmış durumda. Yalnız, Freon 123 gazında ODP değerinin Freon 22'ye eşit olması dolayısıyla aynı zaman içinde bu gazın da iptali söz konusu. Freon 11'e göre kapasite olarak değerlendirdiğimizde net refrigeration effect dediğimiz btü soğutma başına gerekli Freon 123 gazı yaklaşık % 9 daha kötü. COP değeri olarak da % 2 gibi çok ufak bir farkla daha kötü durumda. Freon 12'nin alternatifi olarak Freon 134a gazını görüyoruz. 134a, ilk defa ODP'si sıfır olan bir gaz. Yani iptali söz konusu değil. Net refrigeration olarak da Freon 12 ile hemen hemen eşit mertebede. Bu durumda Freon 12 kullanan santrifüj gruplarında yeni yapılan cihazların Freon 134a ile yapılması sözkonusu. Şu an Türkiye'de Freon 11 ve 12 ile çalışan ne kadar grup olduğu, bunların ne şekilde retrofit edileceği hiç bir incelemeye tabi değil. Bizim bildiğimiz kadarıyla bunlardan hiçbirinde retrofit çalışması yapılmış değil. Yani bu gruplar kendi başına bırakılmış vaziyette. Freon 22'nin alternatifi olarak çok daha fazla aktivite var. Freon 11 ve 12'nin alternatifleri çok kısa zamanda çıkartıldı. Freon 22 ise az önce bahsettiğimiz yüksek kullanımı nedeni ile bir-iki firmanın değil, tüm endüstrinin problemi halinde. Bu nedenle 1997 yılında AREP başlığı altında "Alternative Refrigerate Evolution Programın" Alternatif Gazların Geliştirilmesi Programı olarak bu yeni gazları test etme sistemi kuruldu. Katılan firmalar; Intercity, Tecumsen, Carrier, Lennox, Copland, York, Synder General, Trane Company, Dunham Bush ve Hussman firmaları. Bu sektörde büyük olarak adı geçen bütün firmaların ortak çabası var Freno 22'nin en iyi alternatifinin bulunması için. Bunun için 13 ayrı gaz test edilmiş, hala da test edilmekte. İki olumlu alternatif sözkonusu. Bunlardan biri Alive General'in AZ 20 adını verdiği 32-125 karışımı. Bir diğeri ise Dupond'un SWAC 9000 adını verdiği, Clea'nın 66 adını verdiği 32-125 ve 134a gazlarının karışımından oluşan bir mikser. Enteresan olan şey Freon 22'nin alternatifi olacak bu gazlarda Freon 22'den daha iyi kapasite bulunuyor. Bu konuda geçen hafta Amerika'da yapılan ASHRAE fuarında hemen hemen tüm firmalar bu konudaki çalışmalarını dağıttılar. Yaklaşık 1995-96 yılında Freno 22'nin en iyi alternatifinin grup imalatının çıkması söz konusu. Kısaca özetlersek; Freon 11 ve 12 1994-95 itibariyle tamamen kaldırılacak, bunun pek bir alternatifi yok. Freon 11'in karşılığı olan 123 gazı bulmak mümkün. En azından Amerika'da, Avrupa'da. 2020 yılında yine iptali söz konusu. Freon 12'nin karşılığı ise Freon 134a. Freon 22'nin karşılığı ise halen araştırılıyor. En olumlu sonucu bulup bütün firmaların bundan faydalanmaları için henüz kesin bir alternatif çıkartılabilmiş değil. İptali ise 2020 yıllarına kadar gittiğinden cihazlar için 26 yıllık bir ömür tanıyor. Yani aceleye gerek yok. Dikkat edilmesi gereken en önemli nokta; Türkiye'de ozona zararlı olan ve iptal edilecek 11, 12 gazlarının ne şekilde toplanacağı, ne şeklide eski cihazlardan alınacağı ve bu eski cihazların ne yapılacağı konusunda hiç bir şey henüz yok. Bir diğer dikkat edilmesi gereken konu da yeni gazların hepsi polisester dediğimiz hydroscopik olan özel bir yağ gerektiyor. Olay sadece bir gazın çıkarılıp diğer gazın yerleştirilmesi şeklinde değil. Belli bir takım iç parçaların değiştirilmesi gerekiyor. Yağın çok özel ve pahalı olan bu yağla değiştirilmesi gerekiyor. Şu anda hala en geçerli ve kolay alternatif ise, cihaz ömründen daha uzun süre mevcut bulunacak olan Freon 22. İsı Geri kazanım da Türkiye'de hemen hemen hiç dikkat etmediğimiz bir konu. Oysa hem enerjinin çok pahalı oluşu, hem de çevre kirliliği olarak da çok önemli bir konu. Bunun birçok türü var; havadan havaya, sudan havaya. Soğutma gruplannda çeşitli kullanımlarının ısı geri kazanım adı altında araştırılması ve kullanımını ümit ediyoruz. Teşekkür ederim.

 

GARİH : Şimdi sıra Absorbsiyonlu Soğutma Sistemleri ile Atık Enerji değerlendirmesi yapacak olan HSK firmasından Vural Eroğlu'nda

EROGLU : Sayın dinleyiciler, dünyadaki her eylem, her ticaret, her şey insanlık içindir. Biz insanlık için güzel şeyleri verirken şu üç konuda onları rahatsız ediyoruz :

1-Soğutucu Akışkanlar (ozon deliyor)

2-Elektrik Enerjisi (ekolojik dengeyi mahvediyor)

3-Ses Kirliliği (ruhsal problem yaratıyor.)

İşte size üç konuda olumlu cevap ren bir soğutma makinası olan Absorpsion'lu Soğutma Grubunu öneriyorum.

1-Soğutma Akışkan : Sudur. Doğaya en faydalı nesne.

2-Elektrik enerjisi : İhtiyaç yoktur, zira atık enerji kullanılır.

3-Ses kirliliği : Yok. Zira cihazda elektrik enerjisine ihtiyaç yoktur. Çalışma prensibi suyun düşük atmosferik basınçda kaynama özeliğinden faydalanıyoruz ve su vakum altında düşük sıcaklık kaynamış su pulverize edilerek su buharı elde ediliyor. İşte buharlama gizli ısısının ortamdan çeken su evaporatörde sirküle eden soğutucu akışkanı soğutarak enerjiyi elde ediyor.

Lityum bromür (ki doğadan naturel olarak elde edilir.) burada suyu absorbe eden ve geri kazandıran katalizör olarak kullanılmaktadır. Ancak burada dikkat edilecek konu lityum bromür eriyiğinin taşlaşmamasıdır. Bu konuda elektronik sanayi çok büyük gelişim sağlanmıştır. Ancak bu soğutma sisteminin % 50-60 verimle çalışmasından ötürü, atık enerji kullanıldığı zaman önem kazanmaktadır.

 

GARİH : Sayın Bülent Altan, konuyla ilgili yeni uygulamalar hakkında bilgi verecek.

 

ALTAN : Ülkemizde havalandırma-klima işleri eskiden sadece lüks otel ve tesisler için düşünülürken, bugün artık bu lüks özelliğini zaman içinde ;rek bir ihtiyaç haline dönüşmüştür. Zira klima, konfor klimasının yanı sıra, endüstriyel uygulama alanı bulunan bir sektördür. Endüstriyel alanda sırasıyla sayacak olursak; imalat sektörü, kimya, ilaç, gıda sanayi, hastane, ameliyathane ve bunun gibi birçok örnekte klima bir lüks değil, gereksinimdir. Olaya sadece konfor olarak bile baksak, eğer insanlar insanca yaşamaya layıksa konfor klimasına lüks gözüyle bakmak yanlıştır. Bu nedenle çeşitli firmalar, çeşitli ürünleri ile piyasada yeralmışlar ve talep artışı olduğu için de pazar bulabilmişlerdir. Bugün faaliyetini hala sürdürmekte olan ve klima sektörünün önderliğini yapan büyük firmaların yanında bu talepler dolayısıyla irili ufaklı bir çok firma bu konuda faal hale gelmişlerdir. Şu anda Türkiye'de yabancı firmalar yani Türkiye'de temsil edilen firma sayısında da bir hayli artma gözlenmektedir ki Amerikan ve Japon firmaları temsilcilik konusunda ön sırayı almışlardır. Eskiden sıkça uygulanan bir veya iki klima sistemi yerini giderek daha ekonomik ve modern sistemlere bırakmışlardır. Bu konuda yabancı literatürleri çok yakından izleyen yatırımcıya yeni sistemleri öneren, projelerine uygulayan proje mühendis ve büroları kanımca yeterince hizmetlerini yerine getirmişlerdir. Bugün bir vaving sistemi (VAV), heat-pump, ısı geri kazanımı sistemleri ve diğerleri son 7-8 yıl içinde Türkiye'de yaygın kullanılır hale gelmişlerdir. Hatta klasik kontrol sistemleri yerini bina otomasyonlarına bırakmaktadır.

Burada kısaca yeni sistemler ve nerelerde uygulandığına dair bilgi vermek istiyorum. Örneğin vaving sistemi, bunun Türkçe versiyonu değişken hava debili klima sistemi olarak tanımlanabilir. Bu sistem sabit debili sistemlere alternatif olarak geliştirilmiştir. Yani sıcaklık, sabit tutulmakta, sadece ihtiyaca göre havanın debisi değişken tutulmaktadır. Bu sistemde münferit hacimlerin, birbirinden bağımsız hacimlerin tek tek  kontrolünün yapılması mümkün olmaktadır. Sistem basitçe her bölümde bulunan küçük bir damper kutusu ile kontrol edilmektedir. Damper, I oda içerisindeki hava debisini azaltmakta veya çoğaltmakta, bu sayede ana cihazdaki soğutma yükünü de ona göre regüle etmektedir. Bunun bir diğer avantajı, ana cihazın vereceği hava debisinin zamanla düşmesi ile motorun çekeceği güce etkiyerek zaman içerisinde ekonomi sağlayacaktır.

Heatpump sistemi ise 1980'li yıllarda Amerika'da ve Avrupa'da uygunca ve yaygınca kullanılmış bir sistem olmakla beraber Türkiye'ye daha yeni yeni girmiştir. Bu sistem bildiğiniz soğutma eyleminin tam tersi yönde işlemektedir. Ancak bunun en büyük handikapı düşük hava sıcaklıklarında cihazın kapasitesinin göreceli olarak düşmesi ve ihtiyaca cevap vermemesidir. Kış aylarında sıcaklığı sıfır ve üzerinde seyreden mutedil iklim bölgelerimizde heat pump uygulaması çok uygun olacaktır. Özellikle Güney bölgelerimiz bu cihaz için biçilmiş kaftandır. Maalesef halen, Adana, Analya, Mersin gibi yerlerde eskiden beri bildiğimiz su soğutmalı ehiller, yanında soğutma kulesi uygulaması devam etmektedir. Isı Geri Kazanım Sistemleri ise adından da anlaşılacağı gibi atılan ısının tekrar kullanıma alınması anlamındadır. Buna örnek olarak bir soğutma devresinde kondenslerden atılan ısının tekrar alınmasını ve kullanılmasını söyleyebiliriz. Bir kısım tesisler, özellikle ara mevsimlerde hem ısıtmaya, hem soğutmaya ihtiyaç gösterebilirler. Bu durumda soğutma yapılan kısım için devrede olan soğutma cihazının kondenslerinden alınan ısının aynı binanın bir diğer bölgesinin ısınmasında kullanılabileceği gibi, kullanma suyunun ısınmasında da kullanılabilir. Bu sistem, otel ve turistik tesislerde yaygınca kullanılmaktadır.

Tekrar ülkemizde projenin önemine dönersek; mühendisi ve kontrol mekanismasıyla ve uygulayıcısıyla koordine yürüyen projenin yanında asıl gelişme küçük çapta ve münferit taleplerde olmuştur. Yani ev tipi cihazlarda büyük bir patlama olmuştur. Artık split klimanın ne olduğu heat pump'ın ne olduğu, paket tip cihazın ne olduğu halkımızca da bilinmekte ve kendilerine kolayca lanse edilebilinmektedir. Klima sektöründeki bu talep artışıyla, servis hizmetlerinde de bir problem doğmuştur. Servis teşkilatını çok iyi organize etmiş bir kaç firma dışında satış sonrası hizmetler maalesef yeterince yerine getirilmemiştir. Bu sorunun kökeni kalifiye eleman bulmadadır. Klima servis elemanı klima konusundaki bilgisinin yanı sıra hem soğutma hem de otomatik kontrol bilgisine haiz olmaktadır. Bu konuda Meslek Yüksek Okullarımızın teknik ihtiyaçlara cevap verebilecek bir ön eğitim vermesi yerinde olacaktır. Aksi taktirde bu konudaki açık gierek büyüyecektir. Küçük kapasiteli soğutma gruplarının Türkiye'deki imalatına da bir göz atacak olursak; bunun da ihtiyaca cevap verecek durumda olmadığını görüyoruz. Buzdolabı imalatı gerçekleştiren bir-iki büyük kuruluşumuz sadece pencere tipi klima cihazı üretmekte olup, çeşit ve kapasite olarak yeni bir üretime henüz geçmediler. Teknolojinin ülkemize satılması, teknolojik ekipman ve malzemenin ithal edilmesinden ziyade üretimlerinin Türkiye'de yapılması gerektiği şeklinde yorumlanmalıdır. Bu nedenle ülkemizde temsilcilik veya distrübütörlük yapan firmaların dövize bağlı fiyat artışının yaratacağı talep azalması konusunda önlem olarak bu yolu denemek ve imalatını Türkiye'de gerçekleştirmek gerekebilecektir. Otomotiv sanayinde uygulanan bu yöntem, klima sektöründe de önderlik yapan firmaların gelecekteki hedefi olmalıdır. Teşekkür ederim.

GARİH : Şimdi sıra "şartlandırılmış hava sistemlerinin sanayideki önemi" konusunda konuşacak olan Sönmez Metal A.Ş.'den Dr. Mustafa Bilge'de.

BİLGE : Teşekkür ederim Sn. Garih. Vural bey, "Hizmetlerimizin asıl amacı insandır" dedi. Çok doğrudur. Ama endüstriyel uygulamalarda insan faktöründen uzaklaşıp üretilen mamulün istediği sıcaklık, rutubet, hava hızı değerlerini yakalamaya çalışıyoruz. Bu konuda birkaç örnek vermek istiyorum. Örneğin seramik sektöründe; klozet, lavabo üretiminde alçı kalıplarının içine çamur dökülüyor, belli bir süre sonra çamur kalınlık verdikten sonra alçı kalıp içersinden çıkartılıp yarı mamul olarak beklemeye alınıyor. Bu ürünün, sıcaklık ve rutubet yönünden belli değerlere sahip bir ortamda bekleme si gerekiyor. Alçının ve yarı mamulün uygun koşullarda kurutulması gerekiyor. Dizayn kriterleri, konfor şartlarında alıştığınız dizayn kriterlerinden çok farklı. Örneklemek gerekirse; mamulün üstüne çok sıcak hava üflemek zorundasınız, ama bu havanın kuru ve hava hızının da belli bir değerde olması gerekiyor. Çok düşük hava hızında kurutma yapılamıyor. Çok yüksek hava hızında ise mamulde çatlama meydana gelebiliyor. Tekstildeki klima uygulamalarına baktığımızda dizayn kriterleri birden bire değişiyor. Tekstilde üretilen mamul (iplik ya da yün) üzerindeki nemin buharlaştırılması ve transferi mümkün olduğu ölçüde düşük tutulmalı. Bu yüzden ortamın olabildiğince soğuk ve nemli olması gerekmektedir. Hava hızının da, kütle transferinin yavaş olması için minimumda tutulması gereklidir. Üflenen havanın mutlaka üstten üflenip alttan toplanması gerekiyor. Tekstil klimasında havanın filtre edilmesi prosesi oldukça önem kazanmaktadır. Hava ile birlikte liflerin toplanıp santrale gönderildiğinde liflerin yoğunluğundan dolayı filtre çok kısa zamanda etkileniyor. Hava sirkülasyonunda kullandığımız fanlar, aksi-yel düşük basınçlı fanlardır. Bu nedenle filtrenin devamlı temiz kalması gerekmektedir. Bunun için kullandığımız yöntem; otomatik-kendi kendini temizleyen döner hava filtreleridir.

 Endüstriyel uygulamaya daha komplike bir örnek olarak ilaç sektörünü ele alalım. Birincisi üretilen mamul, higroskopik bir yapıya sahip olduğundan çok çabuk nem kapıyor. Bun nedenle ortamın mümkün olduğu kadar kuru olması gerekmektedir. Kurutmayı nasıl yapabilir siniz? Bunun için özel silikajel LiBr gibi havanın içindeki su buharını absorbe ediyorsunuz. Sonra steril klima santraline kademeli filtrasyon uyguluyorsunuz. EU 3,5,7,8,9 ve 11 filtreleri ile hava içindeki partikülleri tutmak zorundasınız. Sistemde çok kademeli filtre kullandığınız zaman beraberinde bir problem daha getiriyor. Filtre krnK-diği zaman steril bölgeye gönderdiğiniz havanın debisi de oldukça düşüyor. Klima santralındaki fanın debisinin, basınç kaybının filtrenin kirli olduğu konuma göre seçilmesi gerekiyor. Kirli hale göre seçildiğinde 5 ya da 7 tane kademeli filtreden dolayı sisteme ek olarak 80-90 mmSS'lik bir basınç getiriyor. Böyle bir santrali devreye aldığınızda fan basıncı yüksek olduğu için ve filtreler temiz olduğu için tahmininizin çok üstünde bir debide hava üflüyorsunuz. Bu nedenle, mutlaka klima santralinde debi kontrol sistemi uygulamanız gerekiyor. Değişken debili değil, sabit debili bir sistem gerekiyor. Çünkü filtrenin kirlenmesinden hava debisinin kesinlikle etkilenmemesi gerekiyor. Bunun için de CVD sabit debi kontrol sistemi ile fana kumanda edebilmek mümkün olabiliyor. Yine steril bölgelerde dikkat etmemiz gereken; mamullerin mutlaka laminer bir bölge içinde kalmasıdır. Üflenen havanın çok düşük hızda olması ve yine aynı tekstilde olduğu gibi üstten üflenip alttan toplanması gibi kesin belirlenmiş dizayn kriterleri vardır.

Biz bu örneklerini verdiğimiz uygulamaları gerçekleştirdik ve gerçekleştirmeye devam ediyoruz. Ancak ilaç sektöründe karşılaştığımız bir sorun var. İlaç sektöründe genellikle yabancı sermaye sözkonusu. Türkiye'de yabancı sermayenin yatırım yapabilmesi için özellikle proje ve mühendislik hizmetlerinde bazı kuralları var. Bu kuralları tam olarak yerine getiremezseniz, yabancı proje ve mühendislik firmaları devreye giriyor. Bu getirilen koşullar içersinde benim saptamalarım şunlar; birincisi endüstriyel tesisin projelendirilmesi için prosesi iyi tanıyan ve deneyimi olan firma seçilmelidir. İkincisi mühendislik hizmeti verilirken projeyi hazırlayan firma, inşaat, elektrik, mimari, mekanik tesisatı komple dizayn ve koordine edebilecek olanaklara doğrudan sahip olması gerekiyor. Projeci firmanın bilgisayarla tasarım ve hesaplarda kullanması bekleniyor. Firmanın, projenin her aşanda disiplinler arasında -elektrik, mekanik, mimari, statik- koordinasyon yapması isteniyor. Yatırımcı, prosesle ilgili temel konseptleri ya da ilkeleri belirledikten sonra müdahaleci olmuyor. İhale dosyası da idari ve teknik olarak projeci firma tarafından hazırlanıyor. Projeci firma yüklenici firma seçiminde en az yatırımcı kadar söz sahibi olabiliyor. Uygulamadaki sorumluluk ve kontrollük projeci firmada oluyor. Üretilene projenin projeci firma tarafından sigorta ettirilmesi zorunlu tutuluyor. Bu da bir otokontrol sistemini beraberinde getiriyor. Zira sigorta firması her mühendislik firmasını sigorta etmiyor. Çünkü işin uygulamasına yansıtılmaktadır.

 

Böyle olanaklara sahip mühendislik firmalarının oluşabilmesi için ülkede proje aşamasından tutun uygulama aşamasına kadar sağlıklı standartların geliştirilmiş olması gerek. Türkiye'de gerek proje gerek uygulama bazında büyük oranda standart boşluğu var. Dolayısıyla birçok yabancı standart arasından her seferinde farklı bir tercihte bulunmamız gerekiyor. İngiliz yatırımcıya İngiliz standartı, Amerikan yatırımcıya Amerikan standartı uygulamaya çalışıyoruz. Dolayısıyla Odalar Birliği, üniversiteler, ISKİD gibi kuruluşların da öncülüğü ile gerek proje gerek taahhütle ilgili uluslararası düzeyde ülke standartların bir an önce geliştirilmesinde fayda görüyorum. Teşekkür ederim.

 

GARİH: Sn. Bilge'ye teşekkür ediyoruz. Şimdi "kontrol tekniği, sistem dizaynı, kalite anlayışı ve hizmet" konusunda EMO Ltd.'den Sn. Cengiz Yıldız bilgi verecekler.

 

YILDIZ: Sn. Başkanımıza, Termodinamik dergisine ve siz katılımcılara teşekkür ederek sözlerime başlıyorum. Hemen hemen her sektörde olduğu gibi ısıtma, soğutma, klima sektöründe de otomatik kontrol önemli bir yer tutar. Kontrolü çok basite indirgeyecek olursak, bir açma-kapama eylemi bir kontroldür. Yakın geçmişine kısaca bir göz atacak olursak, kontrol mekanik mlerle başladı. Bun örnek olarak termal elemanlar yardımıyla veya kurma yoluyla gerçekleştirilen kontrolları verebiliriz. Daha sonra mekanik sistemler yerini elektro-mekanik sistemlere bıraktı. Termostat, presostak gibi fiziksel büyüklükleri izleyen ve set edildikleri değerlerde kontrol türüne göre sinyal veren kontrol elemanları kullanılmaya başlandı. Elektroniğin gelişmesiyle elektro-mekanik sistemler de yerini eleketronik sistemlere bıraktı. Bugün artık bilgisayar teknolojisiyle beraber gelişen kontrol teknolojisi de BMS dediğimiz "BİNA YÖNETİM SİSTEMLERİ" noktasına gelmiştir. İnşa edilen akıllı teknolojik binalarda kullanılan bu sistemler küçük bir el bilgisayarıyla denetlenebildiği gibi endüstriyel bilgisayarlar ile de denetlenmektedir. Ulaşılan bu noktada; Aydınlatma ve elektrik enerji dağıtımı, taşıma sistemleri (asansör, yürüyen merdiven), soğutma ve klima sistemleri, yangın alarm ve söndürme sistemleri, giriş/çıkış ve güvenlik sistemleri tek bir noktadan izlenme ve kontrol edilme imkanını getirmiştir. Bilgisayar teknolojsinden söz ederken sofware'lerden de söz etmemek mümkün değil. Bu alandaki gelişmeler de son derece hızlı olmuştur. Hatta kontrol firmaları ile soft-ware üreten firmalar sıkı bir diyaloga girerek kontrol tekniğinde önemli bir atılım yaptılar. Diğer yandan, önceleri uzun zaman harcadığımız projelendirme ve sistem dizaynı böylece  daha kısa zamanda, daha detaylı ve kaliteli bir şekilde halledilir hale gelmistir. Kontrol edilecek sistemlerin çok iyi dizayn edilmesi yatırım maliyetlerini düşüreceği gibi alınacak verimi de direkt olarak etkilemektedir. Eskiden önemli bir yatırım maliyeti getiren optimizasyon fonksiyonları ki bunlar (zamana bağımlı kontrol entalpi kontrolları gibi) artık önemli bir maliyet unsuru olmaktan çıkmış, yatırımın geri dönüşünde önemli bir rol oynar hale gelmiştir. Otomatik kontrol "Farkedilmeden kaybedilen enerjinin geri kazanılmasında büyük rol oynar." Buna günlük yaşantımızdan bir örnek verecek olursak yaşadığımız mahallerdeki 20-22°C'lik bir sıcaklık rahatsız olmamamız için yeterlidir. Fakat bu 24-25°C olmasından da başta hanımlar olmak üzere şikayet edecek çok az kimse vardır. Yaklaşık olarak mahalde elde ettiğimiz 1 birim enerji için kazan dairemizde harcadığımız 4 birim enerjiyi hesap edecek olursak otomatik kontrolün getirmiş olduğu faydaların birinden yani enerji tasarrufundan bahsetmiş oluruz. Faydanın bir diğeri ise konfordur. Konfor derken sağlıklı yaşamayı, verimliliği dikkate almamız gerekiyor. Klimatize edilen ofislerde çalışan kişilerin diğerine nazaran daha verimli oldukları bir gerçektir. Olaya sağlık açısından bakıldığında ise en çarpıcı örnek termal şok olayıdır. Bu da çok soğuk bir ortamdan sıcak bir ortama veya tam tersi sıcak bir ortamdan, soğuk bir ortama ani geçiş sırasında yaşanan bir olaydır ve ölümle neticelenebilir.

 

Buradan da görüyoruz ki klima sektöründe de otomatik kontrol lüks değil, gereklidir. Yani sadece ısınmak veya soğumak yeterli değildir. Son 10 yıl içerisinde hızla gelişen bu sektöre, yabancı sermayenin ve anlayışın büyük katkısı olmuştur. Sadece kalorifer ile ısıtılan, pencere tipi klimalarla soğutulan ofis binalarının yerini teknolojik binalar almaktadır. Bu belirgin olarak ortaya çıkmıştır. İlaç, boya, otomobil, tekstil sektöründeki yeni yatırımlara veya yenilemelere bakacak olursak Türkiye'de çok büyük bir çağdaşlaşma hareketi vardır. Teknolojinin gelişmesiyle hizmet sektöründe de yeni bir kalite anlayışı ortaya çıkmıştır. ISO 9000 çalışmaları, imalat sektöründe olduğu gibi hizmet sektöründe de önemli bir hedef haline gelmiştir. "Otomatik kontrol uygulanabildiği ölçüde verim sağlar. Mükemmel bir teknik donanım ve bilgi, ancak mükemmel bir uygulama ile istenen sonucu verir". Buradan da anlıyoruz ki mekemmel bir teknik donanım mükemmel bir sistem dizaynı, mükemmel bir proje herşey demek değildir. Bu mükemmelliklerin bir araya getirilmesi ve korunması da mükemmel bir olmalıdır. Yani montaj, işletmeye alma ve bakım çalışmalarının da mükemmel olması gerekmektedir. Biz, otomatik kontrolcular hala bu konularda istediğimiz hedeflere ulaşabilmiş değiliz. Bunun en etkin sebebi de sistemlerin kuruluş ve işlet-meey alınma aşamalarında tesisi kullanacak kişilerin ortada olmamasından kaynaklanıyor. Biz müteahhide işimizi teslim edip çekildikten sonra işletmeci ile temasa geçip sistemlerin sağlıklı çalışmalarını sağlamak üzere bakım anlaşmaları yapmak veya işletmecilerini eğitmek talebinde bulunuyoruz. Bugüne kadar bu taleplerimiz bir çoğu işletmeye ek bir maliyet getiriyor diye red edilmiştir. Fakat bu mantık da yavaş yavaş ortadan kalkmaya, bakımın ne denli önemli ve gerekli olduğu ortaya çıkmaya başladı. Tahmin ediyoruz ki yakın bir gelecekte biz de hedeflerimize ulaşmış olacağız. Ya bizlerle kontratlı bakımanlaşmaları yapacaklar ya da kendi elemanlarını eğitecekler. Eski bir yanlış düşünce olan "nasılsa çalışmaz" mantığı özel sektörde kalktığı halde maalesef devlet sektöründe hala devam etmektedir. Bu da nitelikli eleman ve kalite sorumuzdur. Teşekkür ederim.

GARİH : Çok teşekkürler sayan Yıldız. Şimdi sayın hocamız Prof. Dr. Doğan Özgür konuşacak.

ÖZGÜR : Bir hoca olarak teknik eğitim ile ilgili bir takım sorular yöneltiliyor. Şahsi görüşüm, öğretim üyelerinin bir asistan olarak üniversiteye girmesinden son kademeye gelinceye kadar hatta emekliliğine kadar olan sürecin tamamını salt üniversitede geçirmelerinin yararı olmadığı doğrultusundadır. Mühendislik eğitimi yapan-yaptıran bir öğretim üyesinin bulunduğu sahayla çok içli dışlı çalışması gerekir. Ancak buna olanak tanınmamaktadır. Çünkü siz bir öğretim üyesi olarak sektör içersinde bir görev almaya kalktığınızda -bu konuda kanun gayet sarihtir- suç sayılıp işinize son verilebilmektedir. Dünyada bu kadar yersiz bir uygulama yoktur. Oysa belli bir potansiyele sahip olabilmiş öğretim üyelerinin bizzat sanayiye gitmesi ve bu yolla işbirliğinde bulunması gerekmektedir. Batı dünyasında üniversiteler temel kaidelerle uğraşmayı bırakmışlardır. İlgili bir kürsüde maksimum 10 kişi bulunmakta ise örneğin pompa sektöründe 1000 tane mühendis çalışmaktadır. Bunların %10'u araştırmada görevlendirilse 100 tane mühendis demektir. Özel sektörün kaynak ve para konusunda da avantajlarını gözönüne alırsak, yeni ürünlerle ilgili gelişmeyi üniversitelerden beklemenin yersizliği açıkça görülecektir. Üniversitelerin sistem üzerine çalışmaları ve verimliliği artırma araştırmaları yapması daha uygundur. Tekrarlıyorum, bunun için de üniversitede doktorasını tamamlayan bir öğretim üyesinin, üniversiteden ayrılıp yaklaşık 10 yıl sanayide hizmet görmesi lazımdır.

 

Bizim üniversitelerimizin makina mühendisliği eğitimi kapsamında; konstrüksiyon, imalat, ısı ve enerji tekniği, otomotiv gibi dallarda eğitim verilmektedir. Ben daha ziyade eğitim yaptırdığım ısı prosesi üzerinde konuşmak istiyorum. Bu sektörün bir kısmı; "temel bilimlerin uygulama derslerini kaldırın, mühendis hocaların ders saatlerini azaltın", bir diğer kesim ise "spesyalist yetiştirin ve daha fazla ders koydurun" diyorlar. 1974'de ısı proses dalını açtığımızda büyük mutluluk duyduk. Zira ısı bir prosestir. Mühendisliğin ana dayanağıdır. Her bir uygulama diğerine birebir benzemez. Birebir kopya etmeye kalktığınızda yanlış olur. Maalesef Türkiye'de kolaycılık ve organizasyonda ihmaller sıkça görülmektedir. Mesela tıp'ta... Ameliyathanelere dünyanın parası yatırılır; perceresi kırıktır ya da izolasyonu bozulmuştur. Mevcut zihniyet, röntgen odalarının morgun bitişiğinde olmasından da anlaşılmaktadır. Makina mühendisliğinde de "proses" olayına gereken önem verilmeyerek Türkiye bütçesinden trilyonların boşa harcandığı görülmektedir. Eğitimin bir "proses" olarak gerçekleşmesi lazımdır. Mühendis, analizlerden, bireysel deneyim ve birikimlerinden bir bütün oluşturmaya çalışmalıdır. Bizim proses dalımızda ağırlıklı olarak gösterilen "proses temel tekniği ve yönlenirilmesi", "soğutma ve klima", "ısıtma, ısıtma tekniği", "enerji prosesi", "cihaz yapımı" gibi ana konuların bir bütün haline dönüştürülmesi gereğine inanıyorum. Bu dal, birçok batı Avrupa ülkesinde bir fakülte haline dönüştürülmüştür. Diploması yine Makina mühendisidir. Ama kendi özerkliğinde bir fakülte kimliği vardır ve ilgili sanayi dallarıyla yakın ilişkisi sağlanmıştır. Türkiye'de mühendislik hizmetlerinin gelişmesindeki en büyük handikaplardan biri de, yatırımcıların mühendislik hizmetlerine para ödeme alışkanlıklarının olmayışıdır. Mühendislik hizmetlerinin lüzumsuz birşey muamelesi görerek ücretinin ödenmemesi, kalkınmamızın bir numaralı engelidir. Mühendislik firmaları ile taahhüt firmalarını birbirinden ayırmak gerekir. Kopyacılık yoluna gidilirse bir tehlike ortaya çıkabilir. Örneğin, yapılan bir klima sistemi farklı sektördeki bir klima uygulamasında veya aynı sektörde uygulamlı kapsamlarda bir klima uygulamasında kopya edilmeye kalkışılmamalıdır. Bu, şuna benzer; bir kasa hırsızısınız, kasayı açmaya çalışıyorsunuz, açıyorsunuz. İçinden "bu kasada para bırakacak kadar aptal değilim" yazan bir kağıt çıkıyor. Yani proses uygulamalarında bir sistemi birebir kopya etmeye kalkışmak, istenilen çözümü getirmez. Oysa mühendislik eğitimimizin bir çok Avrupa ülkesine kıyasla eksikliği yoktur. Tek farkı şudur; onların hocası hürdür, sanayi ile içiçedir, ve her zaman işbirliği yapar. Sanayi kuruluşları üniversitelerinden bir proje, bir çalışma için teklif vermelerini isterler. Üniversiteler bir araştırma grubu oluşturarak, örneğin 1 milyon DM vb. teklif verirler, sonra pazarlığı yapılıp bir üniversiteye iş devredilir. Yani, sanayi ve üniversiteler arasında karşılıklı saygı ile birlikte maddi bir ilişki de olmalıdır. Başka türlü sanayi-üniversite işbirliğinin gelişmesi mümkün değildir. Teşekkür ediyorum. GARİH : Çok teşekkür ederiz sayın hocam. Panelin sonunda ben de, kısa olarak arkadaşlarımızın konuşmalarını bir hülasa etmeye çalışayım. Sayın Mustafa Baygan biraz nostaljik bir konuşma yaptı Türkiye'de bu tür tekniğin ısıtmaya başladığını söyledi. Soğutma sistemine ancak 70'lerde, 80'lerde geçildiğini, eskiden bir kaç çeşit klimanın bulunduğunu şimdi ise her çeşit klimanın bulunduğunu belirtti. Kendisinin de bu sektördeki firmaların ortak sorunların ortak fayda çıkartabilmek için her şirketin kendi başına değil bir çatı altında toplanarak problemlerini dile getirmelerinin doğru olduğunu düşünerek bir derneğin kurucusu ve başkanı olduğunu ifade etti. Türkiye'nin de gümrük birliğine girme aşamasında bu tür çalışmaların çok gerekli olduğunu ve bunun için hazırlanmak gerektiğini ifade etti. Sayın Tunç Korun ise bize gazlardan bahsetti. Özellikle soğutmada kullanılan gazlardan ve ozon tabakasını delen CFC denen gazların yakın bir zamanda yasak edileceğini, Türkiye'nin de Montreal anlaşması gereğince buna imza koymuş olması dolayısıyla 1.1.196'dan itibaren bunlara müsaade edilmeyeceğini söyledi. Yeni gazların araştırılması ve araştırılmakta olduğunu söyledi. Fakat burada büyük bir sıkıntı ile karşılaşacağımızı belirtti. Fakat bu sıkıntılar belki yeni bir sanayinin doğuşuna da sebep olur. Belki yeni bir iş hacmi doğar diye de işin pozitif tarafına bakmak gerekiyor. Ayrıca ısı geri kazanma tekniğinden bahsetti. Dünyada enerji kıtlığı var iken, heba edilen enejinin daha ziyade toplanması gerektiğini ve bunlardan yararlanma gereği üzerinde durdu. Sayın Vural Eroğlu ise absorbsiyonlu makinalar üzerinde birkaç söz söyledi. Özellikle bize lityumbromür ile bir absorbsiyon cihazının suyla nasıl çalıştığını izah ettiler. Ve bunun daha ziyade bir pompayı çalıştıran tek bir motor olduğunu beyan ederek aynı zamanda özellikle bunun özelliğinin atık enerjiyle çalışması olduğunu söylediler. Verimin düşük olmasına rağmen absorbsiyon cihazlardaki kullanılmasındaki ana sebebinin kaybolan ısının yeniden kullanımı üzerinde durdu. Sayın Bülent Altan ise, endüstriyel klimanın üzerinde durarak bunun bir lüks değil artık bir gereksinme olduğunu ifade etti. Ayrıca ısı geri kazanma ve ısı geri kazanmalı cihazların yapılması üzerinde durdu ve yerli yabancı birçok firmaların mevcudiyetini belirtti. Bu arada muhtelif sistemlerden bahsederek, başta debi değiştirmek suretiyle bir damper sistemiyle bilahare ısısını değiştirmek suretiyle bundan sonra heat-pump, su soğutmalı kazanlar, ısı geri kazanmalı cihazların ortaya çıktığını, küçük cihazlarda özellikle piyasada bir patlama olduğunu, halkın artık bilinçlendiğini ve önemli konulardan birinin satış sonrası servisi olduğunu ifa etti. Yabancı mala doğru gitmenin mümkün olduğu kadar, ithal yerine yerli malın kaliteli olarak yapıp, bunları kullanmayı ve kullandırmayı  öğrenmemiz ve öğretmemiz gerektiği üzerinde durdu.

 

Sayın Dr. Mustafa Bilge, bize özellikle klima tesislerinin bir proseste de çok kullanıldığını ve proseste kullanılırken muhtelif maksatlar için muhtelif şekillerde kullanılabileceğini belirttiler. Mühendislik hizmetlerinin gerekliliği üzerinde durarak, Türkiye'de bu mühendislik hizmetlerinin artık yapılmakta olduğunu ve firmanın özelliklerinden bir tanesi bu ısıtma, soğutma sistemleriyle birlikte binanın gerekli diğer tüm tesisatla veya inşaatla birlikte gereksinmelerinin bir koordinasyon altında yapılması gerektiğini söyledi. Sayın Cengiz Yıldız ise özellikle kontrol sistemlerinden bahsetti. Artık kontrolların bir açma kapamanın ötesine gittiğini, önce mekanik olan kontrollerin elektrik, elektronik ve artık bilgisayarlı sistemlere geçtiğini ve artık akıllı veya yapay zekalı binaların ortaya çıktığını, bu binalarda dünyada ve ülkemizde pahalı olan enerjinin tasarrufuna doğru gidilebileceğini söyledi.

Sayan Prof. Doğan Özgür ise, sanayi ve üniversite işbirliği üzerinde durdu. Isının bir proses işi olduğunu, mühendisliğin de buna benzer bir proses işi olduğunu beyan etti. Netice itibariyle mühendislik hizmetlerinin daha iyi yapılması için üniversitede bazı şeyler beklediğini ve karşılıklı olarak üniversitenin de sanayiden bazı şeyler beklemek mecburiyetinde olduğunu ifade etti. Son olarak konuşmacılarımızın eklemek istediği bir şey var mı?

 

BAYGAN: Lütfen siz, bu sektörde bir duayen olarak, eski ve büyük bir sanayici olarak bu soruyu cevapladırın.Bu soruya ihtiyacımız var

Çünkü biz klima sektörü olarak yan üretim hacmiyle bize üye olan firmaların veya olmayanların toplam üretim hacmini, geçenlerde Özel Tüketim Vergisiyle olan çalışmalarımızda çıkartmaya çalıştık. Yaklaşık yıllık 500-600 milyar TL'lık bir hacim. Türkiye üretim hacmi içersinde tabii küçük bir değer. 40-50 trilyonluk bir beyaz eşya sektörü gerektiğinde büyük bir kavga yapabilir ama bizim klimacı olarak büyük bir gücümüz gözükmüyor. Ben şahsen kendim de veya mensup olduğum firma da kapalı kapılar arkasında bir sanayinin veya bir sektörün, bir ülkenin de yaşayamayacağına inanıyoruz. Mutlaka kapılar açılmalı ve rekabet olmalı. Ama bu 500-600 milyarlık sektörümüzde irili ufaklı çok firma var. Bizim kavgamız hangi boyutta gelişir? Sizin yorumunuz, önerileriniz bize önemli ışık tutacaktır. Bize böyle bir bilgi ortaya koyma fırsatı verirseniz mutlu olurum.

 

GARİH : Teşekkür ederim sayın Baygan. Elimden gediği kadar cevap vereyim. Benim kişisel görüşüme göre, artık Türkiye'de klimacılar bir dekatloncu olmaktan çok, yüz metreci, yüksek atlamacı olmak zorundadır. Artık ihtisaslaşma mecburiyeti ortaya çıkmıştır. Bir üretim bir ülkede gayri ekonomik şartlar içinde yapılıyorsa, bu ülke eşit girdi şartlarında rekabet edebilecek durumda ise o işin ya ürün değiştirmesi, ya kapanması, ya yeni sermayeyle büyümesi veya yabancı ortakla beraber birleşerek kısmen satılması gerekir. Bunlardan bir tanesini seçmek için önümüzde 1.5 senelik bir vaktimiz vardır. Bu vakit bence yetecektir. Dünyada artık globalleşen bir dünyada marka üzerinde çok durulmaktadır. İnsanlar bugün markaya önem veriyorlar çünkü bir kalite garantisi var, yalnız bir görüntü garantisi yok. Biz de zannediyorum ki, bu globalleşen dünyada bir takım uluslararası firmalarla birleşerek, uluslararası brendler alacağız veya kendi brendimizi yetiyorsa uluslararası çapta rekabet edecek durumdaysa onları yapacağız. Gümrük birliğine katılmak aslında, insanların serbest dolaşımı dışında Avrupa Topluluğu'na katılmanın aynıdır. Bunu kimse açıkça ifade edemiyor ama durum bu. İyi bir müzakere yapılırsa gümrük birliğine katılma arefesinde Türkiye'nin ortak pazara girme şartlarında kendisine verilecek bütün ödünleri alma ihtimali vardır ve alması da gereklidir kanımca. Yalnız serbest dolaşımı alamayacaktır. Esasen Türkiye'nin Avrupa Topluluğu'na girememesinin sebebi, serbest dolaşımdan korkulmasıdır. Serbest dolaşımsız da AT'ye girmek, AT'nin anayasasına aykırı olacağından AT'nin kendi kurallarını inkar etmesi anlamına geleceği için, böyle bir ara yol vardır. Nitekim Türkiye AT'ye girmeden gümrük birliğine giren tek ülke olarak durmaktadır. Fakat benim söylemek istediğim; bu kadar da korkmamalı. Sizin firmalarınızda olduğu gibi, benim firmalarımda da, buradaki arkadaşların firmalarında da eminim ki ISO 9000'e geçme çalışmaları yapılıyor. Bu çalışmalar gerek Türkiye'de yetişmiş ya da yetişmekte olan firmalar, gerekse Türkiye'ye gelmiş olan uluslararası firmalar kanalıyla yapılıyor. Bütün müesseselerimizde kalite üretimi diye bir mevzu ortaya çıkıyor. Öyle zannediyorum ki, bu rekabette çok büyük bir sıkıntı çekmeyeceğiz. Belki başka firmaların ismi altında kendi üretimimizi yapacağız. Ya da ürünlerimizi değiştireceğiz, bazı ürünleri de bırakacağız. Bizim kendi fabrikamızda 136 tür ürün yapılıyordu klima ve ısıtma-soğutmada. Şimdi 4 türe indi. Böyle olması da doğaldır. Yan atölyeler, yan endüstri doğuruyor, yan endüstride kalite gelişiyor, dolayısıyla işlerin hepsini tek bir bünye altında da yapmak gerekmiyor. Muhtelif müesseselerde, ihtisaslaşmış müesseselerde aksam yaptırıp, bunları bir çatı altında toplayıp yaptıracağınız gibi burada mühendislik hizmeti ortaya çıkıyor. Fakat mühendislik hizmetinde Amerikayı tekrar keşfetmenin gereği yoktur. Belki lisans altında bunların bir kısmı yapılabilir.

Türkiye'deki mühendislik hizmetlerinin bir kısmı daha ziyade standardı olmayan üretimlerde. Üretim projesi yapmak üzere mühendislik hizmetleri Türkiye'de henüz yenidir. Bunu kendi fabrikalarında da kurulması çok zor ve pahalıdır. Bunun yerine kendi üretim merkezlerimizde adaptasyon merkezleri kurulup, dışardan alınan bilgileri kendi üretim imkanlarımıza adapte edecek bir sisteme geçmek lazım. Ben basının yazdıklarına hiç bakmıyorum. Çünkü Türkiye ne batıyor, ne batağın kenarında. Türkiye gayet sağlam bir şekilde, bir dinamizmle yoluna devam ediyor. Fuarlar yapılıyor; yıllar önce böyle bir fuarın yapılacağını bile düşünemezdik. Dolayısıyla gayet iyi gidiyoruz. Teşebbüs ruhumuz çok gelişti. Eskiden potansiyelimiz vardı, potansiyeli dinamiğe çevirmek lazım. Potansiyeli dinamiğe çevirmek için bilgi, deneyim, finans, yönetim ve teşebbüs gücü lazım. Bunun beşi de bizde var. Dolayısıyla kendi kendimize komplekslere kapılıp, biz yapamayız, edemeyiz demeyelim. Biz Rusya'da, İran'da, Kuveyt'de, Kuzey Afrika'da her yerde çalışıyoruz. Birçok Avrupa firmasına taş çıkartıyoruz. Ortak çalıştığımız Avrupa firmaları bizden de çok şey öğreniyor. Biz de onlardan çok şey öğreniyoruz. Sizin de kurmuş olduğunuz çok güzel bir dernek var. Bazı firmalarımız kapanacak, kapanması da doğaldır. Niye kapanmasın, herşey olabilir. Yön değiştirebilirler, fabrikasını başka yere taşıyacak, başka bir konuya yönelecek. Bunların hepsi olacak ve Türkiye, dünyayla rekabet edecek konularda kendini gösterecektir.