Baycan Sunaç'ı Kaybettik

17 Şubat 2014 Dergi:
Sektörümüz duayenlerinden birini daha uğurladı. Genel Mühendislik’in kurucusu ve sektörümüzün duayenlerinden Makine Yüksek Mühendisi Baycan Sunaç 15 Şubat 2014 tarihinde vefat etti. DSYG Ailesi olarak Merhuma Allah’tan rahmet, yakınlarına ve tüm dostlarına başsağlığı diliyoruz.
Sunaç ile ilgili arşivlerimizi karıştırdığımızda karşımıza çıkan satırları sizlerle tekrar paylaşmak istedik. Hem Sunaç’ı anmak, hem de tecrübelerini bir kez daha aktarmak için…
TTMD’nin 2007’yi uğurlayıp 2008’i kutladığı yıl, aynı zamanda 15. Yaşını da kutladığı yıldı. TTMD bir ‘Duayenlerle Sohbet Toplantısı’ düzenlemişti. Orada Cafer Ünlü, toplantının ilk konuşmacısı Baycan Sunaç’ı şöyle takdim etmişti:  "Makine Yüksek Mühendisi Baycan Sunaç, 1940 yılında doktor olan babasının o yıllarda görev yaptığı Iğdır’da doğdu. Haydarpaşa Lisesi 6 Fen B sınıfından mezun olan Sunaç, İTÜ Makine Fakültesi’nden 1963 yılında mezun oldu. İlk işyeri, Türk Otomotiv Endüstrisi Tuzla Fabrikası’ydı. 1963-64 yılları arasında TOE’nin Etüd-Proje bölümünde görev aldı. Kariyerine otomotiv endüstrisinde devam eden Sunaç, askerlik hizmetinin ardından Çiftçiler-Wolkswagen temsilciliğinde mühendis, Jeep Tuzla Fabrikası’nda kalite kontrol şefi, Genoto Kamyon Fabrikası’nda etüd proje şefi olarak çalıştı. 1971-1978 döneminde çalıştığı Alman kuruluş Lois Berger GmbH ile mekanik tesisat projeciliği de başlamış oldu. Frankfurt’ta bulunan Lois Berger’den ayrılıp Türkiye’ye dönen Sunaç, 1979 yılında kendi firması Genel Mühendislik Ltd.’i kurdu. Önemli projeleri arasında Kemer’de Robinson Club, İş Bankası Kuleleri ve Rusya’nın Kazan kentindeki Basketbol salonu yer alıyor."
Bu takdimin ardından sözü alan Baycan Sunaç, sohbetinde özetle şu anılarına yer vermişti: "TOE’de işe girdiğim dönemde Türkiye’de özel sektörün kontrolündeki sanayi, oldukça zayıftı. Yapılan işler, ileri teknoloji gerektirmeyen, basit işlerdi. Traktör, kamyonet gibi otomotiv ürünlerinin basit parçaları Türkiye’de üretiliyordu. TOE’de şefimiz Tuğrul Bayramcı idi. İtalya’da FIAT fabrikasında çalışmış, modern yöntemler uygulamaya çalışan bir kişiydi. ‘Metod Mühendisliği’ kavramını ondan duyduk. Bir gün bana bir parçayı verdi, eksantrik preste kalıp yapacağımızı, gereken hesapları yapmamı söyledi. Her bir noktaya gelen kuvveti hesaplayacağım. Hesapları titizlikle yaptım. Ortaya küçücük bir parça çıktı. Tuğrul Bey, baktı ve güldü; ‘bu oyuncak gibi, narin bir şey olmuş. Her şey hesapla bitmez, bazı şeyleri öngörebilmek gerekir’ dedi ve benim milimetrik hesaplarımı bir kenara atarak neredeyse ‘santimetrik’ bir hesap çıkardı. Ortaya çıkan parça, benimkinin iki katı... Tecrübenin önemine şahit olmuştuk. Sonraları da iyice anladık ki sadece rakamlar ve hesaplara güvenemiyorsunuz, bazen de tecrübe, ön planda belirleyici olabiliyor. 60’lı yılların sonlarına doğru, makine mühendisliğinin itibar ve gelir olarak belki de en parlak dönemiydi. Makine mühendisleri ayda 2000 lira maaş alabiliyordu. Düşünün babam kaç yıllık doktordu ve maaşı 800 liraydı. Bense ayrıldığım her işten bir diğerine maaşım artarak geçiş yapıyordum ve çok da iyi bir ücretim vardı. 70’lerin başında hava değişmeye başladı. Bu sıralar kalorifer tesisatı zorunluluğu başlamıştı ve projelerde bir makine mühendisinin imzasının bulunması şarttı. Makine mühendisleri de bu işi 1000 lira gibi bir bedelle yapıyorlardı. Fena para değildi. Bana da ‘yapar mısın?’ dediler. İki proje yaklaşık bir maaş daha demekti. ‘Yaparım’ dedim ama nasıl? Bir örneğini görmem lazımdı. Cengiz Dazkır ve ortağı bu işi yapıyordu. Onlardan bir örnek proje istedim. Bu yolla öğrendiklerimle birkaç kalorifer tesisatı projesi yaptım. Almanya’da Lois Berger firmasına iş başvurusunda bulunduğumda proje referanslarınız var mı dediler, ben de bu projeleri gönderdim. İşe kabul edilince çok sevindim; demek ki Almanlar tarafından kayda değer projeler yaptığımı sandım. Sonraları fark ettim ki o dönemde personel ihtiyaçları öylesine büyükmüş ki, dünyanın her yerinden kim olsa işe almışlar. Ama projeciliğimin başlangıcını yine o projelere bağlarım. İTÜ Makine Fakültesi’nde okuduğum dönemde, mezun olana dek yaklaşık olarak 60 ders alınırdı. Betonarme ve elektrik dersleri bile alırdık. Sistem, görevli olarak Türkiye’nin herhangi bir yerine gittiğinizde, gerekmesi halinde iki kata kadar inşaat yapmamızı öngörerek yapılandırılmıştı. Biz de çok fazla şey okuyup, derinlikli bir bilgiye sahip olamadığımızdan endişe ederdik. Almanya’ya gittiğimde dünyanın pek çok yerinden mühendislerle birlikte çalıştım. Daha çok Hitler döneminden kalma Alman kışlalarının modernizasyonu yapılmaktaydı. Prototip projeler sayılırdı. Başımızda bir Alman mühendis vardı ve bir gün onunla DIN 4701 üzerinde bir tartışmaya girdik. Tereciye tere satmak gibi bir şeydi... Tartışmaya nokta koyabilmek için kitaba baktık, ben haklı çıktım. Kendime güvenim güçlendi. Aldığımız eğitimin önemli olduğunu düşündüm.
Eşim ve ben, Almanya’da geçen yedi yılımızın ardından, Almanya’da doğan kızımızla birlikte Türkiye’ye döndük. Almanya’da iş hayatımızda insanlar arası diyalog oldukça seviyeliydi. Sözlerin, vaatlerin karşılıkları vardı. Türkiye’ye döndüğümde farklı üsluplarla karşılaşmaktan endişe ettim. Zaten çok fazla iş seçeneği de yoktu. Kendi firmamı kurdum. Aldığım bir işte elektrik sorunu çıktı, elektrik şalterleri atmaya başladı, çağırdılar. Bir elektrikçi buldum, ‘merak etme abi, çok kolay, hemen hallederiz’ dedi. Güvendim. Adam tesise gitti ve ne yaptıysa bu kez şalterler atmadı, elektrik motorları yandı. O günden beri ‘kolay abi, hallederiz’ diyenlere kuşkuyla baktım.
Galiba 1990 senesiydi. Metro Gross Market’in ilk işinde aramızda bazı uzlaşmazlıklar oldu. İkinci işlerinde, Kozyatağı’nda açılacak marketlerinin projesini Almanlara verdiler. Alman bir mühendis, pek çok kez geldi, gitti ve çalışmasını tamamladı. Proje belediyeye verilecekti ve benim imzam gerekiyordu. Tetkik ettim ve genleşme deposunun hesabında yanlışlık olduğunu fark ettim, geri çevirdim. Adam da inatlaştı; ‘bilerek öyle yaptım, doğrudur’ diye. Neticede haklı olduğumu kabul etti ve düzeltti. Pek çok kişinin gözündeki ‘yabancıysa muhakkak iyisidir, doğrusudur’ anlayışını çürüten, şahsen yaşadığım bir örnekti. Bunu yaşayan pek çok arkadaşım var ve bu ön yargıyla mücadelemiz ‘yabancı düşmanlığı’ gibi algılanmamalı. Bizim mücadelemiz; yabancılar konusundaki tutuculuğa karşıydı.
Yakın dönemde Arnavutluk’ta bir proje aldık, Tiran’da, halen sürmekte olan bir alışveriş merkezi projesiydi bu. Oraya gittik, ne söylesek ‘siz daha iyisini bilirsiniz’ diyorlar. Arnavutluk’un en büyük elektrik tesisatı müteahhidi geldi, o da benzer şekilde konuşuyor. Sorduk ‘estağfurullah, neden böyle söylüyorsunuz?’ dedik. Adamlar ‘siz bizden en az 20 yıl öndesiniz’ dedi. Hep tersini duymaya alışmışız, öylesine gururumuz okşandı ki.."

Etiketler