Belki de işe 'hakkaniyet' kavramını yaşamın içine sokarak başlamalı?

05 Aralık 2012 Dergi: Aralık-2012
Sektörün toplanma mevsimiydi. Ardı ardına düzenlenen çalıştaylar, toplantılarla sektör, güç kazandıracak çözümlere, geleceğe taşıyacak rotalara kafa yordu. Sanki her şey vardı da bir şey yoktu, düşünüyordum. Yaptığımız söyleşide Fatma Çölaşan “sürdürebilirlik kavramı çok önemli, ama neyin sürdürebilirliği?” diyordu, düşünüyordum. Sonra gazetede bir haber okudum: “Milli Eğitim Bakanlığı müfredatı kapsamında 9. ve 10. sınıflara iş ahlâkı ile ilgili ders geliyor. Haber, İGİAD ve iş dünyası tarafından sevinçle karşılandı.” 
Milli Eğitim Bakanlığı ile yaptıkları görüşmelerde de ‘iş ahlâkı’nın okullarda ders olarak okutulmasının gerekliliğine değindiklerini ifade eden İktisadi Girişim ve İş Ahlâkı Derneği Başkanı Alkan, “Son yıllarda toplumuzun gündeminde hep temiz toplum hayali var. Özellikle, iş dünyasındaki kirlenmiş toplumsal olaylardan söz ediliyor. Bu durumun en önemli sebebi ise temelde ‘iş ahlâkı’ bilincinin düşük olması ve göz ardı edilmesidir’’ demiş. İGİAD’ın 27. Bülteni’ne göz atıyorum; “Son dönemlerde, çeşitli kesimler tarafından küresel finans sistemi ve şirketler dünyası, operasyonlarında gayri ahlâkî davranmakla itham ediliyor. Ahlâk eksikliği, küresel finans ve kurum krizlerinin ana sebeplerinden birisi olarak ele alınıyor. Dolayısıyla finansal kriz ve kurumsal başarısızlıklar, dikkatleri iş ahlâkın önemine çekiyor. Finansal krizler ortaya çıktığında birçok çevre, kapitalizmin egoist üretim ve tüketim ilişkilerinin ve etik olmayan çalışma mekanizmasının bu sonucu doğurduğunu ileri sürmüş ve bu bağlamda ahlâkî bir finansal düzene de çağrı yapmış.
Her bir şirket ahlâkî bir ortam ve sonuçlar bağlamında, ana iştigal konusuyla ilgili faaliyet gösterirken, çalıştığı ortamın ve çevrenin bir parçası olarak toplumsal faydaya, kendi ekonomik ve hukukî zorunluluklarının dışında bir katkıda bulunması gerekmektedir. Bu bağlamda, sadece kârın maksimizasyonu değil, ekonomik beklentiler ile sosyal sorumluluk arasında bir optimizasyon olması, toplumsal barış ve ahlâkî bir iş için kaçınılmazdır. Bu ise, kendisini ekonomik ve hukuksal anlamda yapması gerekenler ile sınırlamadan, pro-aktif bir anlayış ile toplumun bir parçası olup, toplumun hakkını topluma iade etmeyi amaçlayan bir iş ahlâkını gerektirir.
İş ahlâkı sözünün devamlı tekrar edilmesine karşın, buna ne kadar referans verilse de, dünyanın çoğu yerinde iş performansı bir o kadar kötüye gitmektedir. Bu, ortaya çıkan kurumsal başarısızlıklarda, çevre kirliliği, yolsuzluklar vb. skandallarda apaçık görülebilmektedir. Dolayısıyla daha iyi bir gelecek ve toplum için, iş ahlâkını ve sosyal sorumluluğu içeriden geliştirecek yeni bir iş paradigması gereklidir. Bu tür bir paradigmanın, daha ahlâkî olması, insan unsuruna daha çok dikkat göstermesi, uzun vadede daha sosyal bilince sahip, daha maneviyat merkezli olması arzumuzdur.”
TÜSİAD da 2009’da Dünyada ve Türkiye'de İş Etiği ve Etik Yönetimi Raporu yayımlamış. Raporda şöyle deniyor: “Etik, en basit anlamıyla insan ilişkilerinde genel geçerliliğe sahip ve evrensel olarak kabul görmüş değer yargılarını inceler. İş etiği ise iş dünyasındaki davranışlara rehberlik etmek üzere geliştirilen ahlaki ilkeler bütününü kapsamaktadır. Şirketlerin uzun vadede başarılı olabilmeleri için ise güvenilir olmalarına ve bu çerçevede etik davranışlarda bulunmalarına bağlıdır. Etik olmayan eylemler, rekabetçi ekonominin gelişmesini engelleyecek, kayıt dışı yapılara fırsat verecek ve piyasa sistemini kötü yönde etkileyerek kaynakların etkin kullanılamamasına neden olacaktır”.
Evet, neyin sürdürülebilirliği sorusunun yanıtı netleşiyor. İş ilişkilerinin, başarının, yaşamın sürdürülebilirliği için “hakkaniyet” gerekiyor, “etik” konunun anahtar kelimesi. Hani bazı sözcükler çok sık ve yerli yersiz kullanıldığında içeriği boşalır, anlamsızlaşır ya, “kazan-kazan” yaklaşımı da öyle olmuş. Kazan/Kazan; bir ilişkideki tarafların tamamının kazandığı bir durumu ifade eder. Kazan-kazan yaklaşımı, yaşamı bir işbirliği alanı olarak ele alır. Bunu bilir ve cümle içinde kullanırız ama “Kazan-Kaybet” yaklaşımı, iliklerimize işlemiş bir kere. Çocuklara verilen aile içi eğitimden başlıyor; “gözünü aç, kaybeden olma” telkini. Çocuk da; kazanmak varsa, bir de kaybedenin olması gerekiyor ve kaybedenin karşı taraf olması için “uyanık” olması gerektiğini biliyor! Sorunları, anlaşmazlıkları “hakkaniyet” içinde çözümlemesi fikrine uzak tutuluyor. Hatta yenemeyeceğini hissettiğinde bile kaybetmeyenin olmadığı bir çözüme yaklaşmak yerine “kaybet-kaybet” kötücül yaklaşımına doğru seyrediyor: “Kaybederim ama herkesi de peşimden sürüklerim”. 

Toplulukların harcı; güvendir. Güven duygusu olmadan ilerleyebilmek güçtür. “Çalışan kazanır” düşüncesine güvenen kaç kişi kaldı? Çalışan mı, “arkası sağlam olan” mı kazanacak? Fırsat eşitliğine güven yoksa, “hakkaniyet”in varlığına inanç yoksa ilerlemenin motivasyonu ne ola ki?

Mevlana’nın dediği gibi: “Olma bir keser gibi hep bana hep bana,
olma bir rende gibi hep sana hep sana, ol bir testere gibi bir sana bir bana”.

Mutlu yıllar…

Oya Bakır


Etiketler