Slider Altına

‘Enerji ve Çevre İlişkisinde Alternatif Enerjilerin Yeri ve Önemi’

05 Temmuz 2006 Dergi: Temmuz-2006
İstanbul 2006 (2. Atık Yönetimi ve Geri Dönüşüm Teknolojileri Fuarı) kapsamında 24 Haziran cumartesi 15:00 Ğ 17:00 saatleri arasında gerçekleştirildi.

-Belediye Dergisi Yayın Yönetmeni Dr. Müh. Sedat Özkol’un yönettiği panelde; T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü Hava Yönetimi Daire Başkanı Dr. Mustafa Şahin ‘Enerji ve Çevre Ğ Mevzuat ve Uygulamalar’, TEMEV Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Demir İnan ‘Temiz Tükenmez Enerjilerin Günümüzdeki Artan Önemi’, Solitem Genel Müdürü Dr. Ahmet Lokurlu ‘Dünyada Enerjinin Genel Olarak Kullanımı ve Alternatif Çözüm Arayışları (Güneş Enerjisinin Bugünkü Kullanım Alanları ve Gelecekteki Yeri)’, TÜBİTAK Ğ MAM Enerji Enstitüsü Uzman Araştırmacı Dr. Atilla Ersöz ‘Alternatif Enerji Teknolojileri Araştırmaları ve Çevre İlişkisi’, İTÜ Petrol ve Doğalgaz Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Ümran Serpen ‘Jeotermal Enerji ve Çevre’ başlıklarında bilgiler aktardılar. Panelde Türkiye için stratejik öneme sahip alternatif enerji kaynaklarının neler olacağı, hangi enerjinin daha çevreci olduğu, Bakanlığın enerji politikaları ve uygulamaları tartışıldı. Panelistler dünyadaki ve Türkiye’deki yeni sistemleri sunma imkanı da buldular. Katılımcıların konuşmaları özetle şöyle:

Solitem Genel Müdürü Dr. Ahmet Lokurlu:

‘2000-2030 yılları arasında dünyada enerji kullanımı öngörüsü olarak yapılan bir çalışmada, primer enerji talebinin, Asya ülkeleri başta olmak üzere artış oranları belirtiliyordu. 2000’de tanımlanan değer, 2004’te yükseltildi ve ardından iki yıl geçmeden 30 yıl için geçerli olacak değerler iki katına çıkarıldı. Şahsen 30-40 yıllık öngörülerde bulunan değerleri güvenilir bulmuyorum. Sadece enerji tüketim miktarları değil, enerjinin türleri de değişiyor. Eskiden kişi başına enerji tüketimi, gelişmişlik seviyesine işaret ederdi. O zamanlar enerji verimliliği ve enerji tüketiminin çevresel etkileri de gündemde değildi. Küresel ısınma, iklim değişikliği söylemleri pek çokları için soyut, hatta ütopik kavramlardı. Ama geçtiğimiz yıl ABD’de yaşanan doğal afetlerin maliyeti 200 milyar dolarlara varınca, petrol bölgesi Teksas kökenli başkan Bush bile, yenilenebilir enerjilerin ABD’nin geleceğinin bir parçası olduğunu söyledi. Bu konuda kaynak ayırmaya başladılar ve ilk etapta 22 milyar dolar kaynak ayrıldı. Bugünden yarına fosil enerjiden yenilenebilir enerjilere geçilemeyeceğini de biliyoruz. Fakat temel prensip, var olan kaynakları gerektiği yerde optimal kullanmak olmalı. Örneğin evleri ısıtmak için doğalgaz kullanıyoruz. Gelecekte çok değerli olacak kimyasal bir madde olan karbon-hidrojen gazlarını yakıp 20 ¡C ısı elde etmek için kullanıyoruz. Doğalgazı termodinamik kuralları içinde değersiz bir ısıya dönüştürüyoruz. Oysa bunu yapabilecek o kadar çok kaynak var ki. Ve bu kaynaklar o kadar da pahalı değiller. Özellikle Türkiye gibi ülkeleri ele aldığınızda; jeotermal kaynaklardan tutun da basit güneş kollektörlerine kadar enerji elde edebiliyorsunuz.

Türkiye’de yenilenebilir enerjilere; kaynak, destek vs. olmamasına karşın Türkiye, ‘düz kollektörler’den elde edilen ‘düşük kalorili ısı-sıcaklıkları’nda dünya dördüncüsü. Aşağı yukarı 360 bin ton petrol eşdeğerinde enerji elde edebiliyor.

Şu anda Almanya’da yenilenebilir enerjilerden elde edilebilen elektrik oranı % 11.2 civarında. Bunun büyük bir kısmı birkaç yıl öncesine kadar hidrolik kaynaklardan elde ediliyordu. Bu oran % 5’ti ve öylece kaldı. Şimdi rüzgar % 6’ya çıktı. Hedef bunu 2020 yılına kadar % 20’ye çıkarmak. Çünkü Almanya’nın rüzgar kapasitesi çok yüksek. Daha uzun vadede de % 50’ye çıkarılması düşünülüyor.

Bunu yaparken de gelecekteki teknolojilere yatırım yapmanız gerekiyor. Almanya’da bu tür sistemlerin geliştirilmesi için yapılan ciddi yatırımlar var. Japonya’da da çalışmalar yapılıyor. Yatırımı yaparken geliştiriyorlar. Örneğin bizim geliştirdiğimiz sisteme Almanya katkıda bulundu. Türkiye’de ya da diğer ülkelerde bizim sattığımız her bir sistemden aldığımız ücret, Almanya’nın bize ödediği ücretle eşdeğerdedir. Yani böylece sisteme, onun geliştirilmesine katkıda bulunuyorlar, biz de teknoloji transferi şeklinde başka yerlere satarak girdi sağlıyoruz.

İsveç örneği de var. 2050 yılına kadar petrolden bağımsızlaşmak gibi ciddi tavırları ve planları var. Bunun için özellikle ‘bio kütle’ kaynakları ön planda. Norveç su kaynaklarını, İzlanda jeotermal kaynaklarını kullanmayı planlıyor. Hatta İzlanda’nın jeotermal kaynaklarını kullanıp büyük oranda hidrojen elde etme projeleri var. Tüm bunlar ülkelerin yapısına göre değişmekte. Çin örneğin % 20’lerden bahsediyor. Bu ülkelere baktığımızda, sadece çevreyi sevdikleri için değil, enerji fiyatlarının her geçen gün artması nedeniyle yatırım yaptıklarını görmeliyiz. Eskiden böylesi çalışmalar; çevreye, insana saygılı olduklarını gösteren bir çeşit imaj için yapılırdı. Şimdi artık imaj dönemi çoktan geçti.

Yenilenebilir enerjilerin içinde güneş enerjisinin yeri nedir diye bakalım? Güneş enerjisinin yeri, nerede kullandığınıza ve nasıl kullandığınıza bağlı olarak değişir. Düşük kalorili ısıtma sistemlerinde kullanabilirsiniz-bu artık ileri teknoloji değil- dünyanın her tarafında kullanılıyor. Güneş pilleri ya da güneş hücreleri dediğimiz sistemler için kullanabilirsiniz, fakat çok pahalı sistemler. Ancak gittikçe bu sistemlerin de fiyatları düşüyor ve düşerken de üretim kapasiteleri artıyor. Sadece geçen yıl Almanya’da 600 megabayt civarında bu türden sistemler kuruldu. Sistemler kurulurken gerekli yatırım finansmanı halkın ödemeleriyle sağlanıyor. Örneğin Almanya’da kendi yaşadığım şehirde ödediğim miktarı söyleyeyim; aşağı yukarı yılda bir kilovat saat için 17-18 cent ödüyorum. Bu rakamın içersinde 0.6 cent yenilenebilir enerjilere ödeniyor. Bu konuyla ilgili yasa Almanya’da 2004 yılı Nisan ayında yürürlüğe girdi ve şu anda da dünyada 46 ülkede de kullanılıyor.

Artık güneşin yüksek güç santrallerinde kullanılması ile ilgili çalışmalar da var. Yine bildiğiniz gibi 1980’li yıllarda Amerika’da başlayan Crima Junction’daki 350 megavat gücündeki güneş bazında ısı kullanılarak 390 ¡C derecede buhar elde edilen tesis var. Burada üretilen buharla tribünü çalıştırıyorlar ve elektrik elde ediliyor. Son dönemlerde özellikle Avrupa’nın Güneyi’nde, İspanya başta olmak üzere birçok ülkede güneşin güç santrallerinde kullanılması çalışmaları devam ediyor. İspanya bu konuda yeni yasalar çıkardı. Güneşten elde edilen elektrik konusunda; Almanya’da biz 47 cent ödüyoruz ve her geçen gün % 5 azalıyor bu rakam. Çünkü onlar da verimlerini aynı oranda artırıyorlar. İspanya’da ödenen rakam 22-24 cent. Ama İspanya’daki enerji üretim oranını ele aldığınızda bu oran Almanya’nın 2-2.5 katı civarında. Bir başka rakam da Kore’den verirsek, Kore’de birkaç hafta önce yasa çıktı ve 65 cent ödeniyor.

Orta sıcaklıklarda çalışan sistemler var. Biz de bu alanda bir sistem geliştirmeye çalıştık. Özellikle güneş enerjisinin ısıtmada değil de soğutmada kullanımıyla ilgili. 1990’lı yılların ortalarında hobi olarak başladığım ve çalıştığım bir konu idi ama şimdi belli bir yere geldi. Şu anda kısa sürede sistemler kurup çalıştırabiliyoruz.

Dünyada değişik konsantre edici-yoğunlaştırıcı kollektör tipleri geliştiriliyor. Mesela panel açıklıkları 6 metreyi bulan bu sistemleri çöllere kurup 394 ¡C derecede buhar ısısına ulaşıp elektrik üretiliyor. Kaynakların depo edilmesi söz konusu. Jeotermal kaynaklar, güneş enerjisi depo edilmeye çalışılıyor. Yazın sezon boyunca güneş enerjisini depo edebiliyorsunuz. Örneğin Danimarka’da bir adayı bu şekilde ısıtıyorlar. Türkiye gibi ülkeleri düşündüğümüzde jeotermal kaynaklar inanılmaz boyutlarda. Yine güneşi, rüzgarı çok olan bu ülkede bu kaynaklara hiç yatırım yapılmıyor.

Güneş enerjisi konusunda bizim geliştirdiğimiz ve uyguladığımız sistemi de anlatmak isterim.

Güneş bildiğiniz gibi ısıtmada, elektrik üretmede kullanılıyor. Üretilen elektriği ne yapıyoruz bir kısmını soğutmada kullanıyoruz. Özellikle Akdeniz ülkelerinde yaz aylarında elektriğin % 40- 50’si soğutmada kullanılıyor. Bizim burada çıkış noktamız, fikrimiz; direkt olarak güneş enerjisini kullanıp, soğutmaya dönüştürmekti. Fikirden ürüne 10 küsur yıl sürdü. 1993 yılında başlayan çalışmalar 2003 yılında bir otelde uygulamaya konularak hayata geçirilmiş oldu. Şu anda bünyemizde birkaç alt kuruluşumuz var ve halen yeni şirketler kuruyoruz.

Soğutma ile güneş arasında bir paralellik var. Depo etmek zorunda değilsiniz. Güneş olduğu zaman soğutma ihtiyacınız var, onu alıp direkt kullanıyorsunuz. Gece bunu kullanmak istiyorsanız bunun yapılması için değişik yöntemleri var ve şu anda bununla ilgili projeler üzerinde çalışıyoruz. Yaptığımız sistemle aynı zamanda buhar üretiyoruz. Örneğin bizim geliştirdiğimiz sistemlerle kurduğumuz bir çok otelde, yazın soğutmayla birlikte, aynı zamanda buhar elde edebilirken yine kışında ısıtma, sıcak su ve diğer ihtiyaçlarınızı karşılayabiliyorsunuz. Ayrıca sistemi diğer sistemlerle de kombine edebiliyorsunuz.

Burada elde edilen sadece bir ekonomik girdi değil, karbondioksit oranını da azaltıyoruz. Karbondioksit artık sadece dünyayı sevmekten çok bir ekonomik değer oldu.

Yenilenebilir bir enerji sistemi kurduğunuzda ne kadar enerji tasarrufu elde ettiğinizi göstermek zorundasınız. Bunu yaparken ne kadar karbondioksit azalttığınızı da gösteriyorsunuz. Bildiğimiz sistemlerde bir birim soğutma üretmek için iki birim ısıya ihtiyacınız var. Bu 85 ile 120 ¡C derece arasındadır. Bizim sistemimizde yüksek sıcaklıklara çıkıyoruz ve sonuç olarak 1.3 ortalama değerle bir soğutma elde edebiliyoruz. Yani konvansiyonel sistemlerle soğutma yapmış olsaydık 570 metrekare kollektör yüzeyi alanına ihtiyacımız olacaktı. Bizim kurduğumuz sistemde 230 metrekare kollektör yüzeyi ihtiyacı söz konusu. Dolayısıyla sistemin yatırım maliyetini yüzde 60 oranında azaltmış oluyoruz.’

Dr. Mustafa Şahin:

Ülke olarak yenilenebilir enerji kaynaklarından yeterince yararlanamıyoruz. En fazla hidrolik enerji potansiyelimiz var, onun bile 3’de 1’ini kullana-biliyoruz. Rüzgar enerjisinde ise potansiyelimizin yüzde 1’i bile kullanılamıyor.

Öte yandan enerji çevre ilişkisinde öne çıkan çevre sorunları var. Özellikle linyite dayalı termik santraller ve diğer fosil yakıtların kullanılmasıyla atmosfere verilen kirleticilerle hava kirleniyor ve küresel boyuta varmış olan iklim değişiklikleri yaşanıyor.

İklim değişikliğinin nedenlerine baktığımızda, en önemli etken ‘enerji üretimi’dir. Enerji üretiminden dolayı atmosfere verilen sera gazları, özellikle karbondioksit sürekli bir artış göstermekte. Sıcaklığın artmasıyla deniz seviyesinin yükselmesi bunun yağışlara etkisi dolayısıyla hayatımızın her alanına olumsuz etkileri var.

İklim değişikliklerinin olumsuz etkileri konusunda, ülkemizdeki sera gazları ne durumda diye baktığımızda,1990’dan 2004 yılına kadar yapılmış olan istatistik verilere göre 90’lı yıllarda birincil enerji kaynaklarının karbondioksit emisyonları 1340 milyon ton iken 2004 yılı itibari ile bu yaklaşık 230 milyon tona çıkmış durumda. Yani ülkemiz gelişmekte olan bir ülke ve bu enerjiye de bağımlı. Ama burada önemli olan bu artış hızını nasıl yavaşlatabiliriz konusunda, buna yönelik politikaların uygulanması. Bunun için de sadece bakanlık değil sanayicimizin de, vatandaşlarımızın da enerjiyi verimli kullanmayı düşünmesi gerekiyor.

Ülkemiz, gelişmiş ülkelere oranla fazla enerji tüketmiyor. Örneğin kişi başına enerji tüketimine baktığınızda 2001 verileriyle, 1817 iken OECD ortalaması 8000’nin üzerinde. Dünya ortalaması 2300 civarında. Karbondioksit üretimi açısından da gerçi sürekli bir artış gösteriyor ama kişi başına emisyonlarımızı değerlendirdiğimizde yine OECD ülkeleri insanlarının dörtte biri oranındayız. Hatta dünya ortalamasının da altındayız. Bunu özellikle şunun için belirtmek istiyorum. Bazı platformlarda bu karşımıza çıkıyor; ‘Türkiye’nin karbondioksit emisyonları sürekli artıyor, KYOTO Protokolü’ne taraf olmuyor, uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmiyor’. Bu bilgiler de dikkate alınırsa daha doğru kararlar verilebilir.

.. Enerjinin karşılanması oranına baktığımız zaman yine Enerji Bakanlığı’nın verilerine göre ancak yüzde 30’unu kendi imkanlarımızla karşılayabiliyoruz yüzde 70’ini ithal ediyoruz.

Burada şu sonuç ortaya çıkıyor; bizim yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmemiz ve daha çok bu enerji kaynaklarını kullanmamız gerekiyor.

.. Türkiye’nin enerjiyi verimli kullanamama oranı yüzde 38 ve bunu ancak 2020 yılına kadar yüzde 30’a indirebileceğimizi tahmin ediyoruz.’

Dr. Ümran Serpen:

‘Termodinamik yasaları kirletmeyen ürün diye bir şey olmadığını söylüyor. Bundan dolayı sıfır kirlenme, sıfır sosyal etki ancak sıfır ekonomik etkinlikle mümkün. Biz ancak bir projede kirlenmenin minimize edilebileceği ve toplum refahının artırılacağından bahsedebiliriz. Çoğu zaman jeotermal enerji temiz enerji, yeşil enerji olarak lanse ediliyor bu Türkiye’de de böyle, dünyada da böyle. Aslında bu hem doğru hem de değil. Nerden baktığınıza bağlı. Eğer jeotermal enerjiyi doğru kullanırsanız diğer enerji kaynaklarına göre çevreyi çok az kirleteceksiniz. O zaman da jeotermal enerji yeşil enerji haline gelecek.

... Jeotermal enerji fiziksel çevremize nasıl etki ediyor ? Önce arazimizi etkiliyor. Büyük gürültü yaratıyor. Eğer yakın çevrede insanlar yaşıyorsa bu gürültü onları etkiliyor. En önemlisi de göçmeye neden oluyor. Yer altından jeotermal akışkanı çektiğiniz zaman, bulunduğu yerde göçmelere neden olabiliyor. Eğer o civarda insanlar yaşıyorsa bu önemli bir etki yaratıyor. Yaratılan sismisite denilen bir olay var ve jeotermal enerji ürettiğiniz zaman sismik hareketler oluşmuyor ama jeotermal akışkanı yer altına tekrar bastığınızda, bazı sismik olaylar yaşanıyor. Bu uygulamanın etkileri belli yerlerde gözlemlenmiş durumda ve bunlar içinde oldukça önemli olanları var... Bildiğimiz tüm termik santraller ısı deşarjı yaparlar. Ama jeotermal enerji düşük sıcaklıklardan elde edildiği için deşarj ettiği ısı diğer termik santrallere göre çok daha fazla. Bu oran 4 ile 10 kat arasında olabiliyor... Boru hatları, yollar ve diğer tesislerle ormanlık alanları etkileyen uygulamalar yapılıyor... Jeotermal enerji dışarıya sadece buhar atıyor deniliyor ama attığı buhar, orada bir mikro iklim, kurak bir iklim yaratabiliyor.

Kimyasal etkisine gelince jeotermal gelişimin; gaz deşarjı var. Dışarıya çıkan gazlar arasında daha çok H2S, karbondioksit ve amonyak bulunuyor. Bunlardan en önemlisi tabii ki karbondioksit. Özellikle ülkemizin kaynaklarındaki karbondioksit oranı dünyadaki diğer kaynaklara göre oldukça yüksek. Hatta o kadar yüksek ki mesela, bazı santrallerimizde jeotermal enerjiden elektrik üretirken nerdeyse bir doğal gaz santralının _’ü kadar karbondioksit üretebiliyoruz... Jeotermal su deşarjı oldukça önemli. Özellikle bizim sularımız soda karakterli sular ve nehirlerimize karıştığı zaman, bunları tarımda kullanmak pek mümkün değil. Bunun dışında en önemli kirleticiler Lityum, Bor, Civa ve Arsenik’tir. Bizim jeotermal sularımızda Arsenik tehlikeli değerlerin altında bulunuyor, ama Bor Türkiye’deki jeotermal kaynaklarda son derece etken. Çok miktarda bulunabiliyor ve Bor da tarımı etkileyen bir element...

Gerekli önlemler alındığı taktirde jeotermal enerji diğer enerji türlerine oranla çevreye etkisi en az olan enerji haline gelebilir. Jeotermal sahalarda reenjeksiyon işlemi hem atık su sorununu çözer hem de jeotermal rezervuarın ısı ve hidrolik açıdan beslenmesini sağlar. Çökelme eğilimi taşıyan jeotermal suların bu sorununu kimyasal yöntemler kullanmadan önleyen alternatif çözümler için araştırma yapılmalıdır. Konut ısıtması için kaplıca rezervuarları kullanılmamalıdır... Jeotermal kaynakların sorunsuzca kullanılmasını sağlamak ve çevreyle uyum içinde üretilebilmesi için, jeotermal suların aranmasını ve işletilmesini kurallara bağlıyacak bir yasanın bir an önce çıkarılması gerekiyor.’

Prof. Dr. Demir İnan:

‘2004 yılı sonu olarak baktığınızda temiz ve tükenmez enerji türlerinde ciddi bir artış olduğunu görüyoruz. Temiz ve tükenmez enerjilerin ürettiği güç 160 bin megavata çıkmış. Bu güç dünyada toplam kullanılan enerjinin yüzde 4’ü dolayındadır. Bu değerler bize önemli bir artışı gösteriyor. Bunlar, üzerinde ciddi olarak durulması gereken kaynaklar olarak karşımıza çıkıyor. Sıcak su ve ev ısıtma için kullanılan temiz- tükenmez enerjilere baktığınızda; o da 225 bin megavat ısı olarak karşımıza çıkıyor. Bunların içinde jeotermal ile doğrudan ısıtma, yer içi ısısından yararlanarak ısıtma var. Bir de yer ısısından ısı pompalarıyla ısıtma söz konusu.

Ulaşımda kullanılan yakıta bakarsanız, Etanol ve Biodizel üretimi var. Etanol üretimi yılda 31 milyar litreye, Biodizel üretimi de 2.2 milyar litreye çıkmış durumda. Bu değerler yıllık 120 milyar litrelik benzin üretiminin yüzde 3’ü dolayına erişmiştir.

Güneş enerjisi ile sıcak su elde eden ülkelerde 2004 sonu itibariyle başta Çin yer alırken üçüncü sırada Türkiye yer almaktadır.

Ayrıca güneş enerjisi ile sıcak su elde etme konusundaki büyümeye bakarsak, güneş gözelerinin şebekeye bağlı olanları doğrudan ürettiği güneş enerjisini çift taraflı sayaçlı şebekeye verme olanağına sahipler.

.. Güneş enerjisi olarak Türkiye toprakları üzerinde düşen güneş ve ondan elde edilebilecek enerji yıllık 80 milyar ton petrol eşdeğeridir. Ancak bizim aşağı yukarı 80 milyon tonluk bir enerji bütçemiz var. Kullanamadığımız bu büyük potansiyelden birebir yararlanmak söz konusu değil ama bir verimlilik analizi de yapmak gerekir.

Rüzgar enerjisi konusunda ise, Türkiye’nin rüzgar atlası yapıldı. Elektrik Etüd İdaresi ile, Devlet Metoroloji İşleri’nin bu haritayı çıkarması çok önemli bir eksikliği giderdi.

Bu atlasa göre kuramsal bir hesap yaparsanız, 88000 megavatlık bir potansiyel çıkıyor. Fakat bugün için uygulanabilir ve kurulabilecek 10-15 bin megavatlık bir potansiyel söz konusu. Almanya bu enerji türüne ciddi yatırım yapıyor, halen 19 bin megavatlık bir rüzgar gücü sağlanmış durumda. Şimdilerde Balıkesir’de 30 megavatlık yeni bir tesis devreye giriyor. Bugünlerde Türkiye’de nükleer enerji konuşulurken, bir nükleer santrali 1000 megavatlık olarak alıp rüzgar enerji kapasitemize göre değerlendirirseniz, 15 tane nükleer santrale karşılık gelecek rüzgar gücümüzün olduğu ortaya çıkar.

Bio Kütle’ye bakacak olursanız, 1999 değerlerine göre- rakamlarda bir geriye gidiş de var- odun tüketimi 17.5 milyon ton civarında bunun ısıl değeri de 300 Kg/Kaloridir. Tezek ve bitki atıkları da 6 milyon ton olarak gözükmekte. Bunların kullanım amacı ve şeklide de yakmak suretiyle ısıya dönüştürülmesi biçiminde gerçekleşiyor. Bio enerji olarak yıllık potansiyelimize bakacak olursak 16 milyon ton petrol eşdeğeri olarak ortaya çıkıyor. Bildiğiniz gibi bio enerjinin yıllık bir yinelenme hızı var. Su gücümüz konusunda ise, 2001 yılı başında toplam potansiyelimizin yüzde 34’ünü kurulu su gücü, yüzde 9’unu da kurulmakta olan su gücü oluşturuyor. Ancak biz yine temiz tükenmez enerjiler olarak küçük su gücü santrallerine bakıyoruz, bunların payı 50 megabayta çıktı ve yüzde 2 dolayında.

Yer içi ısısından iki türlü yararlanıyoruz. İlki yeraltından aldığımız sıcak su buhar çıkışları ve ikincisi de yeryüzünden ısı pompalarıyla çekilen ısı. Türkiye’de bu konuda çok kayda değer bir uygulama yok ama Avrupa’da özellikle 1975’lerden sonra bu konuda ciddi uygulamalar ortaya çıktı.

Bizde bu konuda yeni bir uygulama olarak sadece Elektrik İşleri Etüd İdaresi’nin yaptığı enerji verimli evde bir ısı pompasıyla ısınma söz konusu oldu. Fakat potansiyelimiz konusunda, 5 milyon konut ısıtma eşdeğerinde çok ciddi bir kapasitemiz var. Bunun yanında da 2000 megavatlık elektrik gücünden söz ediliyor. Yine bugün kullanılan tutarlara bakacak olursanız aşağı yukarı 52 bin konutta ısıtma sağlıyoruz. ‘

Dr. Atilla Ersöz:

‘Inter Governmental on Climate Change raporlarına göre; son yüzyılda küresel sıcaklığın artış oranı ortalama olarak 0.6 derece olmuştur. Gerekli önlemlerin alınmaması durumunda ise bu yüzyılın sonunda sıcaklığın ‘+5’ derece daha artacağı tahmin edilmektedir. Son 125 yılda dünyamızda 1 trilyon varil petrol tüketilmiştir. Küresel orman varlığımız 1850 ile 1980 yılları arasında yüzde 15 oranında azalmıştır.

Uzun yıllardır kutuplardaki buzul alanların erimesi çok büyük çevre felaketlerine yol açmıştır. Bunun yanında okyanusların ısıl içeriğinin ve global deniz seviyelerinin yükselmesi de bir başka çevre etkisi olarak karşımıza çıkmakta. Tabi ki çok daha fazla bilinen karbondioksit ve sera gazlarının dünya üzerindeki etkisi de dünyanın ortalama sıcaklığının artışında önemli bir rol oynamakta...

KYOTO Protokolü ile karşımıza çıkan ve şu an dünyanın üzerinde yoğun olarak çalışmalar yaptığı karbondioksit, metan, azot oksitler, kükürt oksitler ve bunun gibi tüm endüstriyel ve insan kaynaklı atıkların da indirgenmesine yönelik bir takım teknoloji geliştirme çalışmaları yapılmakta. Bunların içinde en önemlileri özellikle gaz temizleme ve ileri enerji teknolojileri olmakta.

Bunlara bir örnek olarak hidrojen ve yakıt pili teknolojilerinden bahsetmek istiyorum. Hidrojen üretiminin saflaştırılması ve depolanması temiz üretim teknolojileri içersinde yer alabilir. Ancak sonuç olarak çevreye karbondioksit ve diğer atıkları veriyorsanız, o bir temiz üretim olmaktan çıkacaktır. Eğer önlemler alınırsa, temiz üretim teknoloji arasında yer alabilir.’

Etiketler


Video İçerik

Performansa Dayalı Deprem Tasarımı Yaklaşımı

Sempozyum