Söyleyecek sözü olmayanlar ile olup da söyleyemeyenlerin muhteşem birlikteliği ya da çoğulcu cehalet ile suskunluk sarmalı içindekiler…

14 Ekim 2016 Dergi: Ekim-2016

Çoğunlukta olmak veya öyle olduğunu düşünmek cesaret verir, özgüveni köpürtür, konuşturur. Konuşmak ne kelime, haykırtır bile. Tersine, fikirlerinin “genel-geçer kabullere” aykırı olduğunu düşünenler ise konuşmak ne kelime fısıldamaz bile. Ama aynı kişi, fikrinin toplumun hiç de azımsanmayacak bir kesimi tarafından paylaşıldığını veya giderek kabul görmeye başladığını hissettiğinde, fikrini seslendirmeye başlar. Bu durum, Alman siyaset bilimci Elisabeth Noelle-Neumann tarafından geliştirilen “Suskunluk sarmalı” teorisinde ele alınmıştır. Kuram, insanların kişisel düşüncelerini oluştururken başkalarının ne düşündüğüne dair temel sosyal psikolojik düşünceden kaynaklanır. Kitle iletişim araçları gündem belirler, bu gündem; ağırlıklı olarak egemen düşünceye odaklıdır, bu doğrultuda enformasyon akışı sağlayarak, egemen düşüncenin taraftarlarını artırır. Pek çok insan, dışlanmamak, zarar görmemek düşüncesi içinde, hangi düşüncenin yükselişte, hangilerinin düşüşte olduğunu takipte kalarak ya trende ayak uydurur ya susar. Böylelikle suskunluk sarmalı yaratılmış olur. Kitle iletişim araçlarının bireyleri, toplumu susturabilme ve kimi gruplara da konuşma cesareti verebilme gücü vardır. Doç. Dr. Hayat Avcı Boz’un tespitine göre, “İnsan dışlanmamak için nasıl davranması gerektiğine, özellikle de köklü değişimlerin yaşandığı dönemlerde çok dikkat etmek zorunda kalmıştır. Güvenliği elinden alınan birey, bu dönemde cezalandırılmamak, sahip olduklarını kaybetmemek için susmayı tercih etmiştir. John Keane, özellikle bu dönemlerde kitle iletişim araçlarının oldukça belirgin bir siyasal rol oynadıklarını ve halk arasında bunalım duygusunu kollektifleştirerek ve bunalımın tedavisi için sıkı önlemler alınması gerektiği yolundaki resmî iddiaları yayarak, örtük bunalımın açık bunalım haline dönüşmesini sağladıklarını belirtir.”

Suskunluk Sarmalı’nın kardeşi Öğrenilmiş Çaresizlik’tir. Bir organizmayı, kaçınamayacağı bir travmaya maruz bırakarak yaratılan kayıtsızlık ya da çaresizlik durumuna “öğrenilmiş çaresizlik” denir. Yani “Öğrenilmiş Çaresizlik”te ne yapılırsa yapılsın sonucu değiştiremeyeceği inancı vardır. Derler ki “Bireysel ve sadece bir kehanetten ibaret olan bu durumdaki birinin benlik saygısı düşer.” Martin E. P. Seligman’ın köpekler ile yaptığı ünlü deneyinden sonra bu kavram ortaya atılmış. Deneyde “kaçış grubu”, “boyunduruk grubu” ve “kontrol grubu” olarak üç grup köpek bulunuyor. Birinci ve ikinci gruptaki köpeklerin ayaklarına 30 saniye boyunca elektrik veriliyor. Birinci gruptaki köpekler bir butona basarak elektriği kesebiliyor ve bunu hemen öğrenip yapıyor. Boyunduruk grubu, butona bassa da elektrik kesilmiyor. Deneyin ikinci bölümünde her üç grubu, küçük bir bariyerin önüne koyup elektrik veriyorlar. Kaçış Grubu ile hiç elektrik verilmemiş Kontrol Grubu, hemencecik bariyerden atlayıp kaçıyor, Boyunduruk Grubu ise bunu yaparak elektrikten kaçamayacağını anladığı için yerinden bile kıpırdamıyor. Hatta bunu birkaç gün sonra tekrarlattıklarında bile bariyerin üzerinden atlamayı denemiyor. Deneyin sonuçları tuhaf biçimde ikinci gruptaki köpeklerin çaresiz olmayı öğrendiklerine işaret ediyor.

İlginçtir; deneyin ilk aşamasından sonra boyunduruk grubundaki köpeklere insanlarda depresyon tedavisi için kullanılan ilaçlar verildiğinde, çitin karşısına geçme oranları kontrol ve kaçış grubundaki köpeklerle aynı seviyeye çıkmış.

Çoğulcu cehalet -veya çoğulcu cahillik- bir topluluğun üyelerinin çoğunluğunun aslında onaylamayacağı bir şeyi, topluluk üyelerinin çoğunluğunun kabul ettiğini zannederek onaylaması gibi bir şeydir. Hani meşhur kurnaz terzinin hikâyesinde olduğu gibi: Kurnaz terzi, krala kimsede bulunmayan, sadece akıllıların görebildiği bir elbise yaptığını söyleyerek kralı anadan üryan bırakmış. Kral da aptal görünmemek için “aman ne güzel olmuş” demiş, hatta bu kıyafetle! sokağa çıkmış. Halk da “şimdi bir şey söylesem memleketin aptalı ben olacağım” düşüncesiyle alkış tutmuş. İşte onun gibi bir şey. (O hikâyede çoğulcu cehalet grubuna dahil olmayan bir çocuğun “aa, kral çıplak” sözü ile kralın çıplak olduğunu görebilmişler.) Çoğulcu Cehalet kavramını David Krech ve Richard S. Crutchfield şu şekilde açıklamışlar: “Kimse inanmaz, ancak herkes, herkesin inandığını düşünür.”

Böyle olunca, o norma uyarlar. İnsanların çoğu bunu böyle yaptığı zaman, varsayılan norm, gerçekten de norma dönüşür, yanlış düşünce ürünleri gerçeğe dönüşür.

Neumann’ın Suskunluk Sarmalı Kuramına göre; ancak dışlanma korkusu olmayanlar ya da dışlanmayı göze alanlar toplumu değiştirme olanağına sahiptir ve bunlar da geleceğin yollarını döşeyen marjinaller, sanatçılar, reformcular ve bilim adamlarıdır.

Oya Bakır
oyabakir@dogayayin.com