Endüstri 4.0

16 Mayıs 2018 Dergi: Mayıs-2018

Yazan: Yalçın Katmer, Genel Müdür, Belimo Türkiye

“Devrim” kelimesi, belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli değişikliği tarif eder. İnsanlık tarihi boyunca, birçok defa yeni teknolojiler sayesinde dünyayı farklı algılamaya başlamamız, ekonomik sistemlerimizde ve sosyal yapımızda temelden değişikliklere yani devrimlere sebep oldu.

İlk büyük devrim yaklaşık 12 bin yıl önce, çok büyük ihtimalle hayvanların evcilleştirilmesinden dolayı avcı ve toplayıcılıktan tarım toplumuna geçtiğimizde gerçekleşti diyebiliriz. Tarım devrimi, üretim, ulaşım ve iletişim için hayvanları kullanmamızı, bu sayede gıda üretimimizin artmasını, insan nüfusunun artarak daha çok insanın bir arada yaşamasını ve sonuç olarak Göbeklitepe örneğinde görebileceğimiz gibi şehirleşmemizi sağladı.

İnsanlığın yaşadığı devrimler tarih içerisinde devam etti fakat Birinci Sanayi Devriminden itibaren yani 18. yüzyılın ikinci yarısından sonra, bir sonraki devrimin gelmesi için öncekiler kadar beklememize gerek kalmadı. Günümüzden bakarak rahatlıkla diyebiliriz ki, iki devrim arasındaki süre giderek kısalmaktadır.

Birinci Sanayi Devrimi 1750-1840 yılları arasında gerçekleşti, Buhar Makinesi, demiryollarının yapımı bu sanayi devriminin en önemli gelişmeleriydi. Bu adımda kas gücü yerini mekanik güce bıraktı. 1796 yılında James Watt, kömürle çalışan modern buhar motorunu icat edip patentini aldığında üretimde çarpıcı bir artış yaşandı. 1787-1840 yılları arasında İngiltere’de pamuk üretimi 10 milyon kg’dan 152 milyon kg’ye yükseldi. Pamuk üretim maliyeti aynı oranda azaldı. Bu sanayi devriminin sosyoekonomik sonuçları çok çarpıcı oldu. Üretimin artışı ile insan refahı belirgin şekilde arttı; ölüm oranları azaldı; kentleşme arttı (1920 yılında A.B.D. nüfusunun yarısı şehirlerde yaşıyordu). Sadece pozitif etkileri olduğu da söylenemez. Üretimin artması sebebiyle hammadde ve pazar bulma çok önemli bir hale gelince, sömürgecilik yarışı hızlandı ve belki de sonucu Birinci Dünya Savaşı oldu.

Birinci Sanayi Devrimi on dokuzuncu yüzyılın sonlarında zirveye çıktığı sıralarda Amerika ve Avrupa’da İkinci Sanayi Devriminin başladığını görüyoruz. Elektriğin icadı ve yaygınlaşması, petrolün keşfi, içten yanmalı motorun ve telgrafla telefonun icadı, yirminci yüzyıla egemen olacak yeni bir enerji/iletişim kompleksinin doğuşunu sağladı. Elektriğin sanayide kullanılmaya başlaması, mekanik gücün yerini üretim bantlarına bırakmasını sağladı. Bu sayede hız ve verimlilik arttı, üretim maliyetleri azaldı. Bu enerjiye ihtiyacımızı artırdı ve enerji ihtiyacımızı içten yanmalı motorlar ve fosil yakıtlar ile gidermeye başladık. Fosil yakıtlara ihtiyacın artması bir önceki devrimden farklı olarak, fosil yakıt kaynaklarınca zengin olan ülkelerde temel değişimler yarattı ve yaratmaya günümüzde de devam etmektedir. Bu noktada altını çizmek istediğim petrolle ilgili en önemli konu, küresel ekonomide diğer tüm kaynaklardan daha fazla finansal sermaye gerektirdiğidir. Ayrıca, petrolü çıkarma ve ondan çeşitli ürünler elde edip son kullanıcılara ulaştırma sürecinde yapılan yatırımlardan kazanç elde etmek, ancak tüm sürecin yani petrolün bulunması, çıkarılması, taşınması, rafine edilmesi ve pazarlanması aşamalarını, merkezi yönetimler tarafından işletilen dikey şekilde entegre edilmiş şirketlerin çatısı altında birleştirmekte mümkündür. Böylece kaynaklarca zengin olan ülkeler ile teknolojik gücü yüksek olan ülkeler arasında önceden kurulmamış yöntemler ile ilişkiler gelişmeye başlamak durumundadır. Bu günümüzde Ortadoğu’da yaşanan savaşların temel sebebi olarak gözükebilir.

Üçüncü Sanayi Devrimi İkinci Dünya Savaşı sonrası başladı. Genellikle bilişim ya da dijital devrim diye anılan bu üçüncü adımın en önemli gelişmeleri, yarı iletkenlerin icadı, 1960’larda bilgisayarın icadı, 1970 ve 80’lerde kişisel bilgisayarın yaygınlaşması ve 1990’larda internetin icadıdır. Programlanabilir bilgisayarların üretimde kullanılmaya başlaması bir önceki devrimde olduğu gibi verimliliği ve hızı artırdı, maliyetleri azalttı ve otomatik kontrol insanın kontrol ettiği üretimin önüne geçti. Bu devrimle beraber, paranın el değiştirme yöntemi bitmiş ürün satmaktan, yeni fikir ve patent satmaya doğru evirilmiş oldu. Yaratıcı insanın değeri arttı.

Bu üç sanayi devrimi yukarıda bahsettiğim zaman aralıklarında başladı ama ne zaman son bulduklarını söylemek zor. Bir sonraki sanayi devriminin gerçekleşmesi bir öncekinin sona ermesi anlamına gelmiyor. Aslında bugün bile daha ikinci sanayi devrimi tüm dünyaya yaygınlaşmış değil. Öyle ki dünyanın yüzde 17’si, yaklaşık 1.3 milyar insan hâlâ elektriğe ulaşamaz durumda. Bu tabii üçüncü sanayi devrimi için de geçerli, bugün çoğu gelişmekte olan ülkelerde yaşayan 4 milyardan fazla insan internete ulaşamaz durumda. Bu bilgilere karşın yayılım hızının artışı umut vadediyor. Teknolojilerin yayılım hızını karşılaştırırsak, dokuma makinesinin sadece Avrupa dışına çıkması 120 sene alırken, internetin tüm dünyaya yayılması 10 yıldan az bir sürede gerçekleşti.

Günümüze gelince, şimdi içinde bulunduğumuz dönem dördüncü sanayi devriminin başlangıcı sayılabilecek bir dönem. Bunun bir devrim mi yoksa evrim mi olduğu hâlâ tartışılmakta olsa da hızlı bir değişim döneminde olduğumuz gerçek. Temelleri Almanya’da 2011 yılındaki Hannover Fuarında değer zincirlerinin bu değişimle nasıl evirileceğinin tartışıldığı bir forumda atıldı. Alman hükümeti aynı yıl, Yüksek Teknoloji 2020 Girişimi kapsamında, Endüstri 4.0 Projesini hayata geçirdi. 200 milyon euro bütçe ayrılan projeyle, Almanya’nın endüstriyel imalat alanındaki liderliğini koruyarak, bu kapsamda dijital bir yapısal değişim yaşanması amaçlanıyor. Alman Şansölye Angela Merkel, Sanayi 4.0’ı “dijital teknoloji ve internetin konvansiyonel sanayi ile birleştirilmesi sonucu sanayi üretiminin tüm evrelerinin dönüşümü” olarak tarif ediyor. Ekim 2012’de ise Bosch Grubu ve SAP’nin eski CEO’su Henning Kagermann bir çalışma grubu oluşturarak hazırladıkları Dördüncü Sanayi Devrimi öneri dosyasını, Alman Federal Hükümeti’ne sundu. 2013 yılında Alman Hükümeti kendi Endüstri 4.0 dönüşüm yol haritasını hazırlamaya başladı. Angela Merkel, Ekim 2014’te Hamburg’da düzenlenen National IT Summit’te Almanya’nın dijital dünyanın lider ülkesi olması için dijital teknolojilerle, endüstriyel ürünleri ve lojistiği bağlamak olarak gördüğü Endüstri 4.0’ı bir şans olarak gösterdi. Merkel yine yakın tarihte Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomi Forumu’nda, Endüstri 4.0’ı, birbirine bağımlı dünyaya ve endüstriyel üretime hızla uyum sağlamak için kullanacakları konsept olarak tanıttı. Avrupa Parlamentosu Araştırma Servisi tarafından 2015 yılında yayımlanan “Üretkenlik ve Büyüme için Dijitalleşme” isimli rapora göre, Sanayi 4.0 küresel imalatta yüzde 6 ilâ 8 arasında verimlilik kazancı sağlayacak. Girişimin sadece Almanya’da, 10 yıl boyunca Gayrisafi Yurtiçi Hasılada (GDP) yıllık yüzde 1 artış ve 390 bin iş alanı yaratacağı düşünülüyor. Komisyon, Eylül 2017’de “Akıllı, Yenilikçi ve Sürdürülebilir Sanayiye Yatırım: AB için Yeni bir Sanayi Politikası Stratejisi”nde, özellikle yeni sanayi çağının, ekonomik,  toplumsal ve çevresel dönüşüm doğrultusunda robotlaşma, nesnelerin interneti, yapay zekâ kullanımındaki atılımların rolüne vurgu yapıyor.

Bu sanayi devriminin lokomotifi olan ülkeleri (Almanya, A.B.D.) tetikleyen, nüfusça çok ama gelirce az olan ülkelerde işçilik maliyetlerinin düşük olmasıyla başlayan, üretimin batıdan doğuya kayması ve doğuya kayan üretimin doğuyu eğitip geliştirmeye, batı için bir rakip-tehdit haline getirmeye başlamasıydı. Artık Üçüncü Sanayi Devriminin getirisi olan fikir, bilgi ve patent satmanın bu gelişmiş ülkelerin refahını uzun vadede artıramayacağı gözüküyordu. Milli markaların dahi üretimini daha düşük işçilik maliyeti olan ülkelere kaydırmış olması bu ülkelerdeki halkın refahını düşürme sinyallerini vermeye başladı.

Dördüncü sanayi devriminin Amerika’daki ekonomiye etkisini çarpıcı bir örnekle anlatmak gerekirse, 1990’da Detroit’te yerleşik en büyük 3 şirketin pazar değeri 36 milyar dolar, yıllık geliri 250 milyar dolar ve çalışan sayısı 1.2 milyon kişiydi. 2014 yılındaysa bu sefer Silikon Vadisinde yerleşik en büyük 3 şirketin pazar değeri yaklaşık 1 trilyon dolar, ciroları yine 250 milyar dolar ama çalışan sayısı 137 bin kişi yani onda biri. Günümüzde dünyanın en büyük taksi şirketi Über’in hiç taksi sahibi olmadığını, en büyük medya şirketi Facebook’un hiçbir içerik yaratmadığını, en büyük perakendecisi Alibaba’nın deposu olmadığını ve en büyük emlak kiralama şirketi Airbnb’nin hiçbir gayrimenkulü olmadığını düşünürsek dünya bildiğimizden ne farklı bir noktaya ilerliyor farkına varabiliriz.

Ülkemize bakarsak, Türkiye, dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasında yer alsa da inovasyon ve teknoloji alanında daha alt sıralardadır. Boston Consulting Group’un  (BCG) TÜSİAD için hazırladığı rapora göre, Sanayi 4.0 Almanya’nın toplam üretim maliyetini yüzde 5-8 azaltarak, 10 yıl içinde 90-150 milyar euro değerinde bir verimlilik kazancı sağlayacaktır. Sadece işletme maliyetlerinde yüzde 20’lik bir düşüş olacağı öngörülmektedir. Küresel Üretim Maliyeti Endeksi’ne göre hâlihazırda Türkiye 98 ortalama birim maliyet ile üretim yaparken, Almanya 121 ortalama birim maliyetle üretim gerçekleştirmektedir. Bu nedenle, Almanya Sanayi 4.0 teknolojilerini tamamen benimsediği zaman Türkiye’nin, rekabet edebilirliğini artıracak önlemler almadığı takdirde, Almanya’ya kıyasla şu anda sahip olduğu rekabet avantajını kaybetmesi kaçınılmazdır. Bu durum da Türkiye’nin küresel pazar payının düşmesine, işsizliğin artmasına ve işgücü kalitesinin düşmesine sebep olacaktır. Dolayısıyla Türkiye, yatırımların düşük seyrettiği, düşük katma değerli üretim yapılan bir ekonomik kısır döngüye doğru kayacaktır. Ancak, Sanayi 4.0 kapsamında doğru yatırımlar yapılırsa küresel rekabet gücünde büyük fark yaratacak değişiklikler olacak, bu da küresel değer zincirinden daha fazla pay alarak kaliteli işgücü istihdamında artışa zemin hazırlayacaktır.

Accenture isimli danışmanlık şirketi tarafından, birçok ülkede uygulanmaya başlayan “Accenture Dijitalleşme Endeksi” kapsamında Türkiye’deki farklı sektörlerden 104 şirket ile yapılan araştırmaya göre, Türkiye’nin ortalama dijitalleşme endeksi puanının yüzde 60 olduğu ortaya çıkmıştır. Bu endeks, şirketlerin dijital kabiliyetlerini dijital strateji, dijital hizmetler ve dijital operasyonel yetkinlikler olmak üzere üç boyutta ve 10 kriteri baz alarak ölçmektedir. Bu 10 kriter, şirketlerin dijitalleşme performanslarını, 91 göstergeye göre bir araya getirerek incelemektedir. Bu endekse göre finansal hizmetler sektörü dijitalleşme performansı açısından Türkiye’de lider konumda yer almaktadır. Motorlu kara taşıtlarının imalatı, hizmet faaliyetleri ve perakende ticaret sektörleri de en yüksek performansı gösteren sektörler arasında bulunmaktadır.

TÜSİAD ise Türkiye’deki şirketlerin dijital dönüşüm yetkinlik seviyelerinin ölçülmesi, teknoloji tedarikçisi şirketlerin yetkinlik alanlarının belirlenmesi, eksiklerinin saptanması ve odaklanılması gereken noktaların belirlenmesi amacıyla 108 teknoloji kullanıcısı ve 110 teknoloji tedarikçisi şirket ile kapsamlı bir araştırma gerçekleştirmiştir.

“Türkiye’nin Sanayide Dönüşüm Yetkinliği” adlı raporda paylaşılan sonuçlara göre, “şirketlerin büyük çoğunluğu sanayide dijital dönüşüm konusunda bilgi ve ilgi seviyelerinin yüksek olduğunu belirtirken, dönüşüme hazır olduğunu düşünen şirketlerin oranı nispeten daha düşüktür. Türkiye’de sanayi şirketlerinin dijital dönüşüm uygulama alanlarında henüz pilot projeleri gerçekleştirme aşamasında olduğu görülmektedir. Şirketlerin özellikle strateji ve yol haritası ile yönetişim yetkinliklerinin düşük olduğu görülmektedir. Büyük ölçekteki şirketlerin sanayide dijital dönüşüm yetkinlik seviyeleri küçük ölçekli şirketlere nazaran daha yüksektir. Şirketler, dijital dönüşümün önündeki en büyük engellerin yatırım maliyetlerinin yüksekliği ve yatırımın geri dönüş belirsizliği olduğunu belirtmektedir.”

Sektörümüz de genel hatlarıyla diğer sanayi dalları ile benzer durumdadır. Sektörümüzde ana rekabetin batıda üretilen ürünler ile yerel üretilen ürünler arasında gerçekleştiğini ve ihracatımızın da çoğunlukla batıya odaklandığını düşünürsek, bu sanayi devriminin sektörümüzde yaratacağı etkiyi çok daha net görebiliriz. Birçok sektörel derneğimizde bu konuyu, bazılarının içerisinde ben de fiilen görev alıyorum, kapsamlı şekilde inceliyoruz. Sektörümüzün önünde hem tehdit hem de fırsat olarak duran bu sanayi devrimini bir öncekilerdeki gibi kaçırmadan, öncülük etme vizyonu ile ele alarak tüm üretim tesislerimiz ve ürünlerimize bu gözlükle bakmalıyız. Ancak böylece bugün, üretim maliyetinin verdiği avantaj ile hem iç pazarda hem de ihracatta yakaladığımız başarıyı geleceğe taşıyabiliriz. BCG’nin TÜSİAD için hazırladığı raporda gözüme çarpan, eğer bu sanayi devrimini kaçırırsak, bir Japonya yapımı (veya Hollanda, Avusturya, A.B.D. vb.) ürünün Türk malı olandan daha düşük üretim maliyetine sahip olacağı gerçeğidir. Bu durumda lütfen gerçekçi bir bakış açısı ile düşünün: Siz hangisini satın alırsınız?

Yazıma son verirken, ilgi gösteren, fikir ve bilgileri ile katkı sağlayan tüm okuyuculara teşekkür ederim. Dijitalleşme yazı dizime önümüzdeki ay “Büyük Veri” konusuyla devam edeceğim. Tüm okuyuculara, bir sonraki sayıda buluşuncaya dek sağlık ve mutluluk dilerim.