Header Reklam

Gelecekte ODE'nin "Made in Turkey" damgalı ürün ve hizmetleri, yalıtım sektörü ile sınırlı kalmayacak

05 Haziran 2004 Dergi: Haziran-2004
Gelecekte ODE'nin

Vizyon, stabil bir şey değil, bıraktığın yerde durmuyor. Dinamizm, kişi ve kuruluşlarca içselleştirilmiş, öze işlemiş ise, içinde bilindiği kabı sürekli daraltıyor, taşıyor. Gelişme yolunda devinim, rutin bir tarza dönüşüyor. Bu ay da, ‘gelişmeyi’ rutinleştirmiş, tarz haline getirmiş bir kuruluş; ODE, ‘Made in Turkey’ köşemizin konuğu. ODE’nin -ki artık ODE Grup demek daha doğru- yöneticisi ve sahibi Orhan Turan, ODE’nin geçmişten geleceğe yol haritasını, üniversite yıllarının ‘sıkı dersleri’nin hocası Prof. Dr. Doğan Özgür’e anlattı. Bir başka deyişle Orhan Bey kendi yatırımlarını anlattı, Doğan Hoca da kendi yatırımı ile, öğrencisiyle gurur duydu. Bizler de bir kez daha, ülkemizde girişimci, yatırımcı, dinamik bir sınıfın olduğunu ve hal böyle iken umudun, ülkemiz ufuklarından eksik olmayacağını hissettik...sevindik...

Mezun oldum, işsiz kaldım, iş hayatıma işsiz başladım...

1981’de Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi’nden mezun oldum. Bir buçuk ay iş bulamadım. Ciddi bir hayal kırıklığı ve stres yarattı. Kurtuluş’ta oturuyordum. Nihayet Enka’da iş buldum. Tuzla’da 7.30’da mesai başlıyordu. 5.30’da kalkıyordum. 1.5 yıl boyunca işin yanı sıra Marmara Üniversitesi’nde işletme yüksek lisansı yapıyordum. Cumartesi ve pazar günleri de gece kursuna gidiyordum. 1983’ün nisanında tamamladım mastır programımı. O zamanlar akrabalarımız, bu tempomu, Kurtuluş-Tuzla iş trafiğimi anlaşılmaz bulup,babama sorarlarmış; ‘niye bu çocuğu bu kadar çok yoruyorsun, ciddi bir para probleminiz mi var’ diye... Daha sonra askere gittim. Dört ay -yine- Tuzla’da görev yaptım. Askerliğimin dördüncü ayından sonra çektiğim kura sonucu, Eskişehir Hava Kuvvetleri’nde göreve başlamam, aynı zamanda bugünkü meslek kariyerimin de başlangıcı sayılır. İnşaat-emlakta kontrol mühendisi olduğumda önümde makine mühendisi yoktu. Her şeyi keşfetmek, öğrenmek zorundaydım. Kazan, boru, vana, yalıtımla ilgili uygulamaları gördüm ve bir yıl içinde hatırı sayılır bir tecrübe edindim. O bir yıl içerisinde bize iş yapan taşeronları gördüğümde, ‘ben bu işi yaparım’ diye düşündüm. Babamın maddi durumu çalışmamı gerektirmemesine rağmen, orta öğrenimim boyunca da, her yaz çalışıyordum. İki ağabeyim de çalışmazlardı. İlk işim radyo tamirciliğidir. Manifaturacıda, bir avukatın yazıhanesinde, son olarak da tekstil sektöründe tezgahtar olarak çalıştım. 1977’de üniversite sınavlarına girmiştim. Sonuçları daha belli değildi. Kurtuluş Caddesi’nde yürürken, babama tekstil sektörünün çok karlı olduğunu, benim de imalatçılığı öğrendiğimi söyleyip, ‘eğer üniversiteyi kazanamazsam bu işe girelim’ dedim. Öncesinde de, Makine Mühendisliği tahsilim boyunca da, sonrasında da hep kendi işimi yapmak vardı içimde... Tabii, o dönemlerde hedeflerim, bir evim, bir yazlığım ve bir arabamın olmasıydı. Başaracağıma inanıyordum. 1984’ün 1 Temmuz’unda da, arkadaşlarımın Laleli’de 19 m2 bürolarında serbest meslek yaşamım başladı. Bir tek masamız vardı ve erken gelen otururdu. Bu da genellikle ben olmazdım. Cumartesi günleri çaycının hesap kestiği gün olduğu için de, çok fazla ortalarda görünmezdik. Aileden çok baskı geldi ilk zamanlar.. Eylül’de de evlendim, param yoktu ama bir şirkette muhasebe müdürü olan eşimin düzenli bir geliri vardı. İlk bir-iki yıl, biraz tecrübe, biraz çevre ve para temin edebilmek için büyük çaba sarfettim.

Benimkisi mücadele inadı belki de...

Dünya gazetesini ihale haberlerinden, taahhüt işleri takip ediyordum. Yapabileceğim tek şey taahhüt idi. İhalelere girdim. İlk aldığım iş; Kadıköy SSK Dispanseri’nin radyatör değişimiydi. Keşif bedeli, 900 bin liraydı. Zarar ettim. 1986’nın sonunda bir ortağımız dayanamadı ve ayrıldı. İki kişi kaldık. 1987’nin sonunda diğer arkadaşım da ayrıldı. Tek başıma kaldım. Durum çok iç açıcı gözükmüyordu ama tarifsiz bir güven, bir inanç vardı içimde. Belki de bu güveni, ailemin ‘ya adam gibi bir fabrikada mühendis olarak çalış, ya da gel bizim halıcı dükkanında dur’ diye karşı çıkışları besliyordu. Eşim de dahil herkes, ayrılmamı, düzenli bir şey yapmamı istiyorlardı. Benimkisi mücadele inadı belki de... Ben Anadolu çocuğuyum.

Anadolu erkeğinin cebinde para olmadığı zaman, psikolojisi de çok bozuk oluyor. Mutfak harcamaları, yakıt masrafları gibi tüm yaşamsal, fiziki gerekler, cebinde para olmadığı zaman bir gerilim vesilesi oluyorlar adeta... Çok iyi hatırlıyorum, 1988 yılıydı bayiliğini yaptığım bir firmanın Kıbrıs’ta bayiler toplantısı vardı. Gidecek param yok, ama geri çekilmekse hiç olmayacak şey. Yöneticiydim, kömür parası toplamıştık. Kömürcüye rica ettim, bir aylık çek verdim. O parayla Kıbrıs’a toplantıya gittim. Tabii ki, o zamanlar ‘bırakmak’ aklıma hiç gelmiyordu diyemem. Ama direnebilirsem kazanacağıma duyduğum inanç, beni terketmedi.

Yalıtım; mühendislik formasyonu temelinde bir ihtisas alanı olmalı...

1986’da Beşiktaş’ta, tesisat ve yalıtım malzemeleri satışı üzerine bir mağaza açtık. Daha sonra yalıtımda bir boşluk olduğunu gördüm. Çünkü bu işin bir mühendislik hizmeti olması gerektiğini, bir formasyona dayalı olması gerektiğine inandım. Yalıtım sektörü, daha çok taşeronların ve ustaların kontrolündeydi. Bu alanda bir mühendislik formasyonu temelinde, farklı bir şey yapmam gerektiğini fark ettim. Bir buçuk yıl sonra, Türkiye genelinde ilk üçe girdim. Bir çokları; radyatör, boru satışı yanında, yalıtım malzemesi de satıyordu. Uzmanlaşma yoktu. Bizimle beraber, yalıtım mühendislik-mimarlık gibi bir disiplinin üzerinde ihtisaslaşan olgu olmaya ve bu alanda mühendislik hizmetini talep etmeye başladı. O zaman farkı yarattık. 1985-90 arası Türkiye’deki üretici firmalardan mal alıp sattım.

Önce ithalat, ardından üretim başlıyor...

1990 yılında bu işin böyle gitmeyeceğini, kar marjlarının düşük olacağını, rekabetin yoğunlaşacağını ve ‘fark yaratmak’ gerektiğini anladım ve ithalata başladım. 1990-1995 yılları arasında da ithalatı sürdürdüm. Türkiye’de olmayan bir ürün getirdim ve kabul ettirdim. Bu yıllarda yabancı firmalarla çok ciddi bir sinerji oluşturdum. 1995’in sonunda da bu işin ithalatla da yürümeyeceğini anladım ve bu ürünleri üretmem gerektiğini gördüm.

Kimsenin elindeki parayı elinden çıkarmadığı bir dönemde,1995’te, elimdeki avucumdaki parayı Çorlu’da 12 dönüm bir araziye yatırdım. O gün için görebildiğim menzil ve olanaklarım bu kadardı. İki sene sonra, üretim yatırımımız tamamlandı. İlk polietilen üretimimizi gerçekleştirdik. Sonrasında, kauçukla ilgili olarak İtalyanları ikna ettim. Öcalan, Roma’daydı o zamanlar. İtalyan malları protesto ediliyordu. Avukatımız ‘Çıldırdın mı? Ne yapıyorsun?’ dedi. Ben de bu dönemin geçici olduğunu söyledim. İtalyanlar, kauçuk köpüğü yatırımını Yunanistan’da gerçekleştirmeyi düşünüyorlardı. 1998 yılında onları ikna ettim, 2000 yılının içerisinde de üretime geçtik.

Fabrikanın karşısında, yolun öbür tarafında bir yer daha aldım. Bu döneme kadar ağırlıklı olarak tesisat alanında çalışıyorduk. 2000’den sonra, bu işin tesisatla sınırlı kalamayacağını ve bina yalıtımına doğru da kayılması gerektiğini gördüm. 20 dönümlük bir arazi alarak XPS işine girdim. Geçen yıl, sahip olduğumuz arazilerin ve yatırım alanlarının hedefleri karşılayamayacak duruma gelmesi ile bir arazi daha aldım. Şimdi bitümlü membranlarla ilgili yatırım yapıyorum ve sektördeki ilk lojistik merkezi tesise çalışıyoruz. Bina ısı yalıtımına 2000’de girdik. Bu alandaki yatırım hedeflerimiz arasında; bina yalıtımında lokomotif olarak gözüken lifli malzemeler ve bir de yapı kimyasalları var.

Üretim, ihracata yöneliyor...

1996 yılından itibaren üretim ve ihracat yapıyoruz. Teknik yön ile ticari yönü çok iyi dengelemek gerekiyor. Biz sadece ürün satmadık, teknik hizmetle birlikte ürün satmaya çalıştık. Yalıtım danışma merkezlerini kurduk.

Bugün ciromuzdaki ihracat, % 15 mertebelerinde. Yakın dönem hedefimiz ise % 30. 2001 krizinde İtalyanlarla ortak olduğum firmadaki ihracatımız, üretimin % 81’i idi. Yani kriz döneminde zaman kaybetmeksizin ihracata dönebildik. Üretim ve dağıtımda büyümeyi hedefliyoruz. Dokuz tane şube oluşturduk. Otuz beş mühendis ve mimarımız var. Bulgaristan’da, sadece dağıtım yapacak bir firma kurduk. İleride bu bölgede üretime de geçilebilir mi? Bunu söylemek için henüz erken. Sonra Romanya’yı da düşünüyorum. Mevcut bilgi birikimini,Türkiye dışına da taşırmayı hedefliyorum.

Gelecekte...

2010’a kadar bir projeksiyon yaptım. Bugün ODE, dört firmadan oluşuyor. ODE Mühendislik dışında, İtalyanlarla ortak olduğumuz ODE K flex var, Hollandalılarla ortak olduğumuz ODE Duct flex var. Bir de dış ticaret firmamız var. İçinde bulunduğumuz süreçte, grup oluşturuyoruz. Değişik sektöre de girerek ileriki süreçlerde holdinge dönüştüreceğiz.

Eğer öngörülerimiz ve buna dair planlarımızda karşımıza çok ciddi sorunlar çıkmazsa, 2010’a doğru turizm ve enerji gibi başka sektörlere de girmeyi düşünüyorum. Sadece yalıtım sektöründe kalmak istemiyorum. Riski biraz daha yaymak istiyorum. Bilgi ve tecrübe birikimimi, insan kaynaklarımı daha verimli kullanmak istiyorum. Yalıtım sektörü, çok büyük bir sektör değil. 300-400 milyon dolarlık bir hacmi var. Oysa 20 milyar dolarlık iş yapan sektörlerde de iş yapmak istiyorum.

Başarının sırrı;

Türkiye’nin -bir anlamda- fırsatlar ülkesi olduğunu söylemek mümkün. Potansiyel fırsatları lehimize çevirmeliyiz. ODE bu aşamaya geldiyse; dönemi ve süreci iyi değerlendirdiği için geldi. 1985 sonrasında Türkiye’de ciddi bir yatırım furyası vardı... Geçen gün bir çalışma yaptım, 1995’in verilerini yüz kabul ettiğimizde, 2003 sonunda Türkiye 123 olmuş. İnşaat sektörü ise 87. Yani inşaat sektörü, Türkiye’nin vardığı noktanın % 37 gerisinde kalmış. Biz, bu dönemde büyüme kaydettik.

Geriye dönüp baktığımız zaman başarımızın sırrını; üründe ve hizmette fark yaratmaya odaklanmaya, insan kaynaklarına, takım çalışmasına önem vermeye, modern üretim tekniklerine yatırım yapmaya, süreçleri olabildiğince iyi tahlil ederek sağlıklı öngörüler geliştirebilmeye bağlıyorum.

Yatırımcılık, tatlı bir hastalık gibi belki .. keşke biraz daha planlama, biraz daha az bürokrasi olsa...

Türkiye’nin paradan para kazandığı dönemlerde, 80’li 90’lı yıllarda ilk beş yüz kuruluşun faaliyet dışı geliri % 90 cıvarındaydı. Kimse yatırım yapmıyordu. Böyle bir süreçte arazileri binaya dönüştürdük ve yatırım yaptık. Bu ülkeye birilerinin çivi çakması gerekiyor, yatırım yapması gerekiyor. Fakat bu kadar şey yaptıktan sonra kamuyu yanınızda göremiyorsunuz. Engellerle, bürokrasiyle karşılaşıyorsunuz. Çoğu zaman bürokrasi bizim arkamızdan geliyor. Bu yatırım maliyetlerini yükseltiyor. Bir çok fona aktarılması gereken paralar, her biri belli bir maliyet kalemi sayılan bürokratik işlemler silsilesi, yatırımdan caydırıcı rol oynuyor. Çok ciddi stresler yaşatıyor. Bu koşullarda içerdeki insan için yatırım cazip değilken, yabancı sermayenin Türkiye’ye gelmesi nasıl sağlanabilir? Şunu da söyleyeyim buna rağmen bizim sanayicilerimiz çok girişimci; hala yatırım yapıyor. Kendimi de anlamıyorum, diğerlerini de ... Sanki bir hastalık gibi... Türkiye’nin stratejik bir planlaması yok. Sadece inşaat sektöründe değil, hiçbir alanda planlama yok. Türkiye’nin önceliklerini, öncelikli sektörlerini belirlememiz lazım. Turizm, tekstil, bilişim gibi sektörlere öncelik tanıması ve bunların önünün açılması lazım. Turizm ciddi bir potansiyel. Şu anda turizmde 11 milyar dolar civarında bir gelirimiz var ve yaklaşık elli milyar dolar civarında da kapasitemiz var. Mevcut tecrübelerimiz ve ekibimizle bu sektörde de iyi hizmet vererek, iyi noktalara gelebileceğimizi tahmin ediyorum.

Ben Türkiye’nin büyüyen sektörlerinde olmak istiyorum. Sonuçta bizler yatırımcılar olarak, yöneticiler olarak kaynaklara, insanlara yatırım yapıp, yönetiyoruz. Fikrimizi, ürünümüzü, sistemimizi satıyoruz. Bu eylem dizgesi, sadece belirli bir sektörle sınırlı kalmak zorunda değil.

Pazarlama zor; hele pazarladığınız şey ‘hayal’se...

İnsanlara bir şeyleri pazarlamak güç. Ama, bizimkisi daha da güç. Zira yalıtım malzemesini satıyoruz insanlara... İnsanlara hayal satıyoruz. Yararını düşleyerek, alım kararı vermesini bekliyoruz. Yarar olarak, sağlayacağı tasarruftan bahsetmek, alıcı için vazgeçilemez bir gerekliliği somutlamıyor.

Ben önce taahhüt yaptım, sonra bu işin ticaretini yaptım, sonra ithalatını yaptım, daha sonra da üretime geçtim ve şimdi de üretim ve ihracat yapıyorum. Taahhüt yaparak bu işin nasıl yapılacağını öğrendim. Şantiye kökenli bir adamım. Bir ürünün uygulamasını görürseniz onun satışını daha rahat yapar ve teknik olarak daha iyi ikna edersiniz ve problemlere de çözüm üretebilirsiniz. Ticaret boyutu da çok önemli. Dünyada çoğu firma üretiyor ve daha sonra satmaya çalışıyor.

Türkiye: ‘Girişimci ruh’un bereketli toprakları...

Hep yarın endişemiz var. Avrupa’da böyle bir şey yok. Girişimci olmuşuz, mecburiyetten. Mesela Avrupa’da olsaydım, muhtemelen büyük bir firmaya girecektim ve oradan emekli olacaktım. Ama burada giremedim ki...

Bugün TUGİAD’ın da yönetim kurulu üyesiyim. Marmara Üniversitesi ile işbirliği yapıyoruz. Orada ders veriyorum. İkinci dönemden itibaren de girişimcilik dersi koyduruyoruz. Deneyimlerimizi anlatıyoruz. Girişimci ruhun geliştirilmesi, güçlendirilmesi çok önemli. Avrupa’da olmayan bir şey girişimcilik. Krizi dünyada Brezilya ve Türkiye iyi yönetiyormuş. Çünkü çok zikzaklar çizen bir düzlemde iş yapmaya çalışıyoruz ve her şarta uyum sağlamaya, her bir koşul için farklı reaksiyonlar oluşturmaya mecburuz.

Bulgaristan’a Romanya’ya gidiyorum.Uluslararası standartlarda üretim yaptıktan sonra, basmakalıp yargılar, geçmişteki Türk imajı ile ilgili eksiler, sorun yaratmıyor.

Yabancı ortaklarımızı yönlendirebiliyoruz. Onların daha fazla detayı, unsuru bütünleşik hale getirebilmesini ve sunmasını istiyoruz. Şimdi onlar bizim kataloglarımızı İtalyanca’ya çevirmek için izin istiyorlar.

Firmalar iyi yönetilirse ve kaynakları, insanları iyi yönetilirse bizim başaramayacağımız bir şey yok.

Standartlar bir formalite mi?

Geçen hafta TÜV’ün denetimine girdik. ‘ Siz iyi bir firmasınız ve standartların üzerinde çalışıyorsunuz’ dediler. ‘Avrupa standartlarında çalışıyorsunuz’ dediler. Ben de ‘Bizi küçümsemeyin, biz Avrupa standartlarında değil, dünya standartlarında çalışıyoruz’ dedim. TÜV’ün bunu söylemesi tabii ki gurur verici.

Bazı firmalar standartı sadece ‘bir etiket olsun da ihracatta kullanırım’ diye alıyor. Biz standartların süreçlerimizi iyileştireceğine, maliyetlerimizi düşüreceğine, müşteri memnuniyetimizi artıracağına inanıyoruz. Yani standartların, bir şekilden ibaret olmanın çok ötesinde, disipline edecek, sistem ve verim sağlayacak bir zemin olduğuna inanıyoruz.

ISO 9000’in 2000 versiyonunu gördüm ve hemen firmaya adapte ettim. Altı ayda bir müşteri memnuniyetini ölçüyoruz. Bayilerimize, mal sattığımız yerlere faks çekiyoruz; ‘rakiplerle bizi mukayese edin’ diyoruz. ‘Fiyat politikamız nasıl? Teknik hizmetimiz nasıl? Servisimiz, teslimatımız nasıl?’ diye soruyoruz. Bu araştırmaların nedeni; müşteri memnuniyetine verdiğimiz önemdir. En son yaptığımız araştırmada, hiçbir rakibimiz, bizi geçemedi. Aynı şekilde firma içerisinde de benzer çalışmalar yapıyoruz. Çalışanlara, yöneticileri soruyoruz. Bu gibi yöntemlerle elde edilen tüm bilgiler, sürecin iyileştirilmesine yardımcı oluyor.

Rekabet becerisi, firmaların önemli gücü...

Türkiye 1996 yılına kadar gümrük duvarlarının arkasında kalarak, yapısal ve idari hantallaşma yaşadı. ‘Ne üretirsem, satıyorum’ rahatlığı ve kolaycılığı ile ciddi bir rekabetle karşı karşıya kalmaksızın ticaret yaptı. Tabii ki para kazandı ama bir çok yeteneğini de kaybetti. ODE, rekabetin içinden çıktı. Birbirinden farklı özelliklere sahip her bir rakibimiz için çok farklı stratejiler oluşturabildik. Bu yönüyle bakıldığında, şirketinizin gücünü belirleyen en önemli faktörlerden birinin de rekabet yeteneği olduğunu söylemek mümkün görünüyor. Bu yeteneklerin geliştirilmesinde okumak şüphesiz ki önemli. Ama bir çok kuruluşu irdelemek, analiz etmek, alan araştırmaları, yönetim biçimleri tahlilleri yapmak daha da önemli bir vizyon getiriyor. Yaklaşık yurtdışında 50-60 firmayla çalıştım. Bu çalışmalardan çok ciddi bir know-how elde ettim. İş yapış modellerini inceledik ve ülkemize uyarladık.

Biz 1993 yılına kadar Beşiktaş’ta arka sokaktaki nalburla rekabet ediyorduk. 2003’te de uluslararası düzeyde rekabet ediyorduk. Çok değerli bir tecrübe yaşadım. Bunun sahip olduğunuz veya olmadığınız para miktarıyla ilgisi yok.