Header Reklam

Ayrımcılık nasıl başla(tılı)r, nasıl sonlan(dırıl)ır?

18 Ocak 2017 Dergi: Ocak-2017

Ayrımcılık ve ötekileştirme, sosyal psikolojinin ele aldığı önemli konular arasındadır. Sosyal psikolojinin kurucuları arasında sayılan ve bizim kıymetini bilemediğimiz, dünya bilim tarihine mal olan önemli bilimci Muzaffer Şerif Başoğlu da bu konuda, 1961 yılında, efsane olmuş bir deney gerçekleştirdi. (Tabii Muzaffer Şerif Başoğlu diyorum ya, önce komünistlikle suçlanıp hapse atılması, sonra ABD’den ülkesine dönmek istediğinde memuriyet haklarının elinden alındığını öğrenmesi ile yaşadığı hayal kırıklığı neticesinde soyadını Sherif olarak değiştirdiği için, dünyada bilinen adı ile Muzafer Sherif demeliyim aslında. Gerçi artık doğum yeri olan Ödemiş’te adına sempozyumlar düzenleniyor ama…)

Toplum bilimci, psikolog Muzaffer Şerif ve Amerikalı meslektaşları, ayrımcılık ve ötekileştirme sorunlarının bir toplumda ne kadar kolayca tetiklenebileceğini, farklı gruplar arasında düşmanlığın nasıl büyük bir hızla büyütülüp savaşa dönüştürülebileceğini araştırmak üzere yola çıkmış. 11 yaşında 24 çocuğu, 12 kişilik iki gruba ayırmış ve Robbers Cave Ulusal Parkı içinde bir izci kampına “tatile” götürmüş. En azından çocuklar böyle biliyormuş. Birinci hafta, gruplar birbirini görmemişler, kampın tadını çıkarmışlar ve kendi gruplarının hiyerarşik yapısını oluşturmuşlar. İkinci hafta iki grup bir araya getirilmiş ve kendi gruplarına bir isim vermeleri istenmiş. Böylelikle kendilerine “kartallar” ve “gevezeler” diyen, buna uygun flamalar üreten iki grup, aralarında çatışmanın çıkması için Sherif ve arkadaşları tarafından manipülasyona hazır halde, “bize karşı onlar” duygusunu öne çıkaracak bir rekabeti ateşlendiren yarışmaya dahil edilmişler. Bu yarışma esnasında küfürler, aşağılayıcı atışmalarla öylesi bir çatışma içine girmişler ki, Sherif ve arkadaşları grup içerisinde kötü niyetin ortaya çıkması için çok da fazla bir şey yapmalarına gerek kalmadığını görüp deneyi sonlandırmak istemişler. Ama bu deneyin, çözümü de bünyesinde barındırması istendiğinden “uzlaştırıcı” çalışmalara başlamışlar. Var olan düşmanlığı nasıl yok ederiz diye düşünmüşler ve sinema, piknik gibi birlikte yapılabilecek sosyal aktiviteleri artırmayı denemişler. Fakat sonuç çok daha felaket olmuş. Tüm bu aktiviteler, itiş, kakış ve hakaretler ile sonuçlanmış. Sherif ve arkadaşları tarafından, kontrol edilemeyen bir canavar yaratılmış. Bu noktada, Sherif; uyumsuzluğun formülünü basit olarak belirlemiş: “İnsanları ikiye ayırın ve kendi yağlarında kavrulmalarına izin verin. Arada bir de, rekabeti biraz daha artırıcı aktiviteler hazırlayın ve gruplar arası artan nefreti seyredin.”

Meşhur deneyimizin sonu, çözümü ortaya koymuş. Her iki grubun ortak menfaatleri açısından birlikte çözmek zorunda kaldıkları sorunlar yaratmışlar; örneğin kampa yemek getiren kamyonun arızalanması, kampa su temin eden deponun arızalanması ve birlikte çare bulma gereği, film seyredebilmek için aralarında para toplamak zorunda kalmaları gibi… Ortak bir kriz ile karşı karşıya kaldıktan bir süre sonra, yemeklerde gruplar karışık olarak oturmaya başlamış. En iyi arkadaşlarını sıralamaları istendiğinde, daha önce sadece kendi gruplarından kişilerin isimlerini vermiş olmalarına rağmen artık diğer gruptan isimler de söylemeye başlamışlar.

Deneyin sonucu, ayrımcılığın kolayca başlatılabilmesine karşın, istendiğinde ortadan kaldırılabileceğini göstermesi açısından, sosyoloji alanında önemli deneyler arasında yer alıyor. İşin sırrının; ortak paydaların çoğaltılması, işbirliğinin yegâne çözüm olduğunun kavratılması, başarının ortak çabanın sonucu olduğu bilincinin pekiştirilmesi olduğunu gösteren Muzafer Sherif’in çalışmalarına, Veysel Batmaz’ın yayınladığı “Otoriteryen Kişilik ve Uyma” kitabında da yer verilmiştir. Kitaptan küçük bir alıntı yapalım; “Büyük bir oranla, toplumsallık içindeki karar ve normlarımızı, başkalarına bakarak ve otorite zannettiğimiz ve çoğunluk olarak bize çeşitli baskılar kuran veya kurabilen kişilere göre veriyoruz.”

Muzafer Sherif gibi -bu kez kıymetini bileceğimiz- bilimcilerimiz arttıkça hayal ettiğimiz gibi bir ülke de gerçek olur. Nasıl olacak bilmiyorum ama Cemil Meriç’in sözlerini de anmadan edemiyorum: “Tabular tabular.. Her adımda şuura dur emrini veren bir jandarma neferi. Her kapının arkasında, elinde bıçak, bekleyen bir harem ağası. Düşünme! Düşüneni iftiranın ve sefaletin lağımında boğduktan sonra ellerimizi yıkayip, 'efendim bizde filozof yetişmiyor' diye ah-u vahlar… Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım: Karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi! Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?”

Kaynaklar:

Mehmet Yakın’ın, “Türkiye'nin Muzaffer'i ABD’nin Sherif'i” başlıklı köşe yazısı,     Sertan Batur, Ersin Aslıtürk’ün derlediği “Muzaffer Şerif’e Armağan” kitabı.

 

Oya Bakır

oyabakir@dogayayin.com