Slider Altına

‘Üretici’ olmak, sadece ‘bir iş sahibi olmak’ değil Bir yaşam tarzı, bir bakış açısı...

05 Kasım 2004 Dergi: Kasım-2004
Vana üretimi; onun ‘Konsantre Meslek Kariyeri’. Zira meslek hayatına, öğrencilik yıllarında vana üretimi ile başlamış ve çeyrek asrı geride bıraktıktan sonra, meslek hayatını yine vana üretimi ile sürdürüyor, aynı girişken, araştırmacı ruh ve heyecan ile. ‘Cesur’, zira Türkiye’de üreticilik, her şeyden önce cesaret istiyor. Serdar Gürel’le ‘üretmek’, ‘vana üretmek’ ve ‘Türkiye’de üretmek’ konularında keyifli bir söyleşi yaptık, keyfini sizlerle paylaşabilmek umudu ile...

Genel hatları 1976-2004 dönemi

1973’te İstanbul Erkek Lisesini bitirdim. İstanbul Teknik Üniversitesi, Makina Fakültesi’nde, 1978’de lisans, 1980’de lisansüstü öğrenimimi tamamladım. Bizim okuduğumuz yıllar, Türkiye ve Üniversitemizde, tekrarlanmasını hiç bir zaman istemeyeceğimiz, kanlı, ideolojik olayların yaşandığı bir dönem idi. Okulun olaylar sonucu, sık sık kapanması, eğitim ve öğretimi aksatıyordu. Sınıfımın ilk mezunlarından olmama rağmen, benim de 1 yıl kaybım oldu. Öğrenciliğim devam ederken, 1976 sonunda, dayımla beraber çalışmaya başladım. İstanbul’da bir atölyede, metal körüklü kondenstop üretiyorduk. Böylelikle, imalat süreci ile tanıştım. O gün bugün, bir virüs bulaşmış gibi, üreticiliğin insanı tatmin eden, ancak bir o kadar da, zorluklar içeren yolunda yürüyorum. Dayım, Tuğrul Ersavaş, çok iyi bir mühendistir. Üretim yolculuğumun başlangıcında, benim hocam oldu. Daha sonra ayrılıp, 1984’te, yine İstanbul’da, STS’yi kurduk. 1987’de, özellikle kalifiye eleman konusunda yaşadığımız sıkıntı nedeni ile, üretimi Kırıkkale’ye taşıdık. Makina Kimya Endüstrisi Kurumu’nun yetiştirdiği, çok iyi altyapıya ve deneyime sahip, 13 yaşında çıraklık eğitimine başlamış ve 38-40 yaşlarında emekli olmuş, teknik personel, kalifiye eleman sıkıntımıza iyi bir çözüm oluşturdu. Seydişehir, Karabük, Ereğli gibi bölgelerde, genç emekli kamu çalışanları, özel sektör için önemli bir insan kaynağı oluşturmaktadır. STS’de, pirinç küresel vana ile üretime başlamıştık. Süreç içinde; pik çelik küresel vanalar, su, doğalgaz ve diğer akışkanlar için geliştirilen muhtelif amaçlı vanalar, pistonlu vanalar, metal körük salmastralı Glob vanalar üretimini yaptık. Doğalgaz alanında iyi bir pazar payına sahip olduk. Gestra buhar armatürleri ve TA balans vanaları Türkiye mümessilliklerimiz dolayısı ile, buhar, buhar tesisatı ve hidronik Balanslama konusunda da çok şey öğrendik. 2001 yılında, Türkiye’nin hızlı ve kimi zaman koşulsuz değişim gösterebilen ekonomik yapısına uyum güçlükleri yaşadık. Zaten Türkiye ekonomisinin istikrarsız yapısı, sadece firmaların değil, genel olarak Türk Sanayisi’nin de, önündeki en büyük engel olmuştur. Bu dönemde STS’den ayrılarak, ticari yaşamımı, EKO MÜHENDİSLİK SAN.VE TİC.LTD.ŞTİ. adlı bir mühendislik firması kurarak devam ettirme kararı aldım. Isı sektöründe aldığımız bayiliklerimiz, 2004’e kadar devam etti. 2004’te bu yeni oluşum içinde, 30 yıla yaklaşmış tecrübemizi aktarabilmek üzere, vana imalatına geri döndük. Bu gün firmamız; ‘1A’ markası ile; hem su ve basınçlı hava için, hem de doğalgaz için pirinç küresel vana üretiyor ve Türkiye sathında satıyor.

Genel anlamı ile ‘üretici olmak’...

Meslek hayatıma üretici olarak başladım. Bir şeye bakarken, hep ‘Bu nasıl üretilir?’ sorusunu yanıtlamaya yöneldi zihnim. Üretici olmak, sadece ‘bir iş sahibi olmak değil’ değil, bir yaşam tarzı, bir bakış açısı...

‘Türkiye’de üretici olmak’!..

Türkiye’de üretici olmak ... Akıllı davranırsanız, her yönü ile iyi, tatmin edici bir şey. ‘Akıllı davranmak’; genel ekonomik koşulları iyi takip edip, bir takım birikimleri yatırıma yönlendirmek, ancak büyüme hızını ayarlayabilmek, kaynakları verimli ve doğru kullanabilmek demek.

Türkiye’de üretici olmak... diğer yandan Don Kişot’luk gibi. Bir kere, devlet ve millet sizin yanınızda değil. Devlet, her türlü kurumu ile sizi potansiyel suçlu olarak kabule hazır. SSK müfettişleri, Çalışma Bakanlığı müfettişleri rutin denetimlerine, sizin emniyet ve iş güvenliği kurallarına uymadığınızı düşünerek başlıyor. Maliye’nin genel bakış açısı ise malum. Adeta, potansiyel suçlusunuz. Yasalar, prosedürler, devlet memurunun tavırları; kurumları ayakta tutabilmeye değil, bir boşluk yakalanabildiğinde topyekun imhaya yönelik. Millete, yani çalışanlara ve sade vatandaşa gelince, onlar da, işvereni siyah-beyaz filmler döneminin, babacan görünümlü olsa bile, yoksulu sömüren, kötü adamı, duygusuz, ‘para babası fabrikatör’ olarak görüyor ve sevmiyor.

Bir yurtdışı seyahatte, Kırıkkale dışında iken, bir işçimizin preste, parmak ucu kopmuş. Halbuki preste, ancak, iki el ile birden kullanılarak, pedalı serbest bırakan, çift taraflı bir güvenlik sistemi vardı. Bu güvenlik sistemi, işçinin iki elini birden kumanda kolları üzerinde tutmasını gerektiriyor ve presin basması esnasında, elini presin altına götürebilmesine olanak bırakmıyordu. Ama kendi kendine, tek elle çalışabilmek ve tek elini de, presin altındaki ürünü çekip almak ve yenisini daha çabuk koyabilmek için kullanmak istemiş ve tek emniyet kolunun üzerine ağırlık koyarak, o kumandayı devre dışı bırakmış. Bu nedenle presin inmesi esnasında eli, emniyet kolunun üzerinde değil, kalıp üzerinde imiş ve parmağının ucu zarar görmüş. Hastaneye götürüldüğünde polis sormuş; ‘Şikayetçi olduğun kimse var mı?’ diye... İşçimiz hiç düşünmeden; fabrikada bulunmayan, kendisine o görevi vermemiş, hiç haberi olmayan ‘Serdar Gürel’den şikayetçiyim’ demiş. Aklına gelen, şikayet edilebilecek ilk isim ben olmuşum. Görevi veren değil, görevi yapma şeklini öneren değil, kendisi hiç değil... Ben işveren olarak, güvenlik tedbirlerine sahip cihazlarla çalışılması için yatırım ve eğitim görevlerimi yerine getirmişim, oysa. Tamam, patron sevilmez, ama asgari seviyede adil yaklaşımı da hak etmez mi? İlk bilirkişi, ‘İşyerinin bir kusuru yoktur’ şeklinde rapor vermesine karşılık, bilirkişiye itiraz ve yeni bilirkişi istenmesi neticesinde atanan ODTÜ’lü bilirkişi hocalarımız, fabrikaya hiç gelmeden, ne olup bittiğini incelemeden, sekizde dört mü, beş mi oranında ‘işveren suçludur’ dediler. Yaralanmaya sebebiyet verme, ihmal suçundan mahkum oldum. Allah’tan, mahkeme cezamı para cezasına çevirdi. Ama, beş yıl sabıkalı dolaştım. Sabıka kaydı istendiğinde, durumu açıklamak için, sadece bu tür bir iş kazası yüzünden mahkum olduğumu gösteren, mahkeme kararını göstermek zorunda kaldım.

Yani devlet ön yargılı, elemanınız ön yargılı, çevreniz ön yargılı...

Aslında olması gereken ile ilgili bir anekdot: Almanya ‘da bir Türk vatandaşı bir imalathane kurmuş. Hastanelere bazı malzemeler yapıyormuş. Benim duyduğum, 500 bin mark civarında bir borcu olmuş. Ödeyemeyeceğini düşünüp, Türkiye’ye kaçmış. Almanya’dan Türkiye’ye iki devlet görevlisi gelmiş. Adamı aramışlar; ‘Sen neden işyerini kapattın ve Türkiye’ye geldin?’ demişler. ‘Borçtan’ demiş adam. ‘Biz bu borcunu ödesek, destek versek, döner misin?’ demişler. Adam ‘Neden?’ diye sormuş. ‘Senin şu kadar çalışanın vardı, vergi ödüyordun, sigorta ödüyordun. Şimdi ödemiyorsun. Üstelik, biz eski işçilerine işsizlik sigortası ödüyoruz. Sen işletmeni tekrar çalıştırmaya başladığında, devlet sana destek için vereceği parayı, çok kısa bir sürede vergi, sigorta ve ödemediği işsizlik paraları ile geri almış olacak ve devlete katkın devam edecek ‘ demişler. Bakış açısının böyle olması gerekir. Birileri çıkıp, devlete yük değil, destek olacak bir görev üstleniyor, yaşadığı ülkeye, toplumuna katma değer üreten bir iş yapıyor, destek görmek yerine, suçlu muamelesi görüyor. Önce devlet, kendi sanayicisi ile barışık olmalı. Sanayicisini yanında görmeli, yanında olmalı. İsviçre’nin bir kantonu, bütün dünyadan yatırımcı topluyor. ‘Gel burada iş kur, %39 yerine %9 vergi alacağım. Eğer üretim yaparsan, senden 5 yıl hiç vergi almayacağım’ diyor.

Türkiye’nin tek kurtuluşu; üretimde. Üretim, kutsal bir faaliyet olarak algılanmaz, hak ettiği değeri görmezse, ne devletin borçları ödenir, ne de ülkemizin geleceğinden umudumuz kalır.

Meslek ve sektör örgütü şart

Haksız rekabete yol açan harici faktörlerin yanı sıra, dahili etmenler de olabiliyor. Bunların ortadan kalkabilmesi, sektörün gelişmesi için de meslek ve sektör örgütlerinin rolü çok büyük. Her şeyden önce, aynı sektörde iş yapan insanlar, aynı masanın etrafında oturuyorlar, çeşitli etkinliklerde bir arada oluyorlar. Müşterek tavır geliştirebilmenin, sorunları tespit etmenin, çözüm yolu önermenin ve çözüme ulaştıracak eylemleri ortaya koyabilmenin ilk adımı da bu. Bir arada, yüz yüze bakan kişiler, birbirinin ardından konuşmuyorlar, spekülasyon yaratmıyorlar. En azından bu ihtimal azalıyor. Meslek etiği bile, ancak ‘birlik olabilme’ nin bu birinci adımını tamamladıktan sonra yol alabilir.

Duyduğuma göre; vana imalatçıları da, Pomsad’a alınıyormuş. Pompa ile vana birbirini tamamlayan şeyler olsa bile, sorunları farklı, ayrı şeyler. Ama yine de grubu önemli ölçüde bir araya getirmeyi başarabilirlerse, verimli olmaması için bir neden yok. Eninde sonunda ‘Vana İmalatçıları Derneği’ kurulmalıdır.

Birtakım yaklaşımlarımızı değiştirebilmemiz de, sektörümüzün daha iyi bir yerlere gelebilmesi için büyük önem taşıyor. TTMD’de Genel Sekreterliğim sırasında, firmaların bana pek doğru gelmeyen yaklaşımlarına, gereksiz tedirginliklerine şahit oldum. ASPE’nin dokümanları gibi 20’şer 40’ar sayfalık dokümanlar hazırlamak istedik. Ben de dernekteki görevim sebebi ile, her özel branştaki kuruluşları biraraya getirip, bilgi birikimlerinin konsantre hale getirilerek derlenmesini sağlamaya çalışacaktım. ‘Vanalar’ föyü için, büyük üreticilerden bir firmada görevli arkadaşımız, raportörlük görevini üstlendi. Aradan 3-4 ay geçti, kendisinden bir haber çıkmadı. Aradığımda, üst yönetimin bu konuda bilgi derlemeye gönüllü olmadığını ve kendisinden bu görevi bırakmasını istediğini söyledi. Oysa hiç kimseden şirket sırları talep edilmiyor ki. Amaç; ‘Bu işin adını koyalım, tanımını koyalım, sektöre doğru bilgi aktaralım, doğru yönlendirelim’. Kendisini diğerlerinden önde gören kuruluş, ‘Benim kimseye ihtiyacım yok. Lider durumdayım’ diyor. Lider konum, bir değişmez gerçek değil ki.. Yarın bir başkası lider oluyor. Bilgiyi paylaşmak, çoğaltmak, sektörel sorunların aşılmasında güç birliği oluşturmak, ‘lider’i, lider koltuğundan indirecek bir şey değil ki.. Pasta büyütüldüğünde, herkese düşen dilim daha büyük olacaktır. Bir araya gelmeyi becermek zorundayız. Bu işi yasak savma olarak, usulen katılınması gereken bir ortam olarak görmemek lazım. ‘Niye içinde olayım?’ diye bir soru olmamalı. ‘Niye dışında kalayım ki?’ diye bir soru olabilir ancak.

Sahi, pirinç küresel vanaların üzerini niye nikel kaplıyoruz?

İçinde bulunduğum sektörde, öteden beri bana pek doğru gelmeyen bir şey var; Türkiye’de pirinç küresel vanaların üzeri nikel kaplanıyor. Şartnamelerde bile bu tanımla yer alıyor. Oysa standartların gerektirdiği bir koşul değil. Pirinç malzemenin korozyona karşı belli bir mukavemeti zaten var. ABD’ye gittiğimizde de gördüm; orada böyle bir uygulama yok. Bizde de, diğer tip pirinç vanalarda, gövde yüzeyi nikel kaplanmıyor. Pirinç vananın üzerini nikel kaplamak, vananın kullanımı, işlevi için bir avantaj getirmiyor. Bir anlamda fayda sağlamayan bir işlem yapıyor, maliyetleri arttırıyor, tamamı ithal girdilere, para ödüyoruz. Bunun çözümü; aynı sektör kuruluşlarının, bir araya geldikleri dernekte, bu gibi uygulamalar konusunda fikirleri, yaklaşımları tartışıp, gereksiz olduğuna kanaat getirilen üretim girdilerini ortak bir tavırla, devre dışı bırakmalarıdır. Nikel anot gibi bir çok üretim girdisi, yurt dışından geliyor. Zaten rekabetin güçlü olduğu ortamda, bir lüzumsuz girdiden kurtulmak çok önemli.

İtalya’da pirinç vana fiyatlarını sorduğumuzda; ‘İtalyan normuna göre mi pirinç malzemeden istersiniz; yoksa, Alman DIN normuna göre mi?’ diye sorarlardı. ‘Ne farkı var ?’ dendiğinde, cevap bana çok anlamlı gelmişti. Alman standardında, malzeme içinde çok küçük miktarlarda bulunan bir takım elementlerin tanımlanmış oranı daha düşük. Mesela silisyum, fosfor gibi elementler, binde x’ten fazla bulunmasın diyor Alman DIN normu. İtalyanlar bu sınırları bir miktar arttırmışlar. Bu aslında, ciddi bir maliyet avantajı getiriyor. Hurdanın içinden o kadar hassas miktarda element ayrıştırmaya ihtiyaç duymadan pirinç elde ediliyor. Pirinç üretim maliyetinde %5 gibi bir ucuzluk sağlıyorlar. Böylelikle İtalyan standardına göre aldığınızda vanayı daha ucuza alıyorsunuz. Örneğin, ‘Silisyum binde beşten fazla olmayacak’ yerine ‘%1’den fazla olmayacak’ desek ne olur? Küresel vana alıcısı, içindeki silisyum miktarını sormuyor ve alım kararını silisyum miktarına göre vermiyor. Tabii ki, bunu kimya, metalürji ve ilgili diğer uzmanlar ile birlikte tartışmak gerekir. Eğer ürün kalitesini, sağlık parametrelerini olumsuz etkileyebilecek bir sonuç yaratmıyorsa, gereksiz bir başka maliyet girdisinden de kurtulmuş oluruz. Bu müşterek platformda gerçekleşecek tartışmaların ardından standartlarımızı gözden geçirmemiz ve değişiklikler gerekiyorsa, gereken çabayı yine birlikte göstermemiz lazım.

Firma veya kişi bazında yapılacak girişimler, sonuç getirmeyebilir. Ama meslek grubu ev dernek olarak yapılan girişimler, müracaatlar etkin olabilir. Böylelikle, sektörün yurtdışında çok daha fazla şansı olabileceği gibi, yurtiçinde de, standart dışı üretilmiş ve ithalat prosedürlerine ne kadar uygun olduğu şüphe götürür mamuller yüzünden yaşanan haksız rekabet de engellenebilir.

Kilo ile vana ve haksız rekabet

Geçenlerde anlattılar; Bandırma’da kamyon kasasında, yığma kaçak vana geliyormuş. Kürekle indiriliyormuş. 1/2’ vananın tanesi 1 milyon veya 750 bin TL. ki, çubuk maliyeti bile değil. Bir yerlerden kaçak geliyor. Oysa böyle bir olaya şahit olan bölge bayilerimiz bizlere haber verdiğinde, meslek örgütümüz, derneğimiz gerekli girişimlerde bulunabilmeli.

TSE’ye uygun malzeme ile üretim yapan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin her türlü yasal prosedür ve koşullarına uyarak iş yapmak zorunda olan ve denetlenen bizler, malzeme standardı, üretim koşulları denetlenmeyen kaçak ürünle rekabet etmek zorunda bırakılıyorsak, bu haksız rekabettir ve Türk üreticisini olumsuz etkilemekte, zayıf düşürmektedir.

‘Var’lar çok, ‘yok’lar da...

Alanımızda, imalatı yapabilecek özel transfer tezgahları, eskiden çok büyük paralar karşılığında yurtdışından getirilebiliyorken, şimdi yerli üreticilerimiz tarafından yapılabiliyor. Bu büyük bir imkan. Belki Almanya’daki, İtalya’dakiler kadar çok gelişkin olmasa da, yine de rekabetçi bir olanak yakalanabiliyor.

Türkiye’de bu alanda bir eksik yok. Nakliye ve hammadde olanakları da yeterli. Kötü olan şey; hammaddedeki fiyat dalgalanmaları. Maliyet hesapları ile satış fiyatları arasında sağlıklı bir dengeyi tesis etmek çok zor. Hammadde fiyatında %10 oynama bile, maliyeti önemli seviyede etkiliyor. Üretim süreci anlamında, gördüğüm bir problem, eksiklik yok. Türkiye teknolojik açıdan bir eksiklik, geri kalmışlık içinde değil. Sadece genel Türkiye imajı, mevcut teknolojimizin, imkanlarımızın biraz gerisinde sanırım. Bunun dışında finansman problemleri. Türkiye’de hala kısa vadeli kredi kullanımında faizler %30 civarında. Uzun vadeli kredi veren de yok zaten. İtalya bu alanda, -Çin istilasından önce- dünyada %50’nin üstünde bir pazar payına sahipti. Bizim dolar bazında %100 faizle kredi bulabildiğimiz dönemlerde, adamlar %1-2 faizle yatırım yapıp, tezgah alabiliyor, çok rahat teknolojik yatırım yapabiliyorlardı. Bu teknolojilerle, 5-10 prese, tezgaha 1 kişi ile kumanda edebiliyorlar, sözde ucuz iş gücü avantajımızı ortadan kaldırabiliyorlardı. Bu böylece süregelmektedir. Biz %1-2 faize, ‘faiz’ diye bakmıyoruz. Adamlar, bu imkanlarla maliyeti düşürücü her türlü yatırımı yapabiliyor. Türk üreticisi paraya, Avrupalı rakiplerinden çok daha büyük maliyet ödüyor. Türk üreticinin faizi karşılayabilmesi ve faizi karşıladıktan sonra para kazanabilecek kar marjı ile çalışabilmesi çok güç. Ülkemizin dünya pazarlarında güç kazanabilmesi için; öncelikle yatırım malları için ödediğimiz katma değeri yurtiçine çekebilmemiz gerekir -ki mümkün- ve yatırım finansmanı için bir formül bulunması gerekir. Bu dönemde hava mutedil gözüküyor, ama yine de çok güvenemiyorsunuz. Teknolojiyi satın almanın bedeli çok yüksek ve finansman problemi devam ediyor.

Gelecekte Eko Mühendislik...

Yakın gelecekte, ürün yelpazemizde, pirinç küresel vananın yanına, tesisatta kullanılan çek valf, pislik tutucu gibi bir takım armatürleri eklemek istiyoruz. Balanslama konusunda yeni bir takım konsept geliştirmek istiyoruz. Bilgi birikimimiz ile Balanslamada, yeni bir konsept geliştirecek noktaya geldiğimizi düşünüyorum. Balanslama, Türkiye’de çok iyi bilinmiyor. Oysa enerji tasarrufu alanında çok büyük önem taşıyor. Bu, ağırlıklı çalışma alanlarımızdan biri olacak. Ar-Ge olarak bir takım çalışmalarımız devam ediyor. API sertifikalı küresel doğalgaz vanaları, alt yapı vanaları, hep düşündüğümüz ürünler.

Doğalgaz, ülkemizde önümüzdeki 15 yılın en çok konuşulan konularından biri olacak. Doğalgaz sektöründe, tecrübemizin ve mühendisliğimizin yaratacağı bir takım farklar, katma değerler olacağı inancındayız.

Yurtdışında Pazar oluşturmak için, ‘Biz vanacıyız, bu bizim uzmanlık alanımız. Standart dışı (tailor-made) mamul, vana gereksinimleriniz için, tasarım yeteneğimiz, hızlı kalıp, model üretme olanaklarımız var. Yüksek miktarda olmayan taleplerinizi de karşılayabiliriz.’ diyeceğiz. Büyük uluslararası firmalara, OEM üretimleri için de talip olacağız. Mühendislik gerektiren imalat konularında hep var olacağız.

Etiketler


Video İçerik

Performansa Dayalı Deprem Tasarımı Yaklaşımı

Sempozyum