Header Reklam

Parrhesia hastalığına çare bulunamıyor

05 Mart 2016 Dergi: Mart-2016

Bu hastalık, insanlık tarihinin en eski hastalıklarından. İnsanların topluluklardan dışlanmasına, mahkûm edilmesine, sürüm sürüm sürünmesine, maazallah ölümüne bile sebep olabiliyor. Parrhesia sözcüğü -atsan tutar- Antik Yunan döneminden kalma ve  “açık sözlülük” gibi bir anlamı var. Parrhesia kullanan kişi, yani parrhesiastes, aklındaki her şeyi saklamadan, süslemeden, dosdoğru söyleyen kişidir. Ama şahsın parrhesiastes, yani “doğrucu Davud” sayılabilmesi için hakikati söylemenin risk ya da tehlike arz ettiği durum olması gerekiyor. Bir de, gerçekte içsel olarak inandığı, kendi içinde gerçek olanı söylemesi gerekiyor. Yani “bugün günlerden Cuma” diyen de gerçeği söylüyor ama bu sözü ile zarar görme riski olmadığından, bahsettiğimiz hastalığa yakalanmış sayılmıyor. Benzer biçimde gerçek olmadığını pekâlâ bildiği bir şeyi, risk alma pahasına, bir amacını gerçekleştirmek üzere ifade edenler de bu grupta değil. Bir filozof, bir tirana, halkına karşı dürüst ve adil olmadığı gibi onu rahatsız edici sözler söylerse, filozof hakikati söylemiş olur, hakikati söylediğine inanır, riskin de daniskasını alır ve ne olacağı da tiranın insafına kalır. Bu hastalığın tedavisi için, geçmişten günümüze, dünyanın her yerinde pek çok iktidar pek çok tedavi yöntemi denedi. Tarihte Atina Meclisi Sokrates’i sözüm ona tanrılara inanmamak ve “gençleri bozmak” suçlamalarıyla yargılarken hâkim Sokrates'e, mevzubahis söylemlerin kendisine ait olmadığını, bu söylemleri inkar ettiğini söylemesi durumunda, verilen idam kararını bozacağını söyler. Sokrates; "Ben söylemedim dersem, düşüncelerimin insanlar için hiçbir önemi kalmaz. Beni idam edin, çünkü idam ederseniz, düşüncelerim sizin sayenizde bütün dünya insanlarına ulaşacak ve bundan binlerce sene sonra bile Sokrates adı biliniyor olacak" der. "Evet, ben bunları söyledim. Sözümün ve düşüncelerimin, hayatım pahasına arkasındayım" der. Ölüme giderken karısı: "Ama sen suçsuzsun; suçsuz yere idam ediliyorsun" deyince Sokrates de şöyle bir yanıt verir karısına: "Be kadın, suçlu olarak idam edilmemi mi yeğlerdin?" Ardından kendi elleriyle içtiği baldıran otundan zehrin kanına karışmaya başladığı sırada yanı başındaki dostuna son sözlerini söyler; ”Asclepius’a bir horoz borcumuz var, ödemeyi unutmayın”. Tabii ki Sokrates’in idamı çok önemli bir soruyu tartışmaya açtı: Vatandaşların eşit konuşma hakkını, iktidara eşit katılım hakkını savunan ve parrhesia hakkına sahip olmamayı kölelikle eş tutan Atina demokrasisinin neden parrhesia hakkını kullanan Sokrates’i ölüme mahkûm ettiği… Sonuç; yasa ile hakikat arasındaki ilişki güvenilmezdir, Sokrates’in ölüme mahkûm edilmesi yasalara uygun gösterilebilir ama adil değildir. Sokrates’ten sonra, dileğini soran Büyük İskender’e “Gölge etme başka ihsan istemem” yanıtını veren, kim olduğunu soran Makedonya kralı Philippos’a “senin açgözlülüğünün gözlemcisi” diyen Sinop’lu filozof Diyojen de bir parrhesiastes. Ama bizde “mandıra filozofu” olarak ünlenen tipe benzediği için halk arasında bir tür deli gözüyle bakılıyor ve sadece dışlanması ile yetiniliyor.

Hapse atarak, işten çıkararak Parrhesia tedavisi (!) uyguladığımız için ABD’ye kaptırdığımız, sosyal psikolojinin kurucularından, deneysel psikolojinin devlerinden Muzafer Sherif var (Canım editörlerim, sakın adamın ismine bir adet f daha eklemeyin. Adamcağızı canından bezdirip ABD’ye göç etmesine neden olduktan sonra, asıl adı olan Muzaffer Şerif Başoğlu’nu 1947’den sonra böyle kullanmış ve bir daha tek satır Türkçe yazmamış). Şerif, Nazizm’in dünyayı kasıp kavurduğu yıllarda Hatay’daki bir toplantıya giderken trende dönemin ırkçı fikirleriyle ünlü askerî veterineri Süreyya Aygün ile karşılaşır. Aygün, yol boyunca ‘yemeklerin ırkların ruhunu yansıttığı’ndan başlayıp ‘Kayserililerin pastırma yapımında kullandıkları tekniklerin çiğ etin zararlarını bertaraf ettiğine’ kadar işin ucunu vardırır. Şerif daha fazla kendini tutamaz: “Üstad, Kayserililer sizin bir heykelinizi dikecekler; ama bu heykel pastırmadan olacak” der. Sinirden deliye dönen Aygün “Türk subayına hakaret” gerekçesiyle Şerif’i şikâyet eder, Şerif hakkında soruşturma açılır.*

Muzafer Sherif, ıssız mı ıssız Robbers Cave Milli Park’ta, 11-12 gençten oluşan iki ayrı grupla gerçekleştirdiği deneyinde ayrımcılık ve ötekileştirmenin bir toplumda ne kadar kolayca tetiklenebileceğini, farklı gruplar arasında düşmanlığın nasıl büyük bir hızla büyütülüp savaşa dönüştürülebileceğini ortaya koymuştu (Şimdilerde bu deneyi sanırım Dominic gibi bir yerlerde Acun Ilıcalı tekrar tekrar yaparak Hoca’nın bulgularını doğruluyor).

Milat öncesinden bugüne değin sayılamayacak kadar çok parrhesia hastası bulunuyor, birçok da tedavi yöntemi… Ama yine de önüne geçilemiyor, her zaman birileri “kralın çıplaklığını” yüksek sesle dile getiriyor.

*Muzafer Sherif üzerine yetkin çalışmalar yapan Sertan Batur - Ersin Aslıtürk’ün “Muzaffer Şerif’in Türkiye Yılları” adlı makalesinden.

 

Oya Bakır

oyabakir@dogayayin.com