Header Reklam

İstikrarsız istihdam kurbanı mısınız? Yoksa; 'Prekaryalaştıramadıklarımızdan mısınız?'

05 Aralık 2014 Dergi: Aralık-2014
Prekarya; ‘precarious’ yani ‘güvencesiz’, ‘istikrarsız’ sözcüğü ile ‘proletariat’, ‘proleterya’ sözcüklerinin birleşiminden oluşan ve ‘güvencesiz çalışan’ anlamına gelen bir kavram. İlk kez 1980’lerin başlarında, Fransız sosyologlar tarafından mevsimlik çalışan, geçici işçileri tanımlamak için kullanılmış. Sonraları yer yer farklılıklar gösteren anlamlar kazanarak kapsamını genişletmiş, kapitalist sistemin talep ettiği ‘esnek çalışma koşulları’nın neticesinde ortaya çıkan ‘güvencesiz varoluş’a dönüşmüş. Taşeron çalışanlar da, çalışan yoksullar da, freelance (bağımsız-serbest çalışma) iş görenler de, çağrı merkezi çalışanları da, stajyerler de, hatta kısa dönemli bir projeden diğerine geçmekten hoşlanan ‘profisyen’ (profesyonel+teknisyen) grubu da bu yeni sınıfın tanımı içinde yer alıyor. Kimin prekaryaya dâhil edileceği sorusuna Standing; “Üretim ilişkileri içerisindeki konumuna bağlı olarak, sürekli kaygılı ve kontrolü kaybetme korkusu yaşayan herkes” diye cevap veriyor. Zamanın ruhu, güveni değil, güvensizliği besliyor ve düzgün bir işe sahip görünen herkesin prekaryaya dâhil olması “an meselesi” olabiliyor.
Prekarya, güvencesizliğin sebep olduğu fırsatçılığa meylediyor. Prekarya, güvencesizliğin karşısında özgeçmişine “Lancaster Dükalığı Şansölyesi”ni çağrıştıracak unvanlar eklemek istiyor. Guy Standing, “Prekarya-Yeni Tehlikeli Sınıf” kitabında ABD’deki eski adı Ulusal Sekreterler Derneği, şimdiki adı Uluslararası İdari Profesyoneller Derneği olan kurumun belirttiği iş unvanlarından bazılarına şu örnekleri veriyor: “Medya dağıtım görevlisi (gazeteleri dağıtan kişi), geri dönüşüm görevlisi (çöp kutusunu boşaltan kişi), hijyen danışmanı (tuvaletleri temizleyen kişi)”… Fransızlar da temizlikçi kadınlara artık “yüzey teknisyeni” diyormuş.
Guy Standing’e göre prekarya, işvereninin ya da iş arkadaşlarının sayısını dahi bilemeyecek denli emeğin merkezinden uzak olan bir gruptur. Güvensizliğin neden olduğu eylem ve tavırlar, prekaryayı fırsatçılığa iter. Sennett de “Karakter Aşınması”nda işçilerin gittikçe daha fazla yaşadığı güvensizliğin, ahlaki bir kimliğin oluşmasını imkânsız kıldığını savunuyor.  
Prekaryanın çıkış noktasındaki geçici çalışma tarzı, giderek ivme kazanıyor. 2010 yılında Japonya’da işgücünün üçte birinden fazlası “geçici”. Ancak bu oranın en yüksek olduğu ülke, işçilerinin yarıdan fazlasının geçici ve düzensiz işlerde çalıştığı Güney Kore…
Prekaryanın içinde “mutlu” bir grup da var. Bunlara örnek vermek gerekirse; emekli olduktan sonra ek gelir beklentisiyle düşük ücretli işlerde çalışanlar, eşi varlıklı olup “statü” için düşük ücretli de olsa cafcaflı bir unvanı olan işlerde çalışanlar… Tedirginliğin hüküm sürdüğü grup ise “düzenli” bir işe sahip olsa bile iş yeri bağlılığı geliştiremeyip, güvensizliğin rüzgârında savruluyor. İK’cıların özgeçmişlerde sıkça rastladıkları gibi iki yıllık iş geçmişine en az 4-5 firma sığdıran, hiçbir iş yerinde bir yılı doldurmayan gençler de prekarya içinde görülüyor. Tanıl Bora, Radikal gazetesi için Gezi protestoları sırasında kaleme aldığı “Beyaz Yakalıların İsyanının Ardında Ne Var?” yazısında, bu durumu şöyle özetliyor: “Prekarizasyona dayalı istihdam rejimi, bir ‘gençlik’, ‘yenilik’, ‘değişim’ mitolojisiyle beraber yürüyor. Üç-beş yıldan fazla aynı işte çalışmak, başarısızlık alameti sayılıyor bu rejimde. Aynı iş yerinden emekli olan ruhsuz memur imgesine karşı, bir kariyer hedefinden ötekine zıp zıp iş, araba, telefon, ev, eş, şehir değiştiren ‘profesyonel’ imgesi reklamlarla, filmlerle, plaza-ofis efsaneleriyle parlatılıyor. Üç otuz paraya çalışanların çoğuna böyle hovarda bir yaşamın anca hayali kalıyor; onlar da o üç otuz paralarını öyle bir yaşamın vitrinini oluşturacak kılıklara, aksesuarlara harcıyorlar…”
Bu yeni sınıfın proletaryadan farkını Aslı Vatansever şöyle tanımlıyor: “Yüksek eğitimli, burjuva kriterlerine göre ‘iyi bir yaşama’ ulaşmak için gereken şartların çoğunu yerine getirmiş ve prensipte kendisini sermaye ile çelişki içerisinde tanımlamayan bir sınıftır. Dolayısıyla liberalizmin vaatlerine, proletaryadan farklı olarak, gerçekten inanmış bir sınıfla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.”
Yazımızı Sennet ile bitiriyoruz: “Değişim, kitlesel ayaklanmalarda değil, ihtiyaçlarını birbirleriyle paylaşan insanların arasında, toprakta yeşerir. İnsanları birbirleri için kaygılanmaz hale getiren bir rejimin, meşruiyetini uzun süre koruyamayacağından eminim.”

Mutlu bir yıl diliyorum.