Anti-ütopyadan gerçeğe hızlı geçiş...

05 Mart 2012 Dergi: Mart-2012

Hatırlayalım, "Bin dokuz yüz seksen dört" adlı kitabında her attığımız adımı gözetleyen "büyük birader"i hayal eden George Orwell'i... Orwell, kitapları, özgür düşünceyi yasaklayan totaliter bir yönetimden bahsediyordu. Gerçeğin egemen güçler tarafından bilinmesinin, yayılmasının engellenmesini, otoritenin izin verdiği ve kontrol altında tuttuğu yaşam alanı içinde yaşamaya mahkum edilmişliği anlatıyordu. Bu kitabı 1949'da yayımlandı. Aldous Leonard Huxley, 1932'de yayımlanan "Cesur Yeni Dünya" adlı "anti-ütopik" romanında ise; fikirlerin, kitapların yasaklanması için bir neden kalmadığı, çünkü artık kimsenin düzene uyumun getirdiği şartlandırılmış mutluluğun dışına çıkmak istemediği bir dünyadan bahsediyordu. Huxley'den de öncesi var: Zamyatin henüz 1920'de, "Biz" adlı eserinde iki büyük tehlike olarak makinaların ve devletin ezici, ulaşılamaz gücünü gösteriyordu. Hem Huxley'in hem de Orwell'in bundan etkilenmiş olduğu söylenir.

 

Huxley'in 26. yüzyılda geçen disütopik (kara ütopya) romanı "Cesur Yeni Dünya"da yaşlanmanın, mutsuzluğun, yoksulluğun ortadan kalktığı bir dünyayı anlatır. Bu dünyada aile, aşk, eş yoktur. Zira aile, anne-baba olmak, bir eşe bağlılık, endişe ve mutsuzluk kaynağı olabilmektedir. Bir başka deyişle insanları nefret ettikleri değil, sevdikleri yıkabilir düşüncesi ile insanlar laboratuvarda, deney tüpleri içinde oluşturulmaktadır. Üstelik ileride ne iş yapacaklarına göre baştan sınıflandırılmış olarak... Bir tür Pavlov'un klasik şartlandırma yöntemi ile doğaya, hayvanlara sevgi beslenmesinin önüne geçiliyor, yapacağı işi severek yapacak, işinin gerektirdiği kadar zekâ ve yeteneğe sahip insanlar yetiştiriliyordu. Bu insanların ihtiyaç duyabilecekleri her şeyleri vardı, yine de mutsuzluk ve sıkıntı duymaları halinde "soma" denilen afyon hapları imdada yetişiyordu. Bu dünyada insanlar yaşlanmadan, kilo almadan genç ve "fit" görünümde ölüyorlardı. Ölüm korkulacak bir şey değildi, dolayısıyla da bir endişe kaynağı? Bilgi, bilgelik de saygı duyulacak bir şey değildi, ama güzel, sağlıklı, bakımlı görünmek "olmazsa olmaz"dı. İnsanlar bu dünyayı değiştirmeyi akıllarından bile geçirmiyor, sevgiyi değil hazzı yaşamayı "tercih ediyorlardı". İnsanlar bencildi, bencil ve "mutlu". Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sında -Orwell'in aksine- insanlar baskı ve acı ile değil, içi boş zevklere tutsak edilmişlikle yönetiliyordu. Huxley'in bu anti-ütopyasında mutsuzluk da, aslında bildiğimiz anlamda "insan" da yok edilmişti. Bu topluma Shakespeare okuyan ve okuduklarından büyülenen bir ayrıksı adam katılır; aşık olabilen, aşkın doğasına duyduğu saygı ile aşık olduğu kadını terk eden, sistemi sorgulayan bir genç adam. Ona "doğru yolu" göstermek isteyenler, mutluluk ile özgürlüğün bağdaşmadığını anlatırlar. Özgürlüğün olduğu yerde acı çekilebilmekte, mutsuz olunabilmektedir, kaygılar vardır. Birey, ancak kendinden güçlü bir otoriteye teslim olduğunda, sorgulamadığında mutlu olabilmektedir. Yani özgürlüğün bedeli mutsuz olmayı, acı çekmeyi göze almaktır. Mutsuz olmayı seçen kahramanımıza şunlar söylenir: "Yani yaşlanmayı, çirkinleşmeyi ve elden ayaktan düşmeyi kabul ediyorsun. Frengi ya da kanser olma, bir lokma yemeğe muhtaç kalma, kaba saba olma, sürekli yarın endişe ve korkusu içinde yaşama, tifo olma ve akla gelebilecek ya da telaffuzu dahi olanaksız her çeşit acıyı çekme hakkını seçiyorsun." Delikanlının tereddütsüz yanıtı: "Sizinki gibi bir sahte mutluluk dünyasında yaşamaktansa mutsuz olayım daha iyi"dir. Ama bu kararını tek başına yaşamak zorunda olan çocuk, çok fazla dayanamaz, intihar eder. Huxley, 25 yıl sonra "Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret"i yazar. 26. yüzyılda gerçekleşeceğini kurguladığı dünyanın çok daha kısa zaman içinde gerçek olacağına dair endişelerini anlatır.

 

Bugünün dünyasına bakalım; daha fazla konfor - daha fazla borçlanma ile gelen daha az özgürlük, daha fazla bencillik - daha az saygı, sanal "sosyal paylaşım" ortamları ile daha kolay, daha çok arkadaşlık - daha az sevgi, daha çok kozmetik - daha az yaşlanma etkisi, daha çok "soup opera" (pembe diziler) - daha az kültür ve sanat...

Ve yeniden düşünelim; Orwell'in mi, Huxley'in mi kara ütopyası gerçeğe daha fazla yaklaşıyor?

 

Oya Bakır

oyabakir@dogayayin.com

 


Etiketler