Bilgi-fobi, farklılaşma fobisi, karşıt-görüş fobisi ve demokrasi üzerine...

05 Eylül 2013 Dergi: Eylül-2013
Bilginin, -bazılarının aksine- insanı cesaretsizleştirdiğini düşünüyorum. Bilgi bir tarafta insan ruhunu özgürleştirirken öte yandan tedirgin ediyor, öğrendiği şeyi çölde bir kum tanesi olarak algılatırken çölün uçsuz bucaksızlığını fark ettirip özgüveni ile sonuçsuz bir savaşın içine itiyor. Her bilgi kırıntısı, bilmediğinin büyüklüğünün bir işareti oluyor. Boşuna demiyorlar “cahil cesareti” diye… Bilgi, kendi içindeki tartışmayı, münazarayı hareketlendirirken bir başkasına soru sormakta bile düşünsel bir fren mekanizması gibi durduruyor. Zira soru sorabilmek için biraz olsun bir şey bilmek lüzumunu hissettiriyor. Damdan serbest düşme fiziğinde soru sorma serbestisini, o sorunun bilenler alemine göktaşı gibi düşmesi karşındaki rahatlığı duyamıyorsunuz. Yani bir bilgi zerresi değişim için yetiyor, bir bilgi fazlası ile aynı kalamıyorsunuz. Değişim için bir şeyin 1 katsayısı yetiyor. İşte o yüzdendir ki ilk insandan bu güne –ne yazık ki hala- bilgi gizli gizli endişe kaynağı olmuştur ve engellenme çabaları ile karşı karşıya kalmıştır. Özellikle istibdat dönemlerinde (Uyruklarına hiçbir hak ve özgürlük tanımayan sınırsız monarşi, baskıcı yönetim, zorbacı yönetim, despotluk) kitap, gazete v.b. toplatmalar, yakmalar, basın sansürleri, “aba altından sopa göstermeler” dünya tarihinin lekeleri olarak hatırlanmaktadır. Tabii bilginin tedirgin ediciliğini anlamak zor değil aslında. Çünkü yönetmek ve yönetilmenin “kolaylığı” uzlaşmayı gerektirmeyecek bir “biat kültürü” ile paraleldir. Uzlaşma (consensus), belalı bir süreçtir ve insan olmanın “erdemleri”ni gözeten bir süreç. İnsan haklarına saygılı bir süreçtir (veya en azından öyle olmalıdır). Uzlaşabilmek için ne gereklidir? Tarafların, paydaşların olabildiğince en çoğunun sürece dahil edilmesi, onların da sürece dahil olmak istemeleri, tüm paydaşların işbirliğine – ortak faydaya hizmete hazır olmalarına, çözüm odaklı davranmaya müsait oluşlarına, uzlaşmanın herkesin yararına olacağına inanmaya ve en önemlisi eşitliğe saygı duyulmasına… Yani ne zor… Uzlaşma kültürünü içselleştiremediğimizde çatışma kültürü (!) kaçınılmaz oluyor. Görüşler ve dahası çıkarlar aynı yönde olmadığında iki yol beliriyor sisler arasında; uzlaşma çabası veya çatışma kolaylığı… Ümmi efsane ozanımız Aşık Veysel “koyun kurt ile gezerdi, fikir başka başka olmasa” demiş-tamam ne güzel ve doğru demiş de-koyun ve kurt olmadığımıza göre başka başka fikirlere sahip olarak, aynı “faunada” (!) yaşamamız mümkün olmalı. Fikir sahibi olmak, “düşünmek”, -sağlıklı bir çerçeve söz konusu olacaksa- kavramlara ve etiğe dayandırılır. “…kavramları değiştirmek davranışı değiştirmektir. Bu yüzden Sokrates'i ölüme mahkûm eden Atinalılar, 1666'da Hobbes'un Leviathan'ını mahkum eden İngiliz Parlamentosu ve felsefe kitaplarını yakan Naziler, en azından, felsefenin yerleşik davranış biçimlerini altüst edebileceğini kavramaları bakımından isabet buyurmuşlardı. Ahlak dünyasını anlamak ve bu dünyayı değiştirmek, birbiriyle bağdaştırılamaz görevler değildir" demiş Alasdair Maclntyre. Onun için demişler ki; etiğin kısa tarihini yazdı, uzun tarihini yazmayı sürdürüyor. Biz ilkokula giderken en heyecanlandığımız günler “münazara” günleriydi. Münazara kelimesini iyi tanımlamak lazım –ne yalan söyleyeyim sözlüğe baktım-; Bir konu üzerinde, belli kural ve yöntemlere uyularak yapılan tartışma, bir konunun, iki grup tarafından değişik iki açıdan belli kurallar çerçevesinde değerlendirilmesiyle yapılan tartışma diyebiliriz. Tartışmanın “belli kural ve yöntemler çerçevesinde” olması “münazara” olmasının belirleyicileri. Yoksa “kavga” olur, “çatışma” olur, ama “münazara” olmaz. Münazara’da bağıramazsınız, hakaret edemezsiniz, “karşıt fikirlere saygı” esastır. Görüşü destekleyici “rasyonel”, güçlü, mantığa uygun, yaşanmışlıklarla desteklenen kanıtlar, dayanaklar sunabilmektir münazaranın galibini belirleyen… “Hak” ve “çoğunluk” kavramları arasındaki ilişkiye de dikkat etmek lazım. Hani çok tartışılır ya “çoğunluk her zaman haklı mıdır?” diye… Eğer öyle olsaydı soykırım ve işkence insanlık suçu olmazdı. Öyle ya 1933-45 arasında Almanya’nın tek partisi kabul edilen Nasyonel Sosyalist Parti (daha sonraki ismi ile Naziler) çoğunluğun iradesini temsil etmişlerdi. Ne güçlü bir “galat-ı meşhur”dur, yani yaygın bilinen bir yanlıştır demokrasiyi çoğunluğun temsil edildiği bir rejim olarak görmek… Demokrasi, hukukun gücünü, insan haklarının korunmasını, “azınlık haklarının korunmasını” kabul eden bir sistemdir. İnsan hakları ise temel olarak; yaşama hakkı, insan bedeninin dokunulmazlığını, eşitliği, insanın kişiliğini dilediği gibi geliştirme hakkını (yani siyasal, kültürel, ekonomik alanlarda dilediği etkinliklerin içine girmesi) içerir. Yani ister çoğunluk, ister azınlık grubunun mensubu olun, “saygı”, “eşitlik isteminde birlik”, “ahlak” varsa “kalabalıklar”; “toplum” olur ve aynı ortak çıkarlar çerçevesinde çaba gösterir, gelişir, ilerler…

Oya Bakır
oyabakir@dogayayin.com
 

Etiketler