“Yeldeğirmeni eskiden mahalleydi, şimdi nezihleştirilen proje alanı”

20 Temmuz 2016 Dergi: Temmuz-2016

Semtleri pazarlamak, yaşam tarzları pazarlamak, marka mekânlar, semtler, kentler yaratmak sürecinde, mekânları tüketmek, mekânların belleğini yok etmek, kimliksizleştirmek ve geçmişsizleştirmek, tüketim metası haline getirmek, belleğini boşaltmak, parasal getirisini artırmak ama gerçekte değersizleştirmek…

“Popüler” ve “Yok-Mekânlar”* yaratmak… Mekânların belleğini oluşturan insanları dar bir alanda kimliklerini yaşamaya çalışmaya itmek…

Kadıköy Belediyesi’nin ÇEKÜL Vakfı ortaklığıyla 2010 yılında başlattığı Yeldeğirmeni / Rasimpaşa Mahalle Canlandırma Projesi, başlangıçta heyecan verici, sonrasında kaygılandırıcı bir süreci gözler önüne serdi. Bakın kentsel dönüşüm denmiyor, “canlandırma” diyor. Ne kast ediliyor?

Projenin kurumsal sitesinde amaç, şöyle tanımlanıyor:
“Proje; sosyal, ekonomik ve fiziki anlamda daha sağlıklı ve yaşanabilir bir kent parçası yaratmayı amaçlamaktadır. Her aşamasında, Yeldeğirmeni’nin sorunlarını ve ihtiyaçlarını kuşkusuz en iyi gözlemlemekte olan Yeldeğirmeni halkı ile birlikte yürütülecek olan proje, sürdürülebilir bir canlanmayı hedeflemektedir." Yeldeğirmeni, orada doğup büyüdüğü için kendini şanslı hisseden ben ve benim gibi niceleri için değil, Türkiye’nin kültürel mirası açısından da büyük önem taşıyor. Tarihi jeolojik zamanlara kadar uzanan, M.Ö. 675’de kurulan Kalkedon’un surlarının geçtiği, 15. ve 16. yüzyıllarda bahçeli köşklerin var olduğu, adını 18. yüzyıl sonlarına doğru padişah I. Abdülhamit tarafından yaptırılan yeldeğirmenlerinden alan semt, İstanbul’un ilk apartman semti kabul ediliyor.
Özellikle Yahudi ve Rum ailelerin bu mahalleye gelmesiyle Yeldeğirmeni bambaşka bir çehreye bürünüyor. Kehribardji, Menase, Celal Muhtar, Demirciyan, Sünget ve Valpreda Apartmanları İstanbul’un konut olarak yapılan ilk apartmanları arasında. 200 kadar tescilli eserin bulunduğu Yeldeğirmeni'nde birbirine çok yakın sayılacak mesafede cami, kilise ve sinagog bulunuyor. 1895
yılında yapılan kilisenin çanı bile dünyaca ünlü Samatyalı Zilciyan Usta’nın eseri. Çocukluk   zamanlarıma ait; Ramazan ve Kurban bayramlarımızda lokumunu alıp bizi ziyarete gelen, Hamursuz bayramlarında pişirdiği mayasız ekmeklerden, hamursuz’lardan getiren Yahudi komşularımız, mahallenin kedi camiasının hamisi Matmazel Sofi ve huzur, saygı, sevgi sarmalı içindeki komşuluk anılarımı da bunlara eklediğimde, “Canlandırma Projesi” heyecanlandırmıştı. Resim, seramik atölyeleri, konsept kafelerin birbiri ardına açılması, 2012’de başlayan Mural-İstanbul Festivali ile binaların Mural (duvarlara resim yapma sanatı, binanın duvarını boydan boya kaplayan grafitiler) çalışmaları ile kaplanması, dikkatleri bu semte çekti. Sonra ne oldu…

“Canlandırma” değil, “Koruma” projesi olmalıydı diyen Mimar Arif Atılgan konuyla ilişkin şunları söylüyor: “Bir kentsel mekân olan Yeldeğirmeni’nde, mekânın belleğine keskin müdahaleler yapmadan, eski sakinleriyle yeni yerleşenler arasında doğallıkla gelişen iletişim biçiminin, süreç içinde Canlandırma ya da Soylulaştırma adı altındaki yukarıdan müdahalelerle sakatlandığı görülüyor.   Burada dikkati çeken, doğal süreç içinde semt bir kültür sanat merkezine dönüşürken, Soylulaştırma girişimlerinin ardından mekândaki yeme içme mekânlarının artışıyla birlikte semtin bir eğlence merkezine dönüşüyor olması. Bu biçimde mekân kültür sanatın ötelendiği bir eğlence sokağına dönüştüğü takdirde yükselen mülk kirası ve satış ücretleriyle eski sakinlerin de, yeni yerleşenlerin de o mekânda ikamesi mümkün olmayacaktır. Çarşı’nın ardından, Yeldeğirmeni de benzer bir kaderin yoluna girerken, sanatçı atölyeleri de düzenlenmek istenen ‘kültür sanat turlarıyla’ bir tüketim nesnesine, vitrine dönüştürülmektedir. Ancak vitrinlerde insanlar yaşayamaz, sadece başka insanlar tarafından seyredilirler. Koruma, koruma amacıyla yapılmalıdır. Semte ise semt kimliğini yaşatmak için proje yapılmalıdır. Daha baştan tanıtım, marka sponsor, imaj pazarlanması gibi anlayışları ele alıyorsanız
buranın mahalle yapısından çıkacağını kabul ediyorsunuz demektir.

Yeldeğirmeni eskiden mahalleydi, şimdi “nezihleştirilen” proje alanı.”

Akademisyen Yasemin Sarıkaya Levent, mekânın toplumların belleğinde yer eden yaşanmışlıkları içinde barındıran en önemli unsurlardan birisi olduğuna dikkat çekiyor: “Mekân, toplumsal belleğin deposudur. Mekân-bellek ilişkisi toplumsal bellek için önemlidir… Mekân yaşanmışlıklar, içerdiği anılar ve kendisine yüklenen anlamlar ile geçmiş ve geleceği birbirine bağlamaktadır…İster bilinçli, ister bilmeden sürdürülsün, bellek mekânlarının kentten silinmesi, kentsel belleğin bir parçasının sökülüp alınması anlamına gelecektir.

Bellek mekânlarının korunması, burada biriktirilen anıların saklanması, gerektiğinde geri çağrılabilmesi ve kültürel sürekliliğin sağlanması açısından önemlidir”.

Oya Bakır
oyabakir@dogayayin.com

* Auge’nin non-lieu olarak isimlendirdiği bu kavram, Türkçe’ye Uğur Tanyeli tarafından “yok-mekân” olarak (2004) çevrilmiştir.

* (Yazının Kaynağı: Mimar Arif Atılgan’ın, “Yeldeğirmeni” kitabı, çeşitli mimarlık dergilerindeki yazıları ve internetteki zengin içerikli bloğudur.)