Header Reklam

Ne kadar çok maddiyat, o kadar çok depresyon, hatta baş, sırt ve boğaz ağrısı...

05 Kasım 2013 Dergi: Kasım-2013
XXX-Large bayram tatilimizi geride bıraktık, okunmayı bekleyen kitapları ve makaleleri “bayram temizliği” niyetine okuduk, ferahladık, içimizde yeni münazara fırsatları bulduk. Tabii ki doz aşımının kafa bulanıklığına yol açması riskini göze alarak… 
Efendim özellikle gelişmiş ülkelerde mutsuzluk, negatif psikoloji yükselişte olduğu için Avrupa ve ABD’nin onlarca üniversite ve kolejinde birkaç yıldır “mutluluk-pozitif psikoloji dersleri” verilmeye başlanmış. Yaygın bir görüş olarak maddi değerlere odaklanmanın yaşam kalitesinin düşüklüğü, stres-anksiyete, hatta baş, boyun, sırt ve boğaz ağrısı ile bağlantılı olduğu ortaya çıkmış. Komik gelebilir ama maddiyatçılık cildi bile bozuyormuş. Bu konuda öyle kaynaklar var ki okuduğunuzda; “Aman Tanrım, derhal cebimdeki ve banka hesabımdaki mel’un paralardan kurtulmalıyım” hissine kapılabilirsiniz. Tersine “hadi canım” diyecek olursanız bir düşünün, bunca akıl sağlığı hocası yanılıyor da işin doğrusunu siz mi biliyorsunuz? Dünyanın her yerinde piyangodan büyük ikramiye kazananların %75’i bir süre sonra ikramiye kazandığı zamandan daha yoksul ve perişan bir duruma düşüyormuş. İstatistiklere inanmıyor musunuz? Maddi değerlerin peşine düşmek de güvensizlik duygusunun bir neticesiymiş. Güvensizlik maddiyatçılığı, maddiyatçılık mutsuzluğu getiriyormuş. Tüketme arzusu ile kendini güvende hissetmeme arasında sıkı bir bağ varmış. Maddiyatçılık en çok sevgi, öz saygı, yeterlilik ve kendini kontrol konusunda eksikleri olan kişileri esir alıyormuş. “Yüzüklerin Efendisi” Tolkien de, insanların geçimlerinin ve hayatlarının tehdit altında olduklarını hissettiklerinde kendilerini güvende hissetmeleri için maddi kaynakların peşine düştüğünü söylemiş. Dünya tarihi paranın icadından beri paranın mutluluk getirmediğini öne süren düşünür, edebiyatçı, siyasetçi ve her şeyciyle dolu. Alın işte Benjamin Franklin “Para ve insan arasındaki karşılıklı ilişki şöyledir: İnsan paranın sahtesini yapar, para da insanın” demiş, Necip Fazıl Kısakürek “İnsanın kazandığı paradan değil, paranın kazandığı insandan korkulur” demiş. Diyelim ki cümleten yanılıyorlar, ama bir durup düşünelim; refah seviyesi arttıkça bir zamanlar “yok artık” diyebileceğimiz neler oldu, neler değişti… Tıp gelişti, insan ömrü uzadı ama yaşam kalitesi de arttı mı? Özellikle 1980’lerden önce doğmuş olanlar daha iyi karşılaştırabilirler; bu kadar çok hastane, bu kadar detaylı teşhis tanı teknolojileri yokken daha mı az hastalanıyordu insanlar? Doktorların bir stetoskop ve bir tansiyon ölçme aletleri ile teşhis koyduğu zamanlarda daha mı iyi nitelikte tıp hizmeti alıyorduk? Belki nostaljinin dayanılmaz çekicilikteki tadıdır böyle soruları sorduran. Belki de tüketim toplumunun tıp hizmetini de bir tüketim ihtiyacına dönüştürmüş olmasıdır. Eğlence ve sosyal ihtiyaçları karşılama enstrümanları bu denli artınca insanların tatmin çıtaları da sürekli yükselmedi mi? “Şey”lerin artması ile tatminsizlik duygusu arasındaki bağı görebilmek için uzman olmaya gerek yok hani. Extreme sporlar dediğimiz, bazıları akıl dışı görünen şeylerin 1990’lardan sonra yaygınlaşmasını neye yoralım? Bungee jumping denilen “bir yerimize ip bağlayalım, tepe taklak atlayalım, vücudumuzdaki tüm kan birden beynimize hücum etsin” etkinliğinin -belli bir tarihten önce- ancak “cezalandırma” amacıyla uygulanması makul görülebilirdi. (Bu arada Zorbing diye bir şey keşfedilmiş, üç metre çapında plastik bir topun içine girip yokuş aşağı yuvarlanıyormuşsunuz, çok heyecanlıymış. Ama bu bilginin kaynağında en çok kırık ve çatlağın hangi kemikte olabildiğine dair bir istatistik verilmemiş.) Maddiyatçılık birçok şeye bağlıymış; başta aile yapısına tabii ki, öncelikle ebeveyne, sonrasında özellikle erkekler açısından eşlerine… Kadınların tüketim tutkuları konulu geyikler malumunuzdur. Bob Dylan’ın “Bir kadın sizi milyoner yapabilir, tabi trilyonerseniz” veciz sözü gibi… (Yani ben ve hemcinsim dostlarımın, koşulların bizi zaruri alışverişe maruz bırakması karşısında “üff, şimdi işin gücün yoksa alışverişe çık” bunalımı yaşıyor oluşu nedeni ile bu geyiklere “hadi oradan” demek istiyorum, ama son dönemde iş ilanlarımıza gönderilen özgeçmişlerde bayan adayların “ilgi alanları, hobiler” başlığı altında yaygın biçimde “alışveriş” yanıtını verdiğine şahit olduğum için susma hakkımı kullanıyorum.) Tabii ki içsel münazarada karşı argümanlara da yer vermek gerek, münazaranın doğası gereği… Jacob Astor III “Para bana sersemletici bir endişeden başka bir şey vermiyor” dediğinde Malcolm Forbes ne demiş: “Para her şey değildir, tabii yeterince paranız varsa”. Joe Louis ne demiş: “Parayı sevmiyorum ama sinirlerimi yatıştırıyor” ve popüler kültürün parlak örneklerinde bir dizide geçmişti şu söz: “Parayla saadet olmaz diyen kişi nereden alışveriş yapacağını bilmiyordur”… Son söz olarak, “nasıl baktığın, nereden baktığına göre değişebilir” diyelim, işin içinden çıkalım.

Etiketler