Header Reklam

Daha azı ile daha çok yaşam

05 Haziran 2015 Dergi: Haziran-2015

Haydi itiraf edelim, hayatımız için gerekenden o kadar çok fazlasına sahibiz ki… Belki bir ara lazım olur diye kenara attığımız, yıllarca ihtiyaç duymadığımız, hatta varlığını tamamen unuttuğumuz, kıyıda köşede nelerimiz var… “Sakla samanı, çalsın zamanı” demiş önemli adamlardan biri.

James Wallman “Daha Azıyla Daha Çok Yaşam” kitabında yeni bir kelime türetiyor: “Stuffocation”. “Stuff”, eşya, öteberi, şeyler demek. Bu kelimeden yola çıkılarak, şeylerden-bezmek gibi bir sözcük oluşturulmuş. Yani, satın aldığımız öteberinin bize keyif vermesi yerine bizi boğması gibi bir şey. Aslında hayatta kalmak için ihtiyacımız olan şeylerle sahip olduklarımız arasında ciddi bir fark var. Evimizdekilerin en az yarısını atsak, yaşam kalitemiz düşmez (Şüphesi olanlar, evinin köşe bucağını kurcalasın, “bunu niye saklamışım ki” soruları ard arda gelsin). Çocuğu olanlar daha kolay fark edecekler: Onlar kendi çocukluklarında ipliği bittikten sonra atılmaya yüz tutmuş bir makara, nasılsa bir şekilde elde edilmiş bir rulman, birkaç tahta parçası, “kaymak taş” bir iki kırık mermer, birkaç çivi ile ne oyunlar icat ettiklerini;  çocuklarına aldıkları pilli, pilsiz sürü sepet oyuncaklarla neredeyse bir oda doldurmalarına rağmen beş dakikalık ilgiden sonra bir kenara atıldıklarını bilirler.

Bir dönem de “statü” için belli imgeler dünyamızı işgal etti. “Marka” çantalar, saatler, içecek ve yiyecekler derken “yaşam tarzları”nı markalaştıran özel zevkler, “trendy” hobiler, … Kredi kartları sağ olsun, sahip olmadığın bir maddi gücü sarf etme kabiliyeti veren o “hokus pokus” illüzyonu… Bu sayede herkes gerçekte ait olmadığı bir sosyal statüyü içselleştirmeye çalıştı. Satın alma gücü, kendisini iyi hissettirdi, satın aldı, aldı… Buradan nereye vardık? Satın almanın ve “şeyleri elde etmenin” duygusal tatmin sağlaması şöyle dursun, mutsuzluğunu, keyifsizliğini yaşadık. İşte bu “stuffocation”  yani “şey’lerin bunaltıcılığı” karşısında Wallman, daha az “materyalizm”, daha çok “deneyimcilik” (experientializm) öneriyor. “Şey”lere sahip olmanın getirdiği tatminsizlik, sistem tarafından besleniyor. Nesneler, deneyimlerden çok daha fazla karşılaştırılabilir olduğu için kişiye daha fazla “eziklendiği” hissini verebiliyor. Oysa deneyimler, bire bir karşılaştırılabilir olmadığı için nesnelerden çok daha fazla keyif verebiliyor. Örneğin yeni bir ayakkabı yerine arkadaşlarla denize karşı çay-simit keyfi gibi… Sosyal medya da deneyim paylaşım platformları olarak bu nedenle büyük ilgi görüyor. İnsanlar gittikleri bir yeri, yedikleri bir yemeği görüntüleyip sosyal medyada başkaları ile paylaşıyor. Bir başkası da bunu yapıyor, dolayısıyla kimse kimseden eksik kalmıyor, bu şeyler bire bir mukayese edilebilir olmadığı için kimse mutsuz, bir şeyleri ıskalamış hissetmiyor. Ama Armani markalı bir elbise öyle mi…

Zeynep Yapar, Cumhuriyet Gazetesi’nin Sokak ekindeki yazısında Graham Hill’i örnek veriyor: “Daha Azla, Çok Daha Azla Yaşamak” başlıklı popüler makalenin yazarı Hill, 30 yaşına varmadan hatırı sayılır bir servet sahibi oluyor ve her türlü teknolojik ıvır zıvırla donatılmış 335 m²’lik bir eve yerleşiyor. “Teorik olarak kalitesi yükselmesi gereken, terfi etmesi gereken yaşantım, nedense bana kendimi daha iyi hissettirmiyordu. Hatta eskisinden daha huzursuzdum. 30’una gelmeden herkesin başına böylesi bir talih kuşu konmaz, bu yüzden koşullarım belki sıra dışıydı ama dünya malıyla ilişkim herkesinkiyle aynıydı: Sahip olduklarım bana sahip olmuştu. Tüketmek için aldıklarım beni tüketiyordu. Evim ve içindeki her şey, asla başvurmadığım bir işin yeni patronuydu” diyen Hill, 15 yılda gerçekleştirebildiği “U dönüş” ile 40 m2’lik bir evde, 6 gömlek, kitaplarının sadece %10’u ile yaşayan bir adama dönüşüyor. Graham Hill “Daha azına sahibim, daha keyifliyim. Alanım küçük, yaşamım büyük” diyor.

Leonardo Da Vinci yüzlerce yıl önce mevzuyu çok güzel özetlemiş aslında: “Sadelik en yüksek gelişmişlik düzeyidir”.


Dr.Oya Bakır
oyabakir@dogayayin.com