Header Reklam

Dunning-Kruger sendromunun tedavisi ne zaman bulunacak?

05 Aralık 2015 Dergi: Aralık-2015

Pazarlama Müdür Yardımcımız Funda ile “hiç bilgi sahibi olmamak mı, kenarından köşesinden, birazcık kulak dolgusu mahiyetinde bilgi sahibi olmak mı daha tehlikeli”yi tartışıyorduk. Funda, bilgi ile özgüvenin çoğu kez ters orantılı olduğunu gözlemini dile getirdi. Yani ne kadar az bilgi, o kadar çok özgüven… Az bilgili özgüven karşısında “aslında öyle değil, böyle” de denmiyor, “hadi oradan” tavrı ile karşı karşıya kalınıyor. Özgüven, “acaba” sorusu ile tanışmıyor, tartışmıyor. Funda, “hiç anlamıyorum bu özgüveni, hayatımın hiçbir döneminde hiçbir konuda, bilinmesi gereken her şeye sahip olduğumu düşünmedim. Bilgi de yaşıyor. Zaman içinde kendini güncelliyor, değiştiriyor, geliştiriyor ve biz, hiçbir zaman ‘ne kadarını biliyorum’ sorusuna bile yanıt veremeyeceğiz. Bilgi artıkça sanki tedirginlik de artıyor” diyor. Gülümsüyorum, yıllar öncesine gidiyor hafızam… Çok uzun yıllar önce bir holdingin reklam ve halkla ilişkiler bölüm başkanı ile holdingin reklam ajansı seçimi sürecinde hazırladığımız teklifi görüşmeye gitmiştim. Müdiremiz önce kendinden bahsederek görüşmeye başlamıştı. On yıldır bu pozisyonda çalıştığı için her türlü tanıtım materyali hazırlık sürecine fevkalade hâkim olduğunu, ama bırakın işine bu denli hâkim bir reklam ajansını, bir kartviziti doğru düzgün basabilen matbaayı bulabilmenin bile ne kadar güç olduğundan dem vuruyordu. “Bakın iki ayrı zamanda basılan kartvizite, logomuzu aynı renkte basamamışlar, oysa her seferinde Pantone renk kodunu altını çizerek belirtirim” deyince, ben de (tabii gençlik heyecanıyla) “çünkü boyayı hazırlarken gerekli karışım oranlarını Pantone kodundaki tarife göre değil, el terazi göz kantar prensibiyle hazırlıyorlar” diyecektim ki, müdire telaşla sözümü kesti ve “Tabii ki nedenini biliyorum, bizim logomuz o kadar az kullanılan bir renk ki, matbaa da çoğu kez bayatlamış oluyor, taze boya ile bayat boya farklı ton yapıyor” yanıtını duydum, yutkundum. Hızlıca karar vermeliydim. “Hanımefendi, hangi matbaacı size böyle bir gerekçe göstermiş bilmiyorum ama çok fena üfürmüş! Pantone, ofset baskı sisteminde istenen rengin nasıl elde edileceğini karışım formülleriyle veren bir renk sistemidir” desem, yıllarca kendisini uyutana değil, uyandırmaya çalışana kızacak. “Hakkınız var sayın müdirem, sizin konuya bu denli hâkim olmanız, çalışacağınız kuruluş için de çok büyük avantaj sağlayacak” gibilerinden geveledim.

Konumuza geri dönelim… Yani Dunning-Kruger sendromuna (veya etkisine). İkisi de psikolog olan Dunning ve Kruger, 21. yüzyıla girerken geliştirdikleri varsayımla 2000 yılında psikoloji alanında verilen ve Nobel’in bir parodisi diyebileceğimiz Ig Nobel*’i almıştır. Varsayım, şu ayaklardan oluşuyor: 1. Yetkin olmayan insanlar becerilerine aşırı değer biçme eğilimindedirler. 2. Yetkin olmayan insanlar diğer insanlardaki gerçek beceriyi fark edememektedirler. 3. Yetkin olmayan insanlar kendilerindeki yetersizliğin boyutunu görememektedirler. 4. Eğer bu yetkin olmayan insanlar becerilerini geliştirmek üzere eğitilirlerse, geçmişteki eksikliklerini fark edip kabul etmektedirler.

Neticede insanların bir konu hakkındaki az olan bilgisi, ne kadar az bilgi sahibi olduğunu fark etmesini engellediği gibi, konuyla ilgili her şeyi biliyormuşçasına da bir özgüven kazandırıyor. Tabii biz toplumca konuyu bu psikologlar gibi bu kadar süslemeye gerek duymamışız, “cahil cesareti işte” deyip bu özgüvenlerini her vesileyle etrafına fışkırtan kişilerle tartışmaya girmemişiz. Doğrusu da bu zaten… Mark Twain’in dediği gibi “Asla bir aptalla tartışmayın, sizi kendi seviyesine çeker ve sonra da tecrübesiyle sizi yener”.

* Boş zamanınızda veya can sıkıntınızı gidermek istediğiniz zamanlarda Ig Nobel alan projelere göz atabilirsiniz. Birine örnek verelim: 2006 yılında ornitoloji dalında ödülü “Ağaçkakanların kafatasını inceleyerek günde 12 bin kez gagasını ağaca vurduğu halde neden baş ağrısı çekmedikleri” araştırmasıyla Ivan Schwab ve Philip Ra May almış.

 

Oya Bakır

oyabakir@dogayayin.com