Yabancılaşma, kaçış düşü ve yaşamı olduğunca kabulleniş üzerine…

05 Ağustos 2012 Dergi: Ağustos-2012

Rekabetçi, yarışmacı bir yaşam döngüsü içine hapsedilen insan giderek “kendi” olmaktan uzaklaşır. Yabancılaşma, düşünce tarihinin en fazla kurcalanan kuramlarından biridir. Hegel’den Marx’a, Weber’den Durkheim’a kadar düşünürlerin birçoğu, yabancılaşma konusuna kayıtsız kalamamış. Yabancılaşmanın tariflerinden en ünlüsüne göre emeğinden uzaklaştırılan insan, emeğine yani kendisine karşı yabancılaşmaya başlıyor. Diyelim ki, bir fabrikada sabahtan akşama beyaz eşya üretiminde çalışıyorsun ve o ürünü kredi kartına 10 taksitle almaya çalışıyorsun, yani on ay boyunca her gün üretiminde çalıştığın nesneyi 10 ay ödeyerek sahip olmaya çalışıyorsun. Böylelikle kişinin emeği ve kendisi arasında bir bağ kalmıyor. Değer yargıları da nesnelerin sahipliği, buna bağlı olarak statü ile bütünleşiyor. 

Thorstein Veblen’e göre yabancılaşma; insanların birbirlerini verimlilik konusunda kıskandıklarında ortaya çıkar. İnsan emeğini, bir katma değer elde etmek için değil, statü, statü üstünlüğü kazanmak için sarf eder. Böylece barışçıl bir kültürden çekişmeci-rekabetçi-çatışmacı bir kültüre geçer. Bu süreçte nesneleri insanlaştırır, nesneler dünyasının değeri artarken insanlar dünyasının değeri doğrusal orantılı olarak düşer. İnsan nesnelere daha çok sahip oldukça kendinden uzaklaşır, yani “sahip olmak”, tatmin duygusunu artıracağına yabancılaştırır. Emeğin değeri satılabilirliği ile ölçüldükçe, insan ilişkileri pazar ilişkilerine dönüştükçe ve insan, “değerleri” ile değil, pazardaki konumu ile değerlendirildikçe yaşamın öznesi olmaktan çıkar, nesnesi olur.

İnsan emeği fayda üretimine yönelik olmadığı için adeta “kirletilmiştir”, bu nedenle “çalışmak” küçümsenir. Çok çalışana ne denir? “Aman bu ne hırs, mezara mı götüreceksin”…

 

Gerçek şu ki, yabancılaşma özellikle/ve öncelikle metropol insanlarını kasıp kavuruyor. Metropoller, insana duygusal davranmayı adeta yasaklıyor ve sadece “aklına sığınan” duygudan arındırılmış canlıların var olduğu “medeniyet ormanları”na dönüşüyor. Bu durumun farkına varanların bir kısmı ruhunu kurtarmanın peşine düşüyor ve “küçük bir sahil kasabasında” yaşama düşüne sığınıyor (Tabii metropolleşme yolunda hızla yol almayan bir sahil kasabası bulabilmenin güçlüğüne değinmeyeceğiz). Bu düşü gerçekleştirebilenlerin bir kısmı “sıkılıyor”, pişman olduğunu dile getirmeyerek geri dönüşü için “akli” bir mazeret buluyor, dönüyor. Bir kısmı umduğu kurtuluş huzuruna kavuşamıyor ama “bozuntuya vermiyor”, eşe dosta kendi yetiştirdiği “organik domateslerden” gönderip kararının arkasında durduğunu gösteriyor. Diğer bir kısmı da mutlu azınlık olarak metropol stresinden azat edilmiş ruhu ile keyif çatıyor. Kent yaşamında adını bile duymadığı otların ön plana çıktığı bir mutfak kültürü ile kıyı kaptanlığı öğreniyor. Yorgun beynini ve ruhunu denizle, gökyüzüyle, doğayla dinlendirmeye, sağaltmaya çalışıyor.

Çok sevdiğim yazar Işıl Özgentürk’ün ezbere bildiğim eseri “Küçük Sevinçler Bulmalıyım”daki çığlığını hatırlıyorum: “Peki ne yapmalı? Kör ve sağırsa kalabalıklar! Gelen haberler hep karaysa! Sevgi yok olmuşsa! Yaratmanın büyüsü yitmişse! Gülmeyi unutmuşsak! Ne yapmalı?” Özgentürk, bu soruya yanıt vermiyor, yanıtı sorgulatıyor: Bir iç sesi, “Uzanıp yatmalıyım çimenlere… Buğusunda yitmeliyim ormanların… Unutmalıyım bütün bildiklerimi; teorik, bilimsel ve her şey üstüne. Avucumda toprak ve yeşil kokusu, yüreğimde ferahlığı denizlerin. Sessizce yanaşmalı bir gemi yamacıma, denizin çağrısı iliklerimde. Kimseler, ah kimseler bilmemeli gittiğim uzak limanları” derken, diğeri “O ıssız limanlarda aç durulmuyor. Ellerim hünerli. O ıssız limanlarda insansız durulmuyor. Bilirim insanları sevmeyi. O ıssız limanlarda ot misali yaşanmıyor! Yaşamak başka bir şey olmalı!” diyor (Daha fazlasını söylüyor da ben özetledim).

Alexandre Kojève, Hegel Okumaya Giriş adlı kitabında “aylak efendilik” için görüşünü şöyle ifade ediyor: “Nihai olarak ve bütünüyle olduğundan hoşnut, hoşnutluğu ile mükemmel ve tamamlanmış olan, tam ve mükemmel özgür insan, köleliğini ‘aşmış’ bir köle olacaktır. Aylak efendilik çıkmaz bir yoldur, buna karşılık eylemli kölelik her türlü insani, toplumsal ve tarihsel ilerlemenin kaynağıdır. Tarih, çalışan kölenin tarihidir.”

Not: Elinizdeki bu sayı ile 20 yılımızı tamamlamış bulunuyoruz. Yorgunuz, ama kaçmayı düşünmüyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Etiketler