Ekonomik Krize Çözüm; İhracat

05 Mayıs 1994 Dergi: Mayıs-1994

Termodinamik Dergisi'nin Yayın ve Danışma Kurulu "Son Ekonomik Krizin Sektörümüze Etkileri"ni tartıştı.

5 Mayıs 1994'de İTÜ Sosyal Tesisler Taşkışla Salonu'nda yapılan Termodinamik Dergisi Yayın ve Danışma Kurulu toplantısında "Son Ekonomik Krizin Sektörümüze Etkileri" tartışıldı.

Ekonomik krizin güncelliği ve sektörümüz için taşıdığı önem sebebiyle 1994 yılının ilk Yayın ve Danışma Kurulu Toplantısı bu konuya ayrıldı. Mesut EREN'in başkanlığını yürüttüğü toplantıya Prof. Dr. Doğan ÖZGÜR, Coşkun MANÇUHAN, Gülten ONSOY, Yüksel KOKSAL, Vural EROĞLU, Şadan ÇELlK, Turan ONUR, Nural TUNCER, Hayri ÇALIŞKAN, Muzaffer DANIŞMAN, Uğur AYKEN, A. Saim YALÇIN, Metin DURUK, Ersin GÜRDAL, Hüseyin ERDEM, Emin ÇAKMAK, Levent SERHAN, Billur KÖNTÖZ katıldı.5 Mayıs toplantısı, derlenen görüş yazıları ile bütünleştirilerek bu sayının DOSYA konusunu oluşturdu.

"Ekonomik kriz" Dosya çalışmamızı ilgiyle okuyacağınızı umuyor, krizin etkilerini minimize etme yönündeki çabalara ışık tutmasını diliyoruz.

 

Mesut EREN, KBSB Derneği Başkanı, ERENSAN A.Ş Yön.Krl.Bşk.:

 

Isıtma ve havalandırma cihazları üreten ve bunların proje ve tesislerini yapan kuruluşların 1994 Ocak ayında başlayan ekonomik krizden etkilenme derece ve durumu ile yapılması düşünülebilen hususları kısaca gözden geçirmede yarar vardır. Önce ekonomik krizin nedenlerini genel hatları ile görelim. Türkiye'de, 1- Tüketimin üretimden çok daha fazla olması yani milli harcamanın milli tasarrufun üzerinde olması ve farkın yurt dışından kısa vadeli kredilerle karşılanıp, bu kısa vadeli kredilere aşırı faiz (gelir) ödenmesinde, 2- Banka kredi ve mevduat faizlerinin yüksek olması, Dolar ve Mark'ın TL karşısında daha az değer kazanması ve sonunda ithalatın çok artması, 3- Bu sebebe ek olarak Dolar değerinin düşük ve ihracat teşviklerinin çok azalması ihracatçının eline maliyetin altında TL geçmesi nedenleri ile ihracatın azalması, 4- Yerli sanayinin yatırımları durdurması, 5- Genel bütçe, belediyeler, KİT ve BİT açıklarının ve devletin iç ve dış borç anapara ve faiz ödemelerinin bütçenin çok önemli bir kısmını teşkil edecek derecede büyümesi, 6-Hızlı nüfus ve lüks düşkünlüğü artışı ile talebin artması gibi hususlar ekonomik krizin ana nedenleri olarak sayabiliriz.

Bu şartların oluşmasında bütün milletin sorumlu olduğu gerçeği yanında en büyük sorumluluğun sivasilerimize (politikacılara) ve bürokratlara ait olduğunu belirtmek isterim. Politikacı ve onlara uyan bürokratlar vergilenmeyen kesimleri vergilendirmeyi-vergisini az beyan edeni, beyan ettiği vergisini ödemeyeni izlemek yani kanuni ve mantıki vergileri toplayıp bütçe gelirlerini yeterli düzeye çıkarmak yerine iç ve dış borçlanmayı hızlandırıken faizleri artırmayı ve para basmayı tercih ettiler. Bölge halkına şirin görünüp oy potansiyelini arttırmak ve "benim devremde yapıldı" demek için gereksiz küçük ve büyük yatırımları başlattılar ve uzun sürelerde dahi tamamlayamadılar.

Devlet dairelerine, Belediyelere, KİT ve BİT'lere gereğinden fazla eleman aldılar. KİT ve BİT'lerde personele enflasyonun çok üzerinde zamlar vererek işçilere ve sendikalara yaranarak oy toplamak istediler. Sık sık genel, ara, mahalli seçim ve referandumlarla devamlı ve gereksiz seçim harcamaları ile bütçe açıklarını çok çok yüksek düzeylere çıkardılar ve bütün kabahati terörizme yüklemeye yöneldiler. Bürokrasi ve parle-mentonun aşırı lüks ve masraflarını-gizleyemez duruma geldiler. Böylece bugünkü duruma geldik. Bizim konumuzda yurt içi talebin normal ve bizi tatmin edecek düzeye gelmesi bir iki yılı alacaktır. Bu sürede 2-3 aylık tam bir durgunluktan sonra kısmi bir açılış olabilecektir. Çok yetersiz talep nedeni ile bir çok iş yerimiz kapanıp çalışanları işsiz kalacaktır. Ümit verici durum ABD Doları ve DM'ın pahalılaşması sonunda ithal dökme dilim kalorifer kazanı, pompa, soğutucu gibi cihazların ithal maliyetleri çok yükseleceği için onların maalesef oldukça büyük olan pazar payı bu sürede küçülerek de olsa yerli sanayine kalacaktır. Teşviklerle yapılan lüks turizm otel ve iş merkezlerinin ithal edilen ısıtma havalandırma tesislerinin yatırımları devam ederse yerli sanayimizce tamamlanacaktır. Bu durumda kalite ve vasıflarımıza aşırı dikkati göstermemiz gerekecektir ki bundan sonraki ısıtma havalandırma tesislerinin proje, malzeme ve cihaz üretimlerini ve montajlarını biz TÜRK FİRMALARI yapabilsin, teknoloji ve özelliklerini geliştirebilsin. Yerli talebin canlanmasına kadar geçecek sürede ve sonrasında bütün sanayimizin yurt dışına özellikle Balkanlara, BDT Birleşik Devletler Topluluğuna, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'ya yönelmeleri mutlaka gerekecektir. ABD Doları ve DM'ın pahalılaşması bu yönelmeyi destekleyecek en önemli unsurdur. Ancak başarı firmalarımızın gayret ve becerilerine, aldıkları işleri müşterileri tatmin edici kalite ve sürede bitirmelerine kalmıştır. Özellikle yurt dışı işlerinde ve hatta yurt içi işlerinde vasıf ve kaliteden fedakarlık yaparak fiyat kırarak kendi aramızda iş kapma yolundan özellikle kaçınmalıyız.

Yurtiçi işlerde tehlikeli ve zararlı rekabet teknik ve finans gücü, üretim, pazarlama ve satış sonrası hizmet teşkilatı ve deneyimi olmayan sigortasız işçi çalıştıran küçük sanayi kuruluşlarından gelmektedir. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ile Türk Standardları Enstitüsü'nün AVRUPA BİRLİĞİ standardlarını derhal ve en kısa sürede aynen kabul ederek mevcut ve adı geçen standartları mutlaka tam ve ciddiyetle uygulamaları şarttır. Oy endişeli politik müdahalelerden kaçınılması bir zorunluluktur. Bu günden itibaren ABD Doları ve DM'ın TL karşısındaki değerinin gerçekçi olarak tesbiti, Sanayimizin gelişmesi, ihracatın artması ve ithalatın azaltılması için tek ve en önemli tedbirimizdir.

Enflasyonun sebebinin yalnız dövizin pahalılaşması olarak görülmemelidir. Faizlerin yüksek ve faiz gelirlerinin vergi oranlarının düşük olması sonunda sermaye, sanayi ve tarım yatırımlarına ve üretime değil bankalara ve borsaya kaymaktadır.

Sonuçta üretim düşerken, kısa vadeli dış kredilerle ithalat ve lüks tüketim artmaktadır. Artan mevduat ve kredi faizleri sonunda sanayici çok ezilmekte o da ithalata kaymaya mecbur olmaktadır. İMKB'da indekslerin yükselmesi hisse senetlerinin yükselmesi ve inmesi sanayiciden çok spekülatörlere yaramaktadır.

Hükümetlerin, Bankaları, Finans Kuruluşları ve İMK Borsası'nı çok daha ciddi denetlenmesi ve yüksek faizlerle sağlanan rant gelirlerini vergilendirmesine ihtiyacımız acildir.

Gereksiz yatırımlardan, sık sık genel ve mahalli seçimlerden, gereksiz personel alımlarından, işçi ücretlerine enflasyonun üzerinde zam yapılmasından vazgeçilmeli, vergi yaygınlaş-tırılıp mutlaka toplanmalı ancak vergi oranları arttırılmamalıdır. Türkiye için orta ve uzun vadede en önemli problemj olan hızlı nüfus artışını %2.5'dan %1'e indirilmesi için toplumu ikna çalışmalarına başlanıp, ciddiyetle devam edilmelidir. Ülkemizde ansızın ortaya çıkan  ekonomik krizin, belki de ilk sinyali hepimizi irkilten geçtiğimiz yılın Ekim ayında Başbakanımızın "Bir otobüs içindeyiz ve bu otobüs başıboş bir şekilde gidiyor" ifadesi idi. İyi bir 10 yıl geçirdikten sonra beklemediğimiz bir sürecin başlangıcı oldu.

Ocak ayına geldiğimizde maalesef bugünlerde hepimizi ezen bu sürecin sonuçları hissedilmeye başlandı. 1970'li yıllarda yaşanan krizin ekonomik olduğu kadar sosyal, siyasi birçok açmazı vardı. Temel gıda maddelerindeki kuyruklardan, benzinin karne ile satışı, günde 4-5 saat elektrik kesintisi uygulamalarına kadar yaşanan birçok sıkıntının sektörümüz açısından ağırlığı da büyük oldu. Üretim yapan firmalar yurt dışından ihriyaçları olan hammaddeleri ve yedek parçaları getiremiyor, üretim süreçlerinde ciddi kayıplar doğuruyordu. 1980'li yıllarda yapılan bir takım atılımlarla enerji darboğazı açıldı. Şu gün elektrik fazlamız var. Dış dünyaya açıldık. 3500 km civarında otobanımız, ileri bir haberleşme teknolojimiz var. Son 10 yıl içinde yetişmiş eleman ve yöneticilerimizle şirketlerimiz dünyaya entegre olabildiler.

O krizinden bu noktaya gelebilmiş bir ülkenin, son ekonomik krizi aşamayacağını düşünemiyorum. Bu noktada sağlıklı saptamalar yapmak çok önemli.

Bugünlerde bir iş darboğazı vardır. Son 1-2 aydır bu duruma çözüm olarak fiyatlar çok aşağıya indirilmekte ve firmalar birbirleriyle sadece fiyat konusunda rekabet etmektedirler.

Bu krizin aşılmasında; üretimlerimizde belli ekonomileri yaparak ve kar marjımızdan fedakarlık ederek işsizliğimizin giderilmesine çalışırsak, kriz bittiğinde AT ile entegrasyon sürecinde Avrupa ülkeleri ile rekabet şansını da yakalamış olabiliriz. Yeter ki bunu yaparken ürün kalitesinden taviz vermeyelim.

Döviz makasının bu denli açılması, ihracata yönelmemizi gerektiriyor. Gerçi şu ana dek hükümetten bu yönde bir girişim ortaya konmadı.

Ama dövizin  bu denli yüksek oluşu   ihracat   şansımızı   arttırdığına göre ,ucuz   ve   nitelikli   ürünlerle çıkış noktası bulmak   mümkün gözüküyor.

Yatırım planlamalarının yapılması, ihracata yönelik çalışmaların yapılması, verimlilik çalışmalarını hızlandırmaktadır.

Sektörümüz bu krizi aşacak bilgi ve ciddiyettedir. Son olarak Türkiye'yi bu krizden Türk sanayisi kurtaracaktır.

 

Ersin GÜRDAL, GÜRDAL Mühendislik:

Şirketimin faaliyet alanı emek ve bilgi ağırlıklı hizmet sektöründe olduğu için kriz dönemlerinde boşa geçen zaman tamamen bir kayıp olabiliyor.

Ürün satışlarında malzemeler stokta bekleyebiliyor ve bu süreç içersinde değer kazanabiliyor. Halbuki stok duran bilginin değerlenmesi sözkonusu değil.

Her nedense kriz dönemlerinde yatırımlar durunca planlama ve proje de durur. Bu tuhaf bir durumdur. Yatırıma girişildiğinde ise, 6 aylık bir planlamayı bir ayda isterler. Halbuki bu tür durgunluk dönemleri gelecekteki yatırımların projelendirilmesi için en uygun fırsatlardır. Kriz dönemlerinde üzerinde yeterli çalışmanın yapılmasına yetecek bir süre ayrılarak üretilen sağlıklı projeler, kriz sonrası yatırımlarının temelini teşkil edecektir. Bu dönemlerde masrafların kısılması ve maliyetlerin düşürülmesi istenir. Bu da büyük ölçüde enerji tasarrufuna bağlıdır. Bugün hala birçok büyük fabrikada, büyük oranda enerji sarfiyatı yapılmaktadır. Yaz kış 140°C'de çalışan şebekeler var. Enerji tasarrufu önlemlerinin bir an önce alınması gerekmektedir. Enerji tasarrufu bilincinin gelişmesine yardımcı olacak her tür çalışmaya ağırlık verilmeli. Bu yolda çeşitli dernek ve kuruluşlar işbirliği yapmalıdır.

Özetlersek; kriz dönemlerinde hizmet sektörünün durmaması ve enerji tasarrufuna ağırlık verilmesi ülke ekonomisine de destek verecektir.

 

Metin DURUK, FRİTERM Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı:

1994 krizinin, 1980 krizine göre çok büyük bir kriz olduğu görüşündeyim. 1980'deki kriz döneminde Türkiye 45-50 milyonluk bir pazardı. Onun yanında izafi olarak dış ve iç borç yükünün oldukça düşük olduğunu görüyoruz. Şu anda ise ülkemiz borç, enflasyon, durgunluk sarmalına yakalanma noktasındadır. Bu durumun aşılmaz olduğunu düşünmüyorum. Sahip olduğumuz bir takım avantajlar var; Eğitilmiş büyük bir insan gücüne sahibiz. Bunun yanı sıra sanayimizin uluslararası entegrasyonda oldukça iyi bir yer alması sözkonusu. Verimlilik artışı ve kalite açısından belli bir çizgiyi yakalamış durumdayız. Finans krizine tam da bu noktada yakalandık. Yapılacak en sağlıklı şey; olabildiği kadar kısa süre içinde üretim yapan sanayicilerin daha yoğunlaşmaları, yani küçülmeleridir. Bu durumda verimliliklerini yükseltmeleri ve daha önce global olarak yaptıkları fiyat analizlerini milimetrik hale getirerek sadeleştirmeleri gerekmektedir. Ayrıca daha önce uzun vadeye yayılan satışların tahsilatı sürecini kısa zaman dilimleri içerisinde gerçekleştirerek kasalarına hakim olmaları gerekmektedir. Bir başka deyişle, belki daha az üretmesi fakat bir adım sonrasını görerek satışlarını gerçekleştirmesi gerekmektedir. Bunun dışında ülkenin şu anda bu krizden kurtulmasında en önemli çıkış noktası ihracattır. Yani kendi iç pazarımızı kısa dönemde bü-yütemeyeceğimizi görmeliyiz. Onun için de dış pazar şansını yakalamak zorundayız. Bir ihracat seferberliğine girerek mamul veya hizmet ihraç etmeye, çeşitli kooperasyonlarla yabancı veya yerli ortaklar edinerek daha büyük üretim grupları haline gelmeye çalışmalıyız. Bir noktanın daha altını çizmek isterim ki; yaşanan kriz bir üretim, tüketim değil finans krizidir. Faiz artı rantın yaratmış olduğu bir krizdir ve bu durum sanayimizi büyük kayıplara uğratmış durumdadır. Devleti yöneten hükümetler -daha doğrusu politikacılar demek lazım- bu talana sebep olmaktadır. Aslında bu durumun demokrasi konusuyla çok yakın ilgisi vardır. Demokrasi konusundaki sorunlar, yapılan dialoglarla tabii ki TBMM içinde çözülecektir. Ancak bu arada önerilen teknokrat hükümetler ve benzeri modellerin ülkemiz ve sanayimiz açısından çıkar yol olmadığı görüşündeyim. Daha önce denenmiş ve başarısızlığı kanıtlanmıştır.

 

Yüksel KÖKSAL, SELNİKEL A.Ş. Teknik Koordinatör:

Sanayi sektörü olarak biz kendimizi büyük ölçüde finans kaynaklı olarak nitelendirilebilecek aniden gelişen büyük bir krizin için de bulduk. Daha önceki 1979-80 krizinde ise yavaş yavaş gelişen ve sanayi kesimini başından beri etkileyen çok yönlü bir darboğaz söz konusu idi. Akreditifler açılamıyordu ve sanayi doğrudan bir kriz içindeydi. 1993 yılında sanayi sektörü genel olarak yüksek kapasite ile çalışmış ve yılı gayet iyi kapatmış idi. Ocak 1994'den itibaren içine girilen bu kriz ise tamamen imalat ve müteahhitlik sektörünün dışında oluşmuş ve sanayimiz kısa bir müddet içinde kendisini büyük bir krizin içinde bulmuştur. Aslında bu durum son birkaç ayın değil, belki son 7-8 seneden beri gelen savurganlığın birikimi olarak tecelli etmiştir. Alınan dış borçların daha çok alt yapı hizmetlerine yatırılması ve paranın yakın zamanda borçları ödeyebilecek şekilde geriye döndürülememesi ve hükümetlerin devamlı ithalatı teşvik etmeleri neticesinde, ithalat ile ihracat arasında oluşan fark 15 milyar dolar gibi çok yüksek seviyelere çıkmıştır. Oysa hükümetlerin de aynen özel şirketler gibi denk bütçe yapmaları ve rasyonel icraatta bulunarak yatırımlarında geri ödeme sürelerini dikkate almaları gerekiyordu. Şimdi devletin sağlıklı bir ekonomik yapıya kavuşturulması sorunu her türlü fedakarlık yapılarak öncelikle ele alınması gereken ve artık geciktirilemeyecek ve geçiştirilemeyecek bir gerekliliktir. Herşeyin başında yapılması gereken iş, devletin küçültülerek rasyonel bir strüktüre kavuşturulması hususudur. Tabii bizler de her sektör gibi kendi üzerimize düşen görevleri yerine getirmeliyiz. Bu çerçevede ihracatı mutlak bir şart olarak görmekteyim. Ancak sadece mamul ihracı değil, mühendislik ve müteahhitlik ihracı da özellikle söz konusu olmalıdır. Yurt dışı müteahhitlik girişimleri aynı zamanda o projelerde kendi mamullerimizi kullanmak imkanını vermektedir. Bu ihraç mamullerinin yeni uygulanan Avrupa normlarına ve ISO 9000 normlarına uygunluğunun sağlanması bizlere dış ülkelerde büyük kolaylıklar sağlayacaktır. Türkiye'nin çok iyi bir dinamizmi ve yeni dinamizme dönüşecek yüksek potansiyeli mevcuttur. Dolayısıyla çok karamsar olmak için bir neden yoktur. İçine girilen krizler yeni ve sağlıklı sistemlerin hayata geçirilmesine imkan sağlarlar. Bu olgudan en iyi neticeyi çıkarmak gerekir. Zaman artık birlik içinde pozitif icraatı gerçekleştirme zamanıdır. Popülist yaklaşımlardan kurtularak memleketin ihtiyaç duyduğu cesur ve ilerici yapısal ekonomik kararların alınması artık vazgeçilemeyecek şartlar olarak önümüzde durmaktadır.

 

Nural TUNCER, AKNUR End. Mal. San. Tic. Ltd.

Türkiye'nin içinde bulunduğu kriz, Türkiye'nin aşırı hızlı büyümesinin bir sonucudur. Türkiye diğer ülkelerle mukayese edildiğinde, fevkalade artıları olan bir ülkedir. Dolayısıyla geri gitmesi mümkün değildir.

Bu dönemi bir duraklama dönemi olarak görmek gerekir. Bir bütçede gelirinden daha çok harcama olduğu zaman bir müddet duraklama gerekir.

Bu dönemde yapılan yanlışlar, yapılması gereken yeni uygulamalar hesaplanır, yeni kararlar alınır. Alınan kararların isabetli olması sonucunda da ilerleme devam eder. Öncelikle sağlıklı tespitler yapılmalı, somut neticeler çıkartılmalı ve sözkonusu neticeler aksiyona dökülmelidir. Bu noktada yapılması gerekenlerin başında ithal kalemlerin daraltılması gelmektedir.

Türkiye'de yapılması, üretimi mümkün olan ürünlerde, kaliteyi ithal seviyesine çıkartarak o ithali durdurmak gerekebilir.

Burada imalatçılara önemli görevler düşüyor. Kaliteden taviz vermeden ve kar marjlarını -en azından belli bir zaman- arka plana atıp, üretimimizin ihraç edilebilir seviyeye gelmesini hedeflemeliyiz.

Yerli üretim sürecimizde tasarruf yaratabilecek ve Türkiye'de üretilemeyen kalemlerin araştırılıp ithali ise yarar sağlayacaktır.

 

Uğur AYKEN, SCS Ltd.

Bu kriz bence son 10 yılın bir ürünüdür. Her ne kadar iyi bir 10 yıl geçirdik deniyorsa da, o "iyi bir 10 yıl" bence böyle bir krize neden olmuştur. Şöyle bir son 10 yıla baktığımızda Türkiye'de bırakın çeşitli sanayi ürünlerini, tarım ürünleri bile ithal etmeye başlamıştık. Vitrinlerimiz çok çeşitli yabancı malzemelerle dolmuştu. Bu gemi azıya alan ithalat furyası, Türkiye'yi bir tüketim toplumu haline dönüştürmüştü. Bunun neticesinde de böyle bir kriz noktasına kadar geldik. Türk lirası diğer dövizler karşısında son derece komik durumlara düşmüştü. Çoluk çocuğun cebinde bile döviz görebiliyorduk. Yani bunlar hep bugünkü kriz gelirken gözlediğimiz verilerdi. Bizim çeşitli yerlerde karşılaştığımız olaylardan bir iki örnek vermek istiyorum. Örneğin bir otel yatırımcısına Türkiye'de çok daha iyi üretilebilirken, niye dışardan klima santrali veya faneoil ithal ettiğini sorduğumuzda -ki ithal ürünlerin bir kısmı yerli ürünlerimizden daha niteliksizdi- dedikleri şuydu ; teşvikli ithalat yaptığımız zaman, dışardan ithal ettiğimiz bir malzeme bize daha ucuza gelebiliyor: Türkiye'de daha iyisi yapılabildiği halde, böyle bir ürün dışardan çok daha ucuza gelebiliyor. Onun için de yatırımcılar bunu tercih edebiliyorlardı. Yani görülen şuydu ki, ithalat ihracat dengesi Türkiye'de bozulmuştu. TL de sürekli değer kaybediyordu. Bence bunun giderilmesi için önce ithalat ihracat dengesinin sağlanması lazım ve TL'nin hakikaten belli bir değere oturtulması lazım. Öyle bir hale geldik ki, artık herkes hesabını mark, dolar üzerinden yapmaya başlamıştı. Yatırımcılar yatırımlarını planlarken hesabını TL üzerinde yapamıyordu. Dolar üzerinden hesap yapıyordu. Bütün bunların giderilmesi gerekiyor. Şu durumda ortada bir belirsizlik var. Bu belirsizlik ortamının bir an evvel kaldırılması gerekiyor ki yatırımcı ileriyi görebilsin, hesabını kitabını yapabilsin. İhracat konusunda da zaten sektörümüzde özellikle dışarıya yönelme var. Daha çok da Birleşik Devletler Topluluğu dediğimiz eski Sovyetler ve ondan ayrılan çeşitli cumhuriyetlerde Türk firmaları çeşitli işler almış durumdalar.

Bugün Türkiye'de yatırımların durmasıyla görülen işsizlik ortamında da bir çok firma bu ülkelere yönelmiş durumdalar. Aynı şekilde üretici firmaların da o ülkelerde yapılan yatırımlarda kendi ürünlerini lanse etmeleri, onların kullanılmasını sağlamaya çalışmaları gerekir. Bunun için de belli bir kalite tutturmalıdır. Diğer bir koşul da enerji tasarrufudur. Bir otomasyon firması olarak; Türkiye'de maalesef enerji tasarrufu bilincinin gelişmediğini, bu sebeple yatırım yapılırken ilerde büyük enerji tasarrufu sağlayacak ekipmanlardan vazgeçildiğini görüyoruz. Şu görülemiyor; otomasyonu yapılan yatırımlar birkaç sene içinde kendini amorti edebilecek nitelikte yatırımlardır. Enerji tasarruflarıyla ilgili yatırımların da, bu bilincin yatırımcı firmalara aşılanması yoluyla geliştirilerek enerji giderlerinin düşürülmesi gerekiyor.

 

Hayri ÇALIŞKAN, ISITES Ltd.:

Ben konuya başka bir açıdan yaklaşmak istiyorum. Ulusça bir uzlaşma ortamına girmek lazım geldiği kanısındayım. Bu uzlaşma tabi tepeden başlayarak yani bizi idare edenlerden başlayarak, toplumun en alt birimlerine sokaktaki vatandaşa kadar inmeli diye düşünüyorum.

Dikkat ederseniz, tarih boyunca çok fedakarlıklara katlanmış bir milletiz. Bu tahminimce de bu kriz dönemi belli bir süreçten sonra aşılacaktır. Ancak uzlaşma ve güven ortamının oluşturulması bir takım kararlı ve istikrarlı teknisyen kadrolarca geliştirilecektir.

Tahmin ediyorum, ülkemizin şu anda öyle bir kadroya ihtiyacı var. İyi düşünülüp alınan bir kararın doğru ya da yanlış bunun tartışmasına girmeden kesin olarak uygulanması kanısındayım. Bu noktada; ekonomik problemler yükünü sırtlayıp götüren üreticiler, satıcılar, ithalatçıların ülke ekonomisine katkıları haketmeyen, fırsatçı durumundakilerce bir kalemde sıfırlanmamalıdır. Aksi takdirde giderek büyüyen bir güvensizlik duygusu ortaya çıkar.

Bir takım politik menfaatler nedeniyle mevcut artı değerlerin çarçur edilmesinin önüne geçilmeli, sorumluları ödüllendirilmemelidir. Ancak bu takdirde faaliyetleriyle artı değer üreten firmalar, yeni fedakarlıkları ve yeni yatırımları göze alabilirler.

 

Muzaffer DANIŞMAN, GELİŞİM Valf Mak. San. Tic. Ltd.:

Çeşitli dönemlerde Türkiye belli bunalımlı devrelere giriyor. Fakat bugünkü kriz geçmişten bir miktar farklı gibi görünüyor. 1970-80 dönemindeki bunalım hakikaten dünyada eş seviyede bir bunalımın bize yansımaları şeklinde ortaya çıktı. Bugün Türkiye'nin içinde bulunduğu kriz ortamı, dünyada bu seviyede gelişen bir sürecin yansıması şeklinde değildir. Tamamen kötü yönetimin sonuçlarıdır. Bu sonuç 1970-1980 dönemindeki gibi yükselen toplumsal muhalefetin klasik anlamda "Artı Değer" bağlamındaki kutuplaşma süreci ile de ilgili değildi ve böyle açıklanamaz. Gerçekten devlet yapılanması içerisinde ciddi bir vurgun ve talan mevcuttur. Ve devlet bunun önüne geçemediği sürece hiçbir çözüm istenilen sonucu ver-yecektir. Devlet şu an gerçekten ıtal bir yapıdadır. Bu yapısını aşma konusunda da çok ciddi, üzerinde anlaşılabilir rasyonel bir programa sahip değildir. Buna sahip olmadığı gibi bu vurgun ve talanı içindeki yapısal bozukluklardan dolayı önleyebilme şansına da sahip değildir. Ve onun yükünü sürekli her 10 yılda bir bizim sırtımıza vurmaya çalışıyor. Yani siz 10 sene önce başladığınız nokta sıfırsa, 10 sene sonra belli bir evreye geldiğinizi varsayıyorsunuz, birileri ipinizi çekiyor başlangıç noktasına yeniden düşüyorsunuz. Bir defa çıkış noktası olarak ben, bizim mutlaka dışa açılmamız gerektiğine inanıyorum. Bizim mutlaka küçük ve orta ölçekli işletmeler bazında yüksek teknolojinin kullanılma sürecini mutlak suretle yakalayıp dünya ile rekabet edebilir noktaları bulmamız, bunu yakalamamız gerçekten hayati önem taşımaktadır. Ama Türkiye'de henüz gümrük mevzuatı, küçük ve orta ölçekli üretim sürecinin yaygın olduğu ülkemizde buna çok rahat çıkış noktası vermemektedir. Buna dönük ihtisas bankaları istenilen düzeyde değil. İstanbul, Türkiye'nin toplam sanayi üretiminin % 60-66'ini üretiyor. Ve bu üretimin % 98'ini de küçük ve orta ölçekli işletmeler gerçekleştirmektedir. Ama toplam teşvik veya kredi sistemi içersinden aldığı pay % 2'lerde seyrediyor. Ve bu kesim kendi içinde çok örgütlü, siyasal sürece etki edebilecek, bu mevzuatı üretim sürecinin lehine dönüştürebilecek bir yeterliliğe de sahip değil.Sürekli önü tıkanmış vaziyette. Sektörün ya da bütün sektörlerin kendi içinde çok bütünlüklü, rasyonel hedefler tespit ederek ama kenetlenerek, mümkün oldukça hem küçülerek, yoğunlaşma süreciyle birlikte yüksek teknolojiyi kullanma şansını yakalayarak çıkış noktası bulması, ihraca yönelmesi gerekir. Ama öbür taraftan bütün bunların yapılabilmesi için, her on yılda bir devletin, sistemin önünü tıkama sürecini kendi içinde aşması mutlak zorunluluktur

 

Prof. Dr. Doğan ÖZGÜR

Termodinamik Dergisi Yayın Danışmanı

Devlet bürokrasisinde suistimale yer verildiği doğrudur ve bu Türk ekonomisinde ciddi kayıplara yol açmaktadır. Bu durum bir çok gelişme halindeki ülkede ortaya çıkmıştır. Ancak Türkiye sanayisinin dinamik bir yapıya sahip olması umut vermektedir. Yalnız Marmara bölgesinde on binin üzerinde mühendisimiz görev yapmaktadır. Böyle bir dinamik yapıya sahip olan memleketin krizden kurtulmaması mümkün değildir.

Almanya'da 1969 krizi yaşanırken bir takım sanayi kolları çökerken başka sanayi kollan güçlendi ve hatta dünyada bir numara oldu. Bence Türkiye'de de böyle bir şans yakalanmıştır. Bu krizin bir şans doğuracağına inanıyorum. Güçlü tasarruf tedbirleri ile Türkiye'nin borçları azaltılabilir ve sanayi dışa açılabilir. Ekonomik politikaların salt devlet tarafından yönlendirilebileceğine inanmıyorum. Türkiye'de bir sanayi kopukluğu meydana gelmiştir. Yoğun bir dışa bağımlılık dönemine girilmiştir. Türkiye tekstilde oldukça başarılı iken, tekstil ürünleri ithali yapıldı. Çelik kazan üretiminde avantajlı durumda iken yabancı kazan hastalığı geldi. Sanayi yatırımları olarak atılan bir takım adımlarda da planlama hataları yapılmıştır. Öyle ki, bir kaç bin dönüm arazi Organize Sanayi Bölgesi olarak ayrılıyor, tel örgüyle çevrilip yıllarca işlevsiz bırakılıyor. Tarıma oldukça elverişli olan toprakların, o bölgenin sanayi yatırımı hacmi gözönüne alınmadan adeta ölü bölge haline dönüştürülmesi de ülke ekonomisi açısından kayıptır.

Kanımca Türkiye mühendisiyle, sanayisiyle hiçbir noktada Avrupa'dan geri değildir. Taklit yolu ile başlamış da olsa, ilerleme kaydederek kendi koşullarına göre üretim planları geliştirerek güçlenmiştir. Bu krizi atlatma aşamasında bence hükümetten çok fazla birşey beklenemez. Almanya'nın 1969 krizini de devlet değil, sanayi aşmıştı. Orta çaplı sanayi kesimi lokomotif rol oynadı. Aynı kesim Türkiye'nin üretiminin de büyük bir miktarını oluşturmaktadır. Türkiye'de 10 kişilik bir kesimin bir hareketi bile haber olurken, Bayrampaşa'da 150 bin kişinin sorunları dile getirilmemektedir. Halbuki Türkiye'de sanayinin çıkış noktası bu kesimdir. Yerli üretimin karşısındaki büyük engellerden biri ; birim işçi başına üretimin düşük olması sonucu işçi maliyetlerinin yüksekliğidir. Bunun sebeplerinden biri Türk lirasının aşırı yüksek tutulmasıdır. Bu noktada develüasyon gerekiyordu ki ana maliyetler üzerinden işçi ücretleri azalsın. Çünkü nihayet, ana malzemeler, ham maddeler dünyanın her yerinde aşağı yukarı eşit fiyattaydı.

Sonuç olarak, kriz dönemlerinde yatırımdan kaçıklığı görüldü. Oysa bazı yatırımların kriz dönemlerinde yapılmasının olumlu sonuçlan diğer ülkelerde de görülmüştür. Örneğin, 1969 Almanyasında otomobil piyasası ivme kazanmıştır. Çünkü faizler yükselmiştir. Halbuki ekonominin dinamik olduğu dönemlerde rant biter, faizler düşer ve sanayiden gelir elde edilir.Türkiye'nin de faizleri düşürecek acil tedbirler alması gerekir. Aksi taktirde ülke, kolay rant peşinde koşan emek vermeden kolay kazanılmış parayı yeğleyen bir toplum haline dönüşür. Sanayi yatırımcısı ise, tesisini kapatarak parasını faize yatıramaz. Bu durumdan zararlı çıkması önlenmeli ki yatırımlar devam etsin. Bu süreçte iletişim ve ulaşım yatırımlarının gelişmesi de önemlidir. Zira iletişim ve ulaşımın bireysel amaçlı kullanımından önce, sanayiye hizmeti sözkonusudur. Nakliye bedellerinin düşmesi maliyetlerde önemli bir tasarruf sağlar. Sektörün ortak çıkarları çerçevesinde güçlü birlikler, organizasyonlar, dernekler oluşturması da önemlidir. Sözkonusu dernekler, mümkün mertebe alt sektör gruplarını içerecek şekilde oluşturulmalıdır. Örneğin, Isı Sektörü Derneği yerine, ısı sektörü içerisinde başlı başına bir grup olan Kazancılar Derneği gibi organize olmalıdır. Proje büroları ile taahhüt firmaları daha kesin çizgilerle birbirlerinden ayrılmalıdır. Taahhüt firmalarının proje giderlerinden tasarruf etmeleri amacıyla proje sürecini üstlenmeleri sağlıklı bir yapı değildir. Bu tür uygulamalar ile sektörümüzün daha rasyonel ve rantabl hale gelmesi sağlanabilir. Dolayısıyla dışa açılma noktasında daha güçlü bir yapı ortaya konabilir.

 

Y. Müh. Turhan ONUR, ERENSANA.Ş. Yön. Krl. Üyesi:

Son 10 yılda ard arda yapılan seçimler, ekonomimizi felce uğrattı. Seçim öncesi dönemlerde oy kaygısı ile politikacıların kendi bölgelerinde gereksiz yatırımlara girişmesi, seçim sonrası beklentilerle girişimlerin bekletilmesi , seçim harcamalarının büyük miktarlara ulaşması bu sonucu doğurdu. Kamu kesimindeki personel fazlası bütçe açığı yaratan bir diğer faktör oldu. Tüketici kredileri ve ucuz ithalatla aşırı talep yaratılması, pahalı ve geri dönüşü olmayan yatırımlar borçlanmayı arttırdı. Vergiler orantılı artırılmadığı gibi, vergi denetimi de yapılmadı. Buna mukabil karşılıksız para basıldı, çok gecikmeli olarak develüasyona gidildi. Birçok kasabada maksimum % 30 doluluğa ulaşabilen sanayi çarşıları yapıldı. Bu israf ekonomisi dış ve iç borçlarımızın sebepleridir. Avrupa'daki küçük sanayi kavramı ile bizdeki farklıdır. Avrupa'da 300 kişi çalıştıran sanayi kuruluşları küçük sanayilerdir. Bizde ise, 50 kişinin üzerinde çalışanı olan kuruluşlar küçük sanayi sayılmamaktadır. Ülkemizdeki küçük sanayi 5-50 kişi çalıştıran bünyelerdir. Bunların hepsinde torna, pres vb. bulunur. Ama günde yarım saat çalıştırılmaz. Politika ile bunlar teşvik edildi. Bu tür atölyeler, orta çaplı sanayiye büyük rekabet yaratmaktadır. Üstelik bu rekabeti sigortasız işçi çalıştırarak, vergi ödemeyerek yapmaktadırlar. Bu durum orta çaplı sanayi kuruluşlarının gelişmesine ket vurmaktadırlar. Bu noktada denetim mekanizması çok önemlidir. Nüfus artış hızımız ise bir diğer handikapımızdır. Yaklaşık her yıl 1 milyon 200 bin kişilik işsiz artışına bir de krizden dolayı kapanacak fabrikalardan çıkanları eklersek ciddi bir tehlike ile karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Bu karamsar tablonun çıkış noktasını ihracata bağlıyorum. Önümüzdeki aylarda beklenen talep azalmasının tek çıkış noktası, malzeme veya emek ihracatı olacaktır. Gümrük Birliğinden dolayı Türkiye'nin ihracata teşvik vermesi, ithalatı çeşitli vergilerle frenlemesi artık mümkün değildir. İthalatın frenlenmesi için Türk lirasının gerçek değerini bulması gerekir. Bu, aynı zamanda ihracatı da arttıran bir faktör olacaktır. Bundan sonra yapılacak şey, banka faizlerinin düşürülmesidir. Bugün Odalar Birliği banka faizlerinin düşürülmesi için bir mücadele veriyor. Bu mücadeleye .sanayicilerin de destek vermesi gerekmektedir. Sonuçta, banka faizlerinin frenlenmesi ve Türk lirası değerinin ihracatı teşvik edecek yönde ayarlanmasının yararlı olacağına inanıyorum

 

A. Saim YALÇIN, TEMTAŞ:

Sektörümüzün en büyük probleminin bilgi birikimimize rağmen ihracat yeterince önem vermeyişimiz olduğunu düşünüyorum. İhracatla ilgili alt yapı çalışmalarını 2-3 yıl önce başlatmış olsaydık, belki de bu krizden en az zarar görecek duruma gelebilmiştik. Biz kendi işletmemizde bunu küçük çaplı da olsa başarabilmiş olmaktan memnunluk duyuyoruz.

Buna bağlı olarak bir diğer problemimiz de ithalat kolaycılığımız. İthalat konusunda kontrolsuz ve plansız girişşimler zarar getirmiştir. Bunu ithal ikamesi mallar üretelim anlamında söylemiyorum. İthalatla ilgili en iyi malı, en iyi şartlarla alabilecek organizasyonlar geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kolay ve cazip olarak algılanan ithalat sürecinde birçok mal çok uygunsuz koşul ve fiyatlarla iç pazara sunuldu. Nedeni, çok canlı olan iç piyasada her malın istenilen her tür fiyatla satılabildiği idi. Şimdi ise, en uygun koşul ve fiyatla ithali başarabilirsek, daha düşük maliyetlerle üretim yapmamız mümkün olacak ve dolayısıyla ihracat şansımız artacaktır. Bu yolda en önemli unsur da sektör içerisinde bizi temsil edecek güçlü organizasyonlardır.ikinci büyük problemimiz pazarlamadır. Sektörde yer alan işletmelerin büyük bir çoğunluğu küçük işletmelerdir. Her birinin tek tek yurt dışı pazarlama ağı oluşturabilmesi, yurt dışı fuarlara katılabilmesi kolay değildir. Bunun için alternatifler geliştirmek gerekmektedir. Güçlü bir sektörel organizasyon bu noktada da özellikle küçük ve orta çaplı işletmelere yardımcı olacak. Ve sektör olarak yurt dışında temsil edilebilme, mal ve hizmetlerini tanıtabilme olanağı sağlanabilecektir.

 

Gülten ONSOY, BAYMAK:

Biz firma olarak körfez krizinden sonra, gelişen dönem içersinde böyle bir krizin Türkiye'yi etkileyeceğini aşağı yukarı tahmin edebiliyorduk, ilk önce firma olarak hazırlık olma konusunda, kendi yapımızı çok dinamik bir hale getirme, uluslararası faaliyet gösteren kuruluşların benimsediği bir model içersine sokma çalışmasına girdik. Bu modelde ana firmayı, olabildiği kadar, küçültmeye ve büyümeye esnek hale getirmek, o arada yan sanayimizi de kendi yapımız içinde yerleştirmek eritebilmek gibi bir çalışma içersine girdik. Bu durumda yan sanayimiz hem yaptığı yatırımlarla hem de bizim oluşturduğumuz kalite çevrimi çalışmalarıyla ürettikleri mamullerde belirli bir kalite düzeyine gelirken, aynı zamanda kendileri de büyüme, gelişme ve kalite arttırma imkanına kavuştular. Bu arada yapılan yatırımlar, sürekli olarak kendi firmamız bünyesinde de değerlendirilmiş olduğu için her türlü duruma kolayca adapte olmak gibi bir esnekliği ulaşmış olduk. Türkiye'nin bu içinde bulunduğu ekonomik kriz ortamından ancak sanayinin aracılığıyla çıkılabilecek. Ve sanayimizin ihracata yönelmesiyle bunun mümkün olacağı hepimizce kabul edilmiş bir gerçek. Bu konuda yetişmiş eğitimli bir kadromuz var. Ve piyasa olarak, firmalar olarak gerçekten çok dinamik durumdayız. Ama uluslararası platformda yer alabilmek içinde, onların kabul ettiği standart kriterlerini de yakalama konusunda kendimizle yan sanayimizle hep birlikte çaba gösterme durumundayız.

 

Mak. Yük. Müh. Levent SERHAN, İGDAŞ Alt Yapı Koordinasyon MD.:

Türkiye'nin ekonomisi elbetteki sektör anlamında bir bütün. Öyle olunca tek bir sektörün, ısıtma soğutma sektörünün diğer sektörleri göze almaksızın, gelişmesini beklemek, atılım yapmasını beklemek çok gerçekçi olmasa gerek. Türkiye'nin bu gün geldiği ekonomik nokta, karşılaştırılmalı olarak bakıldığı zaman, 10 yıllık süreçteki bazı hatalarımızdan, demokrasisiz, savurgan tutumumuzdan kaynaklanıyor. Ekonomik göstergelere baktığımızda; sürekli işsizlik artmış, artan nüfusun gerektirdiği oranda üretim koşulları yaratılmamış. Bunun en belirgin göstergelerinden biri borçlanma grafiği. 14 yılda 60 milyar dolar dış borç oluşturulmuş. Yıl başına 4 milyar düşüyor. 1950-80 dönemi arasında, 30 yılık bir dönemde, yıl başına ortalama borçlanma oranı 340 milyon dolar. Toplam 13 milyar dolar. Tabii ki borçlanma gerekli ama çok ciddi bir süreçte kullanmalı. Oysa lüks tüketim sürecinde kullanıldı. Sanayi siteleri kurduk. Otoyol yaptık. Şimdi onun bakımı var, onun çalışır halde tutulması var. Sonuçta, çok yerli yerlinde bir program olmadığı ortaya çıkıyor. Köy bakkalında rokfor peyniri sattık. Bu kadar Mersedes hiçbir Avrupa ülkesinde yok. Isı sektörü açısından bir değerlendirme yapacaksak, Türkiye'de tarım sektörüne bakmak lazım. Tarım sektörü potansiyelini ne kadar kullanıyor, kaç kilovatlık bir soğutma deposu gerektiyor. Bunların üstünde durulması lazım. Sektörlerin birbirlerine bağlılığını gündeme getirmek lazım. Bunların üzerinde yeterince durulmadığı kanısındayım. Yaklaşık resmi rakamlarla 7-8 milyon işsizimiz var. Bu son derece önemli. Bugün Yunanistan'ın nüfusu bu kadar. Bunlar çok ciddi rakamlar. Dolayısıyla ülkemizin her boyutuyla üretimi koruması gerektiğini düşünüyorum. Üretimi ve savurganlığın önlenmesini iki madde olarak ülkemiz gündemine almalı. Hemen burda sektörel bazda bir izdüşümü var. Bir kere sektörler arası koordinasyonu sağlamak lazım. Tarım sektörünün ısı sektörüyle ilişkisi gibi. Tabii ki, devlet sektörünün ve devlet yönetiminin yarattığı yüksek atalet, savurganlık mutlaka önlenmelidir. Örneğin inşaat sektörüne iş alanı yaratmak için sanayi siteleri yapılmamalıdır. Yani sektörel karşılıklı değerlendirme bunları da içermelidir. Isı sektörü açısından enerji tüketiminin azaltılması, binalarda ısı yalıtımı, ısıtma olayının bir yan boyutu olarak ele alınmalıdır. Çünkü ısı dışa bağımlı kaynak kullanan bir sektördür. Hem halkın yaşamında, hem de sanayilerin kullanımı anlamında. Bütün bu süreci özetlersek, herşeyin sonuçta daha olumlu olması, ülkemizde demokrasi anlayışının yaşamımıza indirgenmesi ile gerçekleşecektir. Demokrasinin gözetilmesini de bu önerilerin içine oturtmak gerekir diye düşünüyorum.

 

Toplantıda konuşmacılardan sonra, karşılıklı görüş alışverişi yapıldı. Bu toplantının ve benzerlerinin devamı ve yararı ifade edilerek toplantı sona erdi.