'Derisini değiştirmeyen yılan ölür.'

05 Temmuz 2013 Dergi: Temmuz-2013
Bu sayımızda mesleğinde 60 yılını geride bırakmış bir duayenle gerçekleştirilen keyifli bir söyleşi yer alıyor. Bedi Korun’un memleketçe sorunumuz için tespiti, bu yazımıza da ışık tuttu.

Evet, artılarımız çok, bizde “yok; yok”… Eksik olan şey ne o zaman? Kültür… Ama bir zamanlar sahip olduğumuz, koruyamadığımız, erozyona uğratılan kültürümüz…Kültür kavramından kastedilen şey nedir? Kentsoylu “beyaz Türklere” atfedilen bir süslemeden bahsetmiyoruz. Osmanlı’da var olan, köylerimizde var olan ama o övündüğümüz “kentleşme” içinde kaybolan “şey”den bahsediyoruz.

Kültürü bir felsefe terimi olarak kullanan ilk filozof J.G. Herder’dir. Herder kültürü toplumların doğal durumdan çıkıp kendileri için yararlı, kendilerine göre iyi ve doğru olarak bildikleri amaçlara ulaşma ve bunları gerçekleştirme yolunda gösterdikleri tüm etkinliklerin evrensel adı olarak kullanmıştır. Cicero, kültür kelimesini insanın yetiştirilmesi anlamında kullanmıştır. İnsan nefsinin terbiye edilmesi bir bakıma…

Prof. Dr. Ali Dönmez; “Bizim insanlar kabadayılığa, küfre bayılıyor. İnsanımız maalesef incelikten anlamıyor, kabadayılığa bayılıyor. Küfürlü konuşmak, meydan okuyarak konuşmak bizim insanlarımızın çok hoşuna gidiyor” diyor. En azından sürücü ehliyeti olan ve trafiğe çıkanlarınızın bu tespite katılacağından eminim. “Kentli” insanımızın gişe rekorları kıran filmini hatırlayalım: Recep İvedik… Zülfü Livaneli; “Türk toplumu, Recep İvedik'te kendisini seyrediyor. Özellikle büyük şehirlerde sokağa çıktığınızda karşılaştığınız on kişinin sekizi ona benziyor. Bu açıdan toplumsal bir fenomen karşısındayız!" diyor ve Kemal Sunal’ın efsanevi “Şaban”ı ile karşılaştırıyor Recep İvedik’i: “Bu olayı sadece bir sinema başarısı olarak değil, toplumun yüzüne tutulan bir ayna olarak görmekte yarar var… Mesele kültürün değişimidir. Bu toplumun kültürü değişti, başkalaştı. Otuz yılı aşkın bir süredir, medya başta olmak üzere birçok kurum ‘Recep'leşmeyi’, yani lumpenleşmeyi destekledi… Şaban, büyük göçün başlangıcında köyden şehre yeni gelen, alçakgönüllü gecekondu mahallelerinde oturan, başını döndüren şehir karşısında köy safiyeti taşıyan, etrafa şaşkın şaşkın bakan bir tipti… Şaban zamanla şehre alıştı. Oturduğu gecekondunun yerine kaçak bir bina dikti, altına da bir dükkân açtı. Akrabalarıyla birlikte siyasi bir partinin yandaşları arasına girdiği için himaye edildi. Artık kentlilere çekinerek bakmıyordu, eline para geçmişti…Yüzünden o insani gülümseme 
silinmiş, tam tersine gördüklerini aşağılayan, hakaret eden bir nefret anlatımı yerleşmişti. Kentin yeni efendisiydi o ve eski efendileri aşağılama hakkına sahipti. Böylece Şaban Recep’leşti. Ve Türk toplumu kendi yüzünü Şaban’da değil, bu yeni Recep’te görmeye başladı”.

Eğitim ve görgü eksikliği ile “seçkinci” yaklaşım birbirine karşıt görüşler gibi ele alınmamalı. Cüneyt Ülsever:  “Kendinden farklı olana tahammül edemeyen, başkalarının kendisine zarar vereceğini düşünen insanlar başkalarına güvenmezler, onların ülkeyi bölmek istediklerine de inanırlar, zira bu insanlar esasında özgüveni (kendine güveni) olmayan, açıkçası kişilik gelişme sürecini tamamlamamış insanlardır. Başkalarına tahammül edemeyen, onlardan korkan insan topluluğuna da ister cemaat, ister ümmet, ister güruh, hatta isterseniz millet diyebilirsiniz ama böyle bir topluluğun insanlarına asla birey, hatta eski ama güçlü deyimle şahsiyet diyemezsiniz” diyor. Kültürü “entelektüel bilgi” olarak ele almıyoruz. Eskiden kalma ve yenide de olmasını arzu ettiğimiz bir kavram olan “Adab-ı Muaşeret” yani “Görgü Kuralları”na işaret etmek istiyoruz. Bu, köylerimizde var, ama kentlerimizde yok. Niye? Çünkü kalabalıklarda “anonymity” yani kimliksizleşme var. Bu kimliksizleşme, kenti “cangıl” yapıyor, yani vahşi doğa… Hayatta kalabilmek için sesin olmalı, gücün olmalı. Bağır bağırabildiğin kadar, diklen sindirebildiğin kadar… Bencil, saygısız, mütevazılıktan uzak, kuralları kendine göre değiştirmek isteyecek kadar küstah, tartışmaları kavgaya hemen dönüştürebilen bir kesim yük-seliyor, konu ne olursa olsun; “züccaciye dükkânına girmiş bir fil gibi” hoyratça “fikrini söylemek” ve hatta “kabul ettirmek” için bağıran…

“Medeni toplumlar özgüveni yüksek, kişilik gelişmesi farklı, kendi kişisel tercihlerini yapmayı öğrenmiş bireylerden oluşur. Araştırma, sorgulama, otoriteye biat etmeme konularında fazla hassastırlar. Çağdaş milletler bireysel haklara, demokrasiye ve en önemlisi laikliğe karşı duyarlıdırlar” diyor Cüneyt Ülsever.

“Derisini değiştirmeyen yılan ölür” diyor Nietzsche. Değişime karşı durmak, yeldeğirmenlerine karşı savaşmak gibidir. Tekamül kaçınılmaz. Tekamül, yani olgunlaşma, gelişim; engellenemez bir süreçtir, bir yolculuktur. Kültürel gelişmemiz olmayacaksa, gelişmemiz de olmayacak.

Oya Bakır
oyabakir@dogayayin.com

Etiketler