Slider Altına

‘Ne yani, Amerika’yı yeniden mi keşfedeceğiz?’

Çok akılcı olduğumuz için de çok sık söyleriz. Oysa akıl çağı, kuşku çağıdır. Gelişmenin doğal koşulu, kuşkudur. Birçok bilgi, zaman ve diğer boyutlar içerisindeki değişimlere ayak uydurur ve değişir. Yaşam devingendir. Yani ‘Evet, Amerika’yı, ama daha önce Türkiye’yi yeniden keşfetmemiz gerekebilir, gerekiyor da.

Yaygın söylemin dışında bir şeyler söylemeye çalışanı, ya durumu idrakten uzak, akıl dışı, ya da bozguncu olarak görme kolaycılığını bir yana bırakarak, ‘acaba’ demek, tek pencereden ışık alan loş bir odayı güneşle doldurmanın başlangıcı olabilir. Yaygın söylemin sınırları içinde düşünmek, aslında kimlik bunalımı içindeki ülke insanlarımızı, çoğunluk psikolojisi rahatlığında, sanal bir aidiyet duygusu ile yatıştırıyor. Ama nereye aitiz? Doğuya? Batıya? Avrupa’ya? Üçüncü dünya ülkeleri grubuna? Bizi tanımlayan normlar neler? Nelere sahibiz? Acaba çok iyi tespitlerimiz var mı? Tabii bir de başkalarının bizim için yaptığı tespitleri biliyor muyuz? Ülke sorunlarımız neler? Eminim, herkesin bu ve benzeri birçok soruya vereceği sayfalar dolusu yanıtı vardır. Benimse tüm sorulara sadece bir tane yanıtım var. Bu nedenle her gün başkaca yanıtlar arıyorum. Tüm zamanlarda, tüm dünyada yoksulluk kötülüklerin, yanlışların, çaresizliklerin öz annesi olmuştur. Ülkemizin başroldeki sorunu kişi başına düşen gelirimizin hala 3.000 USD seviyelerinde gezinmesidir. Ülkemizde sanayimizin sağlıklı gelişmesinin önündeki engel, rekabet anlayışımızın geliştirici değil geriletici ruhu, uluslararası sermayenin Türkiye üzerindeki politikalarını belirleyen ilk etmen, hatta hayata bakış açımızı belirleyen çıkış noktası; gelişmiş ülke sayılabilecek en mütevazi gelire sahip ülkenin en az 4-5 kat gerisinde oluşumuzdur. Paradoksumuz da burada başlıyor. Biz, bu çemberi kırmanın yolunu, verilmesi istenen tüm tavizler karşılığında gelişmiş kabul ettiğimiz dünyanın bizi kabul etmesi olduğunu sanıyoruz. Oysa bu çember kırılmadan, gelişmiş saydığımız ülkeler bizi aralarına alıp ‘geliştirmek’ istemiyorlar. Bu çemberi kırana kadar onların kabul edeceği tek şey, umut karşılığında vereceğimiz tavizler. Tabii ‘taviz verip karşılığında sadece umut almak, iyi bir alış-veriş sayılmaz’ diyenlerimiz de var. Egomuzu kurtarmak için, ‘aslında biz birçoğundan kalabalığız, genç nüfus oranı açısından da en büyük biziz, ve...’ diye uzayıp giden savunularla karşılıksız çek misali övünçler içinde olanlarımız da... Sorunu sadeleştirirsek, her şeyin iyiye gitmesi için gelirimizi artırmamız gerekiyor. Bunun için AT’nin bizi kabul etmesini ummak saflığını artık bırakarak, bu gelirle bizi varsıllar arasına kabul etmeyeceklerinden emin olarak, yeniden ‘nasıl’ sorusunu sormalıyız. Yeniden ‘nasıl’ sorusuna yanıtlar üretmeliyiz. Bu yanıt üretimi sürecinin başrolü, kuşku çağına girmiş ekonomistlerde olacaktır. Ama hiç şüphe yok ki yanıtlar, mevcut tarım politamız, yerli sanayiye mevcut yaklaşımımız, mevcut öz kaynaklarımızı kullanma becerimiz sınırları içinde bulunamayacaktır. Yavuz Turgul’un o pek bildik filmi Züğürt Ağa’nın finalinde yanıtlardan biri vardı: Birçok girişiminden eli boş dönen ve psikolojik olarak da dibe vuran Ağanın ‘peki şimdi ne yapacağım’ sorusuna, onunla kader birliği etmek isteyen sevdiği, ‘en iyi bildiğin şeyi Ağam’der. ‘En iyi bildiğin şeyi’...
Bana ayrılan bu alan ne iyi (veya ne kötü ki-emin olamıyorum) daha fazlasına olanak tanımıyor. Ama ben başka yanıtlarla gelecek sayı devam etme azmindeyim. Gelecek sayı uzunca bir ‘Mostra Convegno Expo Comfort-İzlenimler’ yazımız da var aynı konuya farklı yanıtlar aradığımız. Yani yorucu bir sayı olacak.

Bahara girerken iyi bir ‘bahara giriş’ yazısı olmadı ama, ne yapalım, başka bahara...

Dr. Oya BAKIR
oyabakir@dogayayin.com

Etiketler


Video İçerik

Performansa Dayalı Deprem Tasarımı Yaklaşımı

Sempozyum