'Kendisini 'ben' sanan 'biz' türü' topluluklar ve kolektif hafıza

05 Haziran 2012 Dergi: Haziran-2012

Hafıza güvenilmezdir, inanılmak isteneni gerçeğe dönüştürerek depolayabilir. Hafıza, farkında olmadan yön kazanabilir veya tamamen bilinçli bir eylem olarak yönlendirilebilir. Bir ulus olabilmek ile toplumsal hafıza, birbiri ile ilintili kavramlardır. Kolektif hafıza kuşaklar arasında bağ kurarak farklı zamanları belirli bir "birliktelik" zemininde bir araya getirir. Müşterek değerler, müşterek inanışlar yaratır. İnsanları ortak bir kadere, ortak bir geleceğe inandırır. Bu nedenle iktidarların hiçbir zaman "başıboş" bırakmadığı kritik bir alandır. Toplumsal birlikteliğin harcı gibi görülen kolektif hafızanın oluşturulabilmesi için geçmişin birlikte yaşanmış olması değil, birlikte hatırlanıyor oluşu gerekir. Aynı tarihi birlikte hatırlayabilmek için de çoğu kez müşterek bir tarih hafızasının "yaratılması" söz konusudur. Kolektif hafıza, tarih değildir. Bir başka deyişle geçmiş bilgisi yeniden üretilir. Bunun kolaylıkla içselleşmesi için ünlü tarihçi Pierre Nora'nın "Hafıza Mekânlarında" tanımladığı gibi hafıza mekanları, kişileri, kutlama günleri seçilir, kahramanlar ve düşmanlar ile öykülendirilir. Böylelikle "biz" ve "ötekiler" yaratılır. Geçmişin hikâyesini toplum normlarının onayacağı biçimde yapılandırmak suretiyle "olayların haklılık dayanakları" da ortak inanışlar alanına dahil edilir. İnanmak istediğimiz şeyler toplumsal hafızamızla da "gerçek" kayıtlara dönüşür (veya gerçek kayıtlarla yer değiştirir). Aksini iddia etmek "propaganda" sayılır. Freud'un da akrabası olan halkla ilişkiler uzmanı, hatta modern halkla ilişkilerin kurucusu da sayılan Edward Bernays şöyle der: "İnandığımız şeylerin avukatı eğitimdir, inanmadığımız şeylerin avukatı ise propaganda."  

Tarihin hızlanması ve hafıza arasındaki ilişki yer değiştirir. Yani tarihin tekerleri daha hızlı dönmeye başladıkça, daha fazla bilgi/ileti akışına maruz kaldıkça hafızanın zayıfladığı görülür. Bugün merkezli bir geçmiş yaratılırken arşivler, tarihi kaynaklar değil, medyanın belirleyici rolü giderek artar. Neyin unutturulmayacağına, neyin kayıtlara geçmeyeceği veya kısa ömürlü hatırlanabilir oluşuna adeta medya karar verir (ve medyanın kontrolünü elinde bulunduranlar). Öte yandan hız ve yoğunluğun doz aşımı; mesaja karşı duyarsızlaşmaya, mesajın içeriğinden arındırılmış ruhsuz kalıplara dönüşmesine yol açar (Bunu, günümüzün milyonların bir araya geldiği sanal cemaatlerinde net olarak izleyebilmek mümkün). Modern zamanların yeni enstrümanları ve -avantajlarının yanı sıra- yeni sorunları ile birlikte toplumsal belleklerin rezervuarları daralırken, etkisi/etki yaratma gücü de zayıflayabiliyor.

Bireysel alanda da benzer yönelimi görmek mümkün. Modern toplumlarda depresyon, sinsice ilerliyor. ABD'de her on yetişkinden biri depresif. Ünlü depresiflerden Winston Churchill'in "kara köpek" diye adlandırdığı depresyon, toplumsal farklara göre, farklı değerlendirilebiliyor. Batı toplumlarının bireyciliği ön plana çıkaran felsefesi, bireyde daha fazla iç çatışması yaratabiliyor. Zira modern toplumlarda birey, başkaları ile ve başkaları vasıtasıyla "kendi" olabiliyor. (Ne yaman bir çelişki). Yani Mark Earls'ın dediği gibi "kendisini 'ben' sanan 'biz' türü" olarak var oluyor. (Depresif olmayacağız da ne yapacağız)... Oysa Demir Leydi Margaret Thatcher ne demişti: "Toplum diye bir şey yoktur, sadece erkek ve kadın ve aileler vardır."

Asya ve Afrika toplumlarında ise durum -hâlâ- farklı. Benim en çok beğendiğim, Afrika kökenli bir kolektif yaklaşım; Ubuntu kültürü oldu. "Sürü" kitabında Earls, Ubuntu'yu şöyle anlatıyor: "Zulu ve Xhosa dillerinde Ubuntu kelimesine rastlamak mümkündür ve Afrika yaşamının büyük kısmını şekillendirir. Ubuntu, paylaşılan insanlık veya diğerlerine karşı insanlık anlamına gelir. Desmond Tutu'nun dediği gibi, bu kavramın temelinde kabul ve takdir kavramı yatmaktadır: 'Benim insanlığım seninkine takılmış ve seninkine ayrılamaz şekilde bağlanmıştır. Ubuntu'ya sahip olan insan, samimi karşılayan, misafirperver, sıcak ve cömert, paylaşmaya istekli, açık ve diğerlerine karşı verici, diğerlerini doğrulayan, başkalarının iyi ve becerikli olmasını tehdit olarak algılamayan insanlardır. Bu insanlar, daha büyük bir bütünün parçası olmaktan dolayı kendilerine güvenirler ve diğerleri aşağılandığında veya küçültüldüğünde kendilerini de aşağılanmış hissederler."

Not: Okuduğum bir yazıda Türkiye'de toplumsal hafızanın 21 gün olduğu yazıyordu. "Balıklardan daha iyi durumda olduğumuz muhakkak" diye düşünenler için söyleyelim, İsrail'de yapılan son araştırma bunun doğru olmadığını, balıkların 4-5 ay öncesine ait bilgileri hatırlayabildiğini ortaya koydu.

 

 

Oya Bakır

oyabakir@dogayayin.com

 


Etiketler