Header Reklam

Saygısızlığın kasıtlı olanı da, olmayanı da yaralar

05 Temmuz 2012 Dergi: Temmuz-2012

Adı, sanı belli olmadan bir kültüre mal olan sözlerde, “eskiler derler ki” deyişlerinde; “sana yapılmasını istemediğin bir şeyi, sen de başkalarına yapma” ahlak öğretisine rastlarız. Bunu “saygı” kavramına uyarlarsak; “saygı görmek isteyen, saygı göstermeyi bilmelidir” diyebiliriz. Sosyal bilimciler, insanı kırıcılığa vardıran hırçınlaşmasının temelinde, "tanınmama ve saygı görmeme" olduğunu öne sürerler. Maslow, temel ihtiyaçlar piramidinde "saygı görme ihtiyacı"na üst sıralarda yer vermiştir. Felsefeye yön veren “büyükler”, insanlık tarihinin “başkalarınca tanınmak, saygı gösterilmek” için verilen mücadele süreci olduğu üzerinde çok sayıda eser sunmuştur. İnsan yaşamı boyunca çabalarını; "beğenilme, takdir edilme, saygınlık elde etme arzusu" üzerine kurmuştur. Derler ki, insanı diğer canlılardan ayırt eden şey; insanların yalnızca fiziki ihtiyaçları, maddi esenliği için değil, saygınlık ve kabul görme için de uğraş vermesi, belli bir değere ve onura sahip olmak için saygınlık kazanma mücadeleleridir. Örneğin saygınlık mücadelesinde hayatını ortaya koymaya hazır olmak, Hegel’in tarih görüşünde çok önemli bir yer tutmaktadır. Hegel’e göre insanın kendisini yaratma sürecinin sembolik başlangıç noktası, salt saygınlık uğruna verdiği ölümüne mücadeledir.

 

Rusya doğumlu, yarı Alman yarı Fransız, Hegel’ci düşünür Alexandre Kojève’nin dediği gibi, “örneğin bir madalya ya da düşman sancağı gibi biyolojik açıdan hiçbir şekilde bir işe yaramayan nesneleri ancak bir insan arzu edebilir.” İnsan, bu nesneleri nesne oldukları için değil, başka insanlar tarafından arzu edildikleri için arzu eder. Yani insanı diğer canlılardan ayırt eden en önemli şey; fiziksel olarak hayatta kalmaları için gerekenlerin dışında, beklentilerinin, arzuların olması, başkalarına “farklı” olduklarını kanıtlamak için bir mücadele vermesi, bunun neticesinde de “farklı olduğunun fark edilmesi” ve “saygı görme” isteklerinin oluşudur.

 

İnsanlar bunun için ya maddi güçlerini kullanırlar (güç-otorite) ya da “özgür bir irade”, “onur”, “omurgalı bir duruş” sergileyerek meseleye başka bir açıdan yaklaşırlar (Tabii ki maddi gücüne yaslanarak ‘sen benim kim olduğumu biliyor musun?’ diyen yaklaşımla, ‘direnme gücüm; onurumdur” diyen yaklaşımı eşitlemeye çalışmıyorum). İnsan onuru, kendisini yalnızca hayvandan daha akıllı bir makine yapan üstün hesaplama yeteneğinde değil, özgür bir ahlaki tercih yapabilme yeteneğindedir.

 

Yine büyük düşünürlere dönecek olursak; insanlığın bu arzusu gerçekten tatmine ulaştığında “tarihin sonu” gelecek. “İnsanlık tarihi sorunu bir bakıma, hem efendinin hem de uşağın, her ikisinin de kabul görme ihtiyacının karşılıklı ve eşit bir temelde karşılanmasının bir yolunun aranması olarak görülebilir. Tarih bu amaca ulaşan bir toplumsal düzenin zaferi ile sona erer.”

 

Monarşiyi savunduğu öne sürülen, devleti, Tevrat’ta yen alan bir canavara (Leviathan) benzeten İngiliz düşünür Hobbes’a göre “insanın doğasında başlıca üç kavga nedeni buluruz; birincisi rekabet, ikincisi güvensizlik ve üçüncüsü şöhret tutkusudur… Üçüncüsü; bir sözcük, bir gülümseme, bir görüş farklılığı ya da herhangi bir başka küçümsenme göstergesi gibi küçük şeyler nedeniyle; insanları kendi arkadaşlarına, uluslarına, mesleklerine ya da adlarına karşı doğrudan ya da örnek oluşturmak amacıyla şiddet kullanmaya yöneltir.”

Rekabetçi bir pazar yapısı içinde şahit olduğumuz şeyler, işte bu fikri doğrular niteliktedir. Firmalar, rekabet etmekten çok, yarattıklarına inandıkları farkların, kendi hissettikleri kadar algılanmamasına, takdir ve saygı görmemesine içerlemektedir. Yarışmaktan değil, “yarattıkları farkın” algılanamayışından, takdir edilmeyişinden tedirgin olmakta, hırçınlaşmaktadırlar. Söylemek istediğim şey, bu, doğaldır (Doğrusunu söylemek gerekirse biz de aynı duygu kavşağındayız).

Hepimizin istediği şey, insan olmanın doğasında barınan, bizi “insan” yapan mücadelenin “saygı” ile karşılanmasıdır. “Tarihin sonu”, bu mücadelenin bittiği andır. Çılgın düşünür Nietzche de insanın mücadelesinin söylediğimiz istikamette olduğunu ifade etmiş, Putların Alaca Karanlığı eserinde: “İnsanlar mutluluk peşinde koşmaz; bunu yalnız İngilizler yapar” demiş. Tabii bir de bu çelişkiler, çatışmalar içinde olan insanın, insanlığı beslediğini de düşünmüş sanırım: “Dans eden bir yıldız doğurabilmesi için, insanın içinde bir kaos olması gerekir.”

 

(Tamam, bu bir Temmuz ayı yazısı olmamalıydı, ama yazmaya sen başlarsın, yazı kendini bitirir.)

 

 

Serin bir yaz dileğiyle…


Etiketler