Detaylı Ara
Ana Sayfa Hakkımızda Reklam Yazı Koşullarımız İletişim Abonelik-Alışveriş
English
Haberler
Etkinlik ve Fuarlar
Sektörel Fihrist
Arşiv
Bu Sayıda
Ekim 2014

Kullanıcı Adı
Şifre
Şifremi unuttum

E-bültenimizi almak ve avantajlardan yararlanabilmek için sitemize üye olun
Bookmark and Share
Termodinamik
Nisan 2008
Sayı - 188
Söyleşi
Bu değişimin etki bölgesi, sadece ISK pazarı değil, yaşamın büsbütün kendisi...

Malum, küremiz ısınıyor vebu, her şeyi değiştirecek...

Dünya gündeminde küresel ısınma ve kaygı verici senaryoları var. Herkes aynı şeyi söylüyor; ‘Bir şeyler yapmalı’.. Bu sürecin etapları biliniyordu, kaygılanmakta bile geç kaldık. Artık zamanla yarışmaktayız. Zamanla yarışımızda her bir saniyeyi akılcı kullanmamız gerek ve değişime uyum sağlamakta gecikmemiz gerek. Aksi takdirde bunun telafi edilemez zararlarını görürüz. Keşke bunun için daha önce çalışmaya başlasaydık, ama malum,  değişimin, insanlar üzerinde zorlayıcı, mecbur kılan bir etkisi ortaya çıkmadıkça kimse bir şey yapmaya kalkışmıyor. Değişim için eylem, kriz kapıya dayanmadan başlamıyor. 

Akaryakıtla ilgili hem fiyat artışı, hem de tükenmekte oluşu, geleceğe yönelik kaygılara yol açıyor. Petrol biterse, endüstri, taşımacılık ve daha pek çok nasıl devam edebilecek? Doğada bulunan veya üretilen, biyolojik, organik veya inorganik enerji kaynaklarımız da var. Ama bunların kapasitesi, dengesi fiyatları nasıl oluşacak? Küresel ısınma ve G8’le ilgili stratejik konular, enerji alanındaki çalışmalara da hız kazandırdı.

Çok yakında AB’nde yeniyasanın yürürlüğe girmesibekleniyor ve bu yasa ısıtıcı

cihaz pazarını adeta baştan yaratacak

 Almanya Başbakanı Angela Merkel de bu konulara ağırlık verdi, AB içinde enerji ile ilgili çalışmalara önderlik yaptı ve AB’nde bir süredir aralıksız devam eden enerji toplantıları, komisyon çalışmaları bir sonuca varmak üzere. AB’nde enerjinin tasarrufu ve verimli kullanılması ile ilgili bir kanun tasarısı oluştu. Bu komisyonda Vaillant’tan da bir temsilci görev yapıyor. Bu tasarının yasalaşması halinde, çok kısa bir süreçte, çok sert değişimler yaşanacak. Bu tasarıya göre, bugün kullandığımız yoğuşmalıların dışında kalan kombi cihazlarının 2012’ye kadar AB ülkelerinde satışı yasaklanacak. Benzer şekilde, bugün bizlerin yeni teknoloji olarak kabul ettiği cihaz ve sistemlerden bazıları da -düşük kapasiteli yoğuşmalı kombiler de dahil- 2015 yılına kadar AB ülke pazarlarından çıkacak. Bu kanun henüz çıkmadı, Haziran ayında planlanan komisyon çalışmaları ile sonuçlandırmak istiyorlar. Bu süreçte sanayiden de destek alacaklar. Bu kanun AB’nde sadece cihaz tiplerini değil çok şeyi değiştirecek.

Otomotiv sektöründe olduğu gibi bizim sektörümüzde de enerji alternatifleri üzerinde yoğun çalışmalar var. Bu çalışmaların çok daha önceden başlatılması gerekirdi, bana göre çok geç kalındı. 20 sene önce de petrolün sınırlı bir ömre sahip olduğu biliniyordu, o yıllarda da bu ömrün hesaplanması, öngörülerin geliştirilmesi mümkündü. Ama deyim yerindeyse ‘yumurta kapıya gelmeden’ bu çalışmalara hız verilmedi. fiimdi ise yasaların zorlayıcı gücünü kullanarak insanlar bu değişime mecbur bırakılıyor. Tabi şimdi en önemli şey, bu uyumlanma süreci. Devlet, yasaların yanı sıra teşviklerle de bu süreci kolaylaştırmaya çalışmalı. Tüm sektör bileşenleri, insanların algılarında değişiklik yaratacak yönde bir çabanın parçası olabilmeli.

Vaillant Grup olarak ve ISK sektörü olarak neler yapabiliriz? AB’de enerjiyle ilgili yasa tasarısı, yıl sonuna kadar yasalaşmış, hayata geçmiş olacak. En iyi ihtimal, sürelerin uzatılması ama ne kadar zaman kazanılırsa kazanılsın, geri sayım başlamış ve dönüşü yok. Hal böyleyken, ivedilikle ne yapabileceğimizi düşünmemiz gerekir.


Gerçek değişim, algıda, alışkanlıklarda olmalı

Söz konusu değişimin her şeyden önce, beyinde, algıda, alışkanlıklarımızda gerçekleşmesi gerekiyor. Bu sağlanamazsa, hangi yasayı yürürlüğe koyarsak koyalım istenilen başarı sağlanamaz. ‹nsanlar ne değiştirmesi gereken şeylerin maliyetlerini kabullenmeye razı olur, ne de kullanım alışkanlıklarından vazgeçer. Böylelikle de yasal engelleri bertaraf edecek yollar arar, yani yasal düzenlemelere direnir. Öte yandan bu değişim sürecinde; devletin ve sektörün işbirliği içinde olması lazım. Hangi yol doğru, hangi yola gitmek istiyoruz sorularını müştereken, mutabık kalarak cevaplamamızın ardından, bunu bir misyon olarak görüp, usanmadan anlatmak, insanları ikna etmek gerekiyor. Bunun ne denli güç olduğunu Vaillant’ın iç ve dış çevresi içinde yaklaşık on yıldır gözlemliyor, bizzat yaşıyoruz. Bu değişim sürecine Vaillant 1998’de başladı. Bugüne kadar çok odaklı bütünleşik bir yol haritası üzerinde ilerlerken, değişimin algılanması ve kabullenmesinin ne kadar zor olduğunu kendi içimizde, ekip olarak yaşadık..

Herkes yeniden sormalı ve yeniden yanıtlamalı: Ne yapıyoruz? Kimin için? Onlar ne istiyor?

Tüm sektör kuruluşlarının, çalışanlarının ticari varlıklarını sürdürebilmeleri için doğru tahlil etmeleri gereken, doğru yanıtlamaları gereken iki soru var: “Bizim müşterimiz kim ve bizim misyonumuz nedir?”.

Müşterinin ne istediğini bilmek ve onu sağlayabilmek için, işimize çok kısa vadeli kâr hedefleriyle bakmamamız gerekiyor. Halâ gündelik kâr/zarar hesaplarının ötesine bir bakış açısı geliştirmeyen firmalar var. Böyle firmalar güçlenemiyor, naif kırılgan bir yapıları oluyor, krizlerde ilk etkilenen ve maalesef yok olup gidenler bu firmalar oluyor.

Vaillant olarak bizim misyonumuz; tüketici memnuniyetini maksimum seviyede sağlayacak şekilde, en hızlı sonuçlanacak, en fonksiyonel ISK taleplerini karşılamaktır. Bu çerçeve dışında belirlenecek misyonlar kısa vadedir, uzun vadede geçerliliği olamaz.

Yenilenebilir enerjilerin bugünkü pazar şansı ve  geleceği

Dünyanın bugün için tanıdığı, üzerinde çalıştığı alternatif enerjiler nelerdir? Mesela rüzgâr santralleri yatırımlarının Avrupa’da çok büyük kapasiteli örnekleri var ama Türkiye’de henüz enerji üretimi ve kullanımında önemli yer tutmuyor. Konutsal alanda çok hızlı yaygınlaşması da mümkün görünmüyor. Güneş kolektörlerinin pazarda varlığından söz edebiliriz belki ama verimlilik, henüz yeterli seviyede değil. Avrupa’da bilim adamları ve araştırmacılar kolektör verimlerinin artırılması ve kolektör yüzeylerinin küçültülmesi üzerinde çalışıyor. Deniz suyundan elektrik üretimi, biyokütle, jeotermal kaynaklar gibi alternatifler ve ısı pompaları var. Özellikle toprak ısısı bugüne kadar ihmal edilmiş önemli bir konu. Hem güneş ve toprak ısısının birlikte kullanımı çok iyi bir çözüm olabilir. Eksilen doğal kaynaklardan bir diğeri de içme suyu. Deniz suyundan içme suyu eldesi de bu sorunun çözümünde kayda değer bir yaklaşım. Dünya nüfusunun 2025-2030 yıllarında 8.5 - 9 milyar olması bekleniyor. Bu, besin kaynakları, su kaynakları üzerinde ciddi sıkıntıların yaşanması demek. Özellikle büyük kentler için durum çok daha kritik olacak. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kırsal kesim nüfusu düşerken, kent nüfusları artıyor. Bu, hem sosyal alanda hem de ISK, altyapı gibi teknik konularda büyük problemler doğuyor.

Yenilenebilir enerjiler, bu gün için sınırlı bir kesime hitap ediyor. Açıkçası şimdilik biraz zengin işi. Tıpkı bilgisayar pazarında olduğu gibi, maliyetlerin düşmesi gerekiyor ki, herkes satın alabilir duruma gelsin. Golf eskiden sadece belli bir kesime yönelikti, şimdi sopasını kapan gidiyor.

Şu anda DemirDöküm birleşmesi ile birlikte Vaillant Grubunun uluslararası cirosu 2.7 milyar Euro. Bugün için bunun yaklaşık % 18’i, 450-500 milyon Euro’su yenilenebilir enerjili sistemler. Bu pay günden güne de artıyor.

Yenilenebilir enerjilere sadece endüstri değil, teknik personeller hazır mı?

Güneş kolektörleri ve güneş pilleri, ısı pompaları pazarda yerini almaya başladı. Ama montaj ve servis hizmetleri, ürünlerin pazara arzı ile aynı hızı yakalayamadı. Avrupa’da dahil, tesisatçılar bu yeni sistemlere hazırlıklı değil. Almanya’da 45.000 tesisatçı firma var, bu sistemleri bilenler, yetkin hizmet verebilenler % 10-15 oranını geçmiyor. Zira yeni teknolojiler, ayrı bir uzmanlık, yeni bir birikim alt yapısı gerektiriyor. Bir ısı pompasının sondajından devreye alınmasına kadar tüm süreçlerde, öteden beri bilinenler yeterli olmuyor. ISK tesisatında çalışan teknik personelin yeniden bir meslek içi eğitim almaları, bir değişim geçirmeleri gerekiyor. 45.000 tesisatçı firma ortalama 5 kişiden ibaret olsa, 225 bin kişinin eğitim alması gereği ortaya çıkıyor. Bu eğitim için nasıl bir teşvik, nasıl bir bütçe gerekiyor?

Tabii ki tüketici talepleri de değişecek, artık cihaz ve sistem değil, “sonuç” satılacak!

 Sadece ürün ve enerji türü değil, firma şekilleri, pazar, uygulama şekilleri de değişecek, tüketici talepleri değişecek. Tüketici artık bir cihaz talep etmeyecek; enerji sarfiyatını kısıtlayan yasalar doğrultusunda binasının enerji sertifikasında tanımlanan enerji miktarını aşmayacak, hatta olabildiğince altında kalacak ve bunu en düşük maliyetle başaracak çözümü talep edecek. Yani firmalar, yapılarda enerji tüketen sistemleri bütünleşik bir “enerji yönetimi modeli” olarak sunacak, verdikleri hizmet, bir tür enerji danışmanlığına dönüşecek.

Şu örneği hep veriyorum: Odaya girer, ışığa komut veren bir düğmeye basarsınız ve ışık yanar. Sizi ilgilendiren şey, sadece bir düğmeye bastığınızda ışığın yanmasıdır, yani sonuçtur. Hiçbir zaman bunun alt yapısı için devletin yatırım hacmini, enerjinin üretildiği yerden o düğmeye kadar kaç trafo, kaç metre kablo olduğunu, kaç direk dikildiğini, kaç kişinin çalıştığını merak edilmez, oysa ne kadar karmaşık, ne kadar devasa bir yapıdır. O düğmeye kadar uzanan elektrik tesisatında hangi malzemeler kullanılmıştır? Bu, tüketicinin ilgilendiği bir soru değildir. Tüketici sadece sistemlerin sonuçlarıyla ilgilenir. Bizim de ISK sektörü olarak o hale gelmemiz lazım. Öyle bütünleşik sistemler var olacak ki; tamamen otomatik olarak hem enerji türlerini ayarlayacak, hem de ısıl yük ihtiyaçlarının anlık değişimlerine eş zamanlı uyum sağlayarak sisteme komut verecek. Sistem, iç ortam sensörleriyle odaya girenin ısısını da hesaba katacak, dış ortam sensörleriyle meteorolojik koşulları algılayarak o an için ısıl yük talebini hangi enerji kaynağı ile karşılayacağına karar verecek; güneş enerjisini mi rüzgârı mı, jeotermali mi kullanacak? Böylece sistem, en verimli enerji tüketim rejimine geçecek. Elektrik düğmesinde olduğu gibi, yine tek bir düğmeye basarak bunu elde edebileceğiz. Bunun için yeni komponentlerin yanı sıra yeni yazılımlarla enerji türlerinin entegrasyonu sağlanacak. Hep bu yeni enerji yatırımlarının tek bir tanesi düşünülüyor, oysa hepsini kullanabilme olanağı entegre edilecek. Hayatın pek çok alanında istenen şey; en basit, en kolay, en ekonomik sistem çözümü olacak.

Mesela cep telefonumu gören ve bu alanda bilgili bir dostum, bu telefonla neler yaptığımı sordu, cevaplarımı duyduğunda “sen bu cihazla yapabileceklerinin sadece % 3’ünü kullanıyorsun. Bu telefon, aynı zamanda çok yüksek vasıflara sahip bir bilgisayar” dedi. Ben de şunu düşündüm; demek ki ödediğim paranın neredeyse % 97’si boşa gitmiş. Hemen hemen tüm cihazlarda normal bir insan beyninin kabul edebileceği veya ihtiyaç duyabileceğinin çok üzerinde fonksiyon bulunuyor. Ne için? Bu karmaşık cihazların teknolojisi, fonksiyonları, sokaktaki adamın algı seviyesine getirilmeli. Çoğu insan satın aldığı cihazın kapasitesinin büyük bir kısmını kullanmıyor, bir başka deyişle kullanmayacağı fonksiyonları da ödüyor. Kullanmadığımız bir şey için neden para verelim ki?

Nüfus artıyor ama dünyamız da yaşlanıyor, nüfus -özellikle AB ülkelerinde- yaşlanıyor. Yaşlı insanlar ise teknolojiye çok meraklı değil, parası var ve sadece sonuç almak istiyor. Yani “tüketici ne istiyor” sorusunun en özlü yanıtı; tüketici sonuç satın almak istiyor.

Gelecekte üretim dünyası da tüketim dünyası da tamamen değişecek; 10 sene ya sürer ya sürmez..

Kent yaşamının bir bedeli de; yıldızlar...

Kentte, gece gökyüzüne baktığınızda, artık yıldızları göremiyorsunuz. fiile’de oturuyorum ve gökyüzünde yıldızları seyredebilmeyi de sahip olduğum en büyük şanslardan biri olarak görüyorum. Eskiden gündelik hayatta bulunan ve bir ayrıcalık olmayan şeyler; temiz hava, yıldızlar, hormonsuz sebzeler,  bugün için hatırı sayılır paralar ödeyerek edinebileceğiniz şeyler, her biri bir lüks. Bir çok hastalık da bundan kaynaklanıyor. ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, mega kentlerin dışında yaşamak, insan ömrünü % 15 oranında uzatıyor.

Eskiden sorun bilgiye erişmekti, şimdi ise bilgiyi ayıklamak...

Eskiden dünyada olan biteni ne kadar çok bilsek o kadar iyi derdik. Ankara’da oturduğum yıllarda teleks vardı, bilgiyi onunla aktarır, alırdık. Bilgi en önemli şeydi, bilgiye erişilebilse neler yapılmaz ki diye düşünürdük. fiimdi ise bilgi milyarlarca, hatta sonsuz.. Ama bu kez biz algılayamıyoruz. Eskiden bilgiyi bulmak için, bugün ise ayıklamak için uğraşıyoruz. Eskiden ve bugün arasında, bu anlamda bir fark kalmadı. Biz bu kadar çok enformasyon istemiyoruz ki. Artık bilmek değil, bilmemek istiyoruz, enformasyon bombardımanından korunmak istiyoruz. Dünyanın mevcut tüm teknolojileri evimizde olsun, ama arka planda olsun istiyoruz. “Nasıl”ını bilmek istemiyoruz. fiunu hayal edin: dünyada olası her şeyi bilen bir elektronik beyin var ve siz ona bilmek istediğiniz şeyi soruyorsunuz ve o da size en kısa ifadeyle yanıtlıyor. ‹şte insanlar bunu istiyor, bunu isteyecek. Sistem size diyecek ki, üzerinde çalıştığın konuda az önce bir Hintli, şunu düşündü, şu bilgiyi kaydetti. Böylelikle dilerseniz onunla temas kurabilir, işbirliği geliştirebilirsiniz. Böyle bir şey olabilseydi, eminim çok işe yarardı. 

Biz kendi yarattığımız teknolojinin kurbanı olduk

Bize çok güzel bir şey olarak algılattıkları teknolojiyi sattılar. Böylelikle bir kaostan diğerine geçtik sadece. Sanayi buradan tabii ki para kazanıyor ama bugün gerçek ihtiyaçlarımıza baktığımızda ve bize sunulanla karşılaştırdığımızda, “abartılı” bir ilişki olduğunu görüyoruz. Annem 80 yaşında ve “leed”li, “sensörlü” cihazlardan anlamıyor, “her nasıl olacaksa olsun, ben ısınmak istiyorum oğlum” diyor.

Pek çoğumuz mühendislik düzeyimizle kendimizi tatmin ediyoruz; “şunu bulduk, bunu geliştirdik” diye.. Ama misyonumuz; en karmaşık, en çok fonksiyonlu cihaz ve teknoloji üretmek değil aslında, tüketicinin ihtiyacını karşılayacak, en basit, en kolay kullanımlı, uygun şeyler sunmak.

Çağrı merkezimize 1.3 milyon telefon geliyor. Telefon trafiğinin % 80’i teknolojiyle ilgili sorular. Kullanma kılavuzlarımız var ama bizim insanımız okumak ve kafa yormak istemiyor. Bir arıza için değil, sadece soru sormak için servis çağıranlar var. Aslında onlar da bilmeye zorunlu hissettikleri şeylerin azalmasını istiyor. 

Cihazları basitleştirmek için, arka plandaki yapıyı çok daha karmaşık hale getirmeniz gerekiyor. Ön planda cihaz veya sistemde her şey en basite indirgeyebilmek için o cihaz veya sistemin ardındaki yapıyı, yatırımı, teknolojiyi belki de 100 kat artırmamız gerekiyor.

Çin mi? Hindistan mı? Göz ardı edilmemesi gereken bir soru…

Çin çok hızlı büyüdü, orada 300-400 milyon nüfusluk bir orta direk oluştu. Çin sadece bir üretim değil, aynı zamanda bir tüketim pazarı aynı zamanda. Çin’de pek çok tüketicinin evine gittim, sahip olmaktan, bana göstermekten gurur duydukları, övündüğü şeyler; Panasonic LCD ekranları, Bosch çamaşır makinaları.. Elini üzerine koyuyor ve “üstün Alman teknolojisi” diyor bana. Bu; bugünün resmi, yarının resmi çok farklı olacak. Üretici Hindistan olacak, Kamboçya, Laos, Filipinler, Bangladeş olacak.. Öbür yerler gelişmiş olacak ve ucuz iş gücü satmayacak. Hindistan’da müthiş bir potansiyel var.. Üretim yapılacaksa artık Çin’de değil, Hindistan’da yapılmalı. Çin’de fakir doğan bir adam, her sabah zengin olma hayaliyle kalkıyor. Bunu test ettim, bir grup kişiye iki seçenek sundum; seninle bugünlük bir iş anlaşması yapalım, gün bitiminde 1000 Euro kazanmış olacaksın veya dilersen 100.000 Euro tutarında daha uzun vadeli sözleşme yapalım, bu süre sonunda bu parayı kazanabilirsin dedim. Hiç kimseye 100.000 Euro’luk anlaşmayı kabul ettiremedim. Herkes o gün alacağı 1000 Euro’yu tercih etti. Hindistan’daki kast sistemi ise bambaşka bir duygusal atmosfer, bambaşka beklentiler doğuruyor. Sistem, bireyin içinde olduğu kastı değiştirmesine izin vermiyor. Her Hintli, doğuştan durumunu kabullenmiş, sadece bulunduğu kastın en iyi yerlerinde olabilmeyi hedefliyor. Bu yüzden Hindistan daha istikrarlı, iyi yönlendirilebilecek bir üretici, güvenilir bir hizmet sağlayıcı. ABD şirketlerinin çağrı merkezlerinin bir çoğu da bu nedenle Hindistan’da.

 AB’nin tüm ülkeleri “aynı”laşıyor, rekabet şansı nerede?

Avrupa’da sendikal sorunlar tırmanıyor. Mevcut üretim-iş gücü ilişkisi içinde fiyat açısından rekabet şansınız da kalmıyor. Yeni misyonunuz oluşuyor, yeni ürün, yeni teknoloji yani “yenilik üreterek” “yenilik satmaktan” başka şansınız yok. Bu Türkiye için de geçerli. Bir kimlik oluşturamazsanız şansınız da kalmıyor. En yüksek maliyetli yerlerde de üretim yaparsınız ama o zaman buna uygun bir misyon belirlemeniz lazım ve insanlarda farklı bir algı, farklı bir yer sağlamanız lazım. Eskiden, belli özellikleri taşıyan bir ürün üretilir ve tüketiciye benimsetmeye, kabullendirmeye çalışılırdı, talep, empoze edilirdi.  fiimdi tersine, müşteri, talep ve koşullarını koyacak, ihtiyaç duymadığı hiçbir özellik, empoze edebileceğiniz şeyler olmayacak. Talep etmediği bir ihtiyaç öne sürmek, buna inandırabilmek çok zorlaşacak. “Benim teknolojim daha ileri, daha...” diyerek satamayacaksınız, tüketici uyanacak, neye ihtiyacı varsa sadece ona para ödeyecek. ‹ki yıl önce basında bir demecim çıktı, çok tepki aldı: AB sadece tüketim merkezi olacak, Asya’dan ucuz mal tedarik edilecek. Ama Asya, hizmet odaklı olmayacak, Çin’de mesela, servis çok zayıf. AB’nin yakınında ama dışındaki ülkelerin şansı yükseliyor: Rusya, Ukrayna, Türkiye gibi.. Bu tezin iyi örneklerinden biri Romanya’dır. Romanya’daki kuruluşumuz da bize, Türkiye organizasyonumuza bağlı. Orada 100 personelimiz var. Bu yıl Romanya’da pazar lideri olduk, gelişim eğrimiz oldukça başarılı. Ama Romanya’da son dokuz ayda % 280 maaş artışı oldu. Neden? Romanya artık bir AB ülkesi. Emlak kiralamak mümkün değil. Burada metrekaresi 15 Euro’ya iyi yer bulmak mümkün iken, orada 25-30 Euro’nun altında yer bulamıyorsunuz. Bu yükseliş, bir pik noktaya varacak ve elbette düşecek, ortalamasını bulacak, yaklaşık 5 yıl içinde dengeleyecek. AB şirketi olarak ha Romanya’ya ha ‹spanya’ya gitmişiz, bizim için ne değişiyor, ne gibi bir yarar sağlıyor ki? Maliyetler aynı seviyelere geliyor. O pazarda tüketicinin bu ürünleri alım gücü yükseliyor ama maaşlar da yükseliyor. Bu takdirde şu daha akılcı değil mi: AB ülkesi olmayan yerlerde, daha uygun maliyetlerle ürünü üretmek veya edinmek, alım gücü yükselen AB vatandaşlarına satmak.. Ürünü AB dışında % 30 daha uygun fiyatlarla bulabiliyorsam alırım. Peki bu ürünü, Asya’dan mı yoksa Avrupa’ya en yakın olan yerden mi isterim? AB’ne en yakın yerler neresi? Rusya, Ukrayna, Türkiye, Beyaz Rusya.. Coğrafi açıdan bu denli avantajları varken, Türkiye’nin AB’ne girmesinin, Türkiye açısından çok büyük avantajı yok dedim. AB’nin sizin için olumlu olan şeylerini alın, ama Avrupa’nın üretim üssü olma misyonunuzu kaybetmeyin. AB’ye girseniz AB ülkelerinden bir farkınız, bir avantajınız kalmayacak. AB ülkelerin arasında da, dışındaki ülkeler arasında da rekabet artıyor. Nimetlerini alalım tabii ki ama üretici kimliğimizi kaybetmememiz lazım dedim, bazı çevreler tepki gösterdiler. Amacım duygusal bir mesaj vermek değil, Türkiye olarak, çıkarlarımızın olduğuna inandığım yöne dikkat çekmekti. Yatırımcılar, Türkiye’ye bu gözle bakıyor. Tekstil de bu böyle, otomotiv de böyle. Türkiye böyle gelişiyor, mesela Yunanistan’ın böyle bir kimliği yok. Bunu iyi tahlil etmemiz çok önemli. 

Vaillant Türkiye’nin hedefleri: 100 milyon Mark’tan 1 milyar Euro’ya ulaştı

Vaillant’ın Türkiye’deki geçmişi hangi tarihlere uzanıyor? Geçenlerde Adana’da 1945-46’da monte edilmiş bir şofbenimiz ortaya çıktı. Bir ithalatçı getirip takmış. fiofbenin sahibine o şofben karşılığında yepyeni bir kombi vermeyi teklif ettik, adam kabul etmedi. Teşhir edeceğimiz salonda ürünün yanı başında isminin yazılı olduğu bir plaket koyacağız dedik, “gerek yok, çalışan cihazımı neden sökeyim, vereyim” dedi. Kurumsal bağlantılarla Vaillant Türkiye’de Erensan ile yola çıkmıştı. 1992’de kendi şirketimizi kurduk. Erensan’dan Ethem Doğruer ve birkaç servis personelimizle, Erenköy’deki ofisimizde işe başladık. Tamamen tüketici odaklı farklı bir uygulama ve strateji ile 2006’da 500 kişilik bir yapı ve 90 milyon Euro satış hacmine ulaştık.

Türkiye’de yeni çözümlerimiz, yenilenebilir enerjilerle ilgili de çalışmalarımız var. On yıldan beri yenilenebilir enerji kaynakları ve hibrit sistemler üzerindeki çalışmalarımız büyük yoğunluk kazandı.

Vaillant, bir aile şirketi ve ben bunu Vaillant’ın en büyük avantajı olarak görüyorum. Vaillant ailesi çok sağlam adımlarla ilerliyor. Bu alan bizim “ana işimiz”. Özetle ana işimiz neyse, ona odaklandık. Giderek karmaşıklaşan bir dünyada yaşıyoruz. Çok şey bilmek değil, bir şeyi çok iyi bilmek önemli.

Vaillant’ın ana yatırım alanlarından biri; servis

Vaillant Grup, ağırlıklı olarak servis alt yapılarının oluşturulması, genişletilmesi, geliştirilmesi için yatırım yapıyor. Son üç yılda satın aldığımız veya kurduğumuz servis şirketleri için 320 milyon Euro harcandı. Fransa’da 18 yeni şirket satın alarak servis kapasitemiz % 50 oranında artırıldı. ‹spanya’da 100’ün üzerinde servis şirketi satın aldık. Buradaki gibi merkezden koordine ediliyor. Benzer gelişmeleri Polonya’da da yaşadık. ‹nanıyoruz ki, servis altyapıları oluşmadan bu kompleks sistemlerin servis hizmeti verebilmesi mümkün değil. Servis hizmetleri, doğrudan yönetemeyeceğiniz şekilde firmanız dışında kaldıkça, şirket ve ürün algınızı yönetemezsiniz. Böyle bir servis anlayışı, servis hizmeti veren teknik personeli, şirketleri de geliştiriyor.

Klimanın önlenemeyecek yükselişi

İklim değişikliği ile birlikte klima sektörü de ivme kazanıyor. 15-20  yıl içinde Almanya’nın iklimi Antalya’ya benzeyebilir.

Şu an klimada da, yenilenebilirler enerjiler alanında da Vaillant Grup yatırımlarını sürdürüyor. Demirdöküm’ün, Vaillant Grup’un klimada da üretim üssü haline gelmesini planlıyoruz. Mayıs ayında bir açılış yapacağız. ‹lk etapta 400.000 adet split klima üretimini hedefliyoruz. Ama bir yandan bu kapasiteyi çok kısa sürede 1 milyon adede çıkarma çalışmalarımız sürüyor.

Vaillant-Demirdöküm birleşmesinden sonra agresif bir pazarlama stratejisi ile bugün için ISK sektöründe dördüncü sırada bulunan şirketimizi 2010 yılında pazar liderliğine taşımayı hedefliyoruz. Bu yıl Vaillant Grup için, yeni bir dönem, bir tarih yazacağız, ürün gamını klima alanı ile genişletmiş olacağız.

Vaillant Grup dünyanın en büyük klima üreten şirketlerinden Chigo’dan da hisse aldı. Chigo’nun 2006 yılındaki klima üretimi 3 milyon adetti. Chigo’nun teknolojisinden de istifade ederek Demirdöküm’de gerçekleştireceğimiz üretimle birlikte Avrupa’da da, dünyada da klima alanında büyüyeceğiz.

Demirdöküm’ün yarım yüzyılı aşkın geçmişini geleceğe taşımak istiyoruz

Vaillant da muhafazakâr bir aile şirketi. Demirdöküm’ün de muhafazakâr bir aile şirketi olması anlaşmayı kolaylaştırdı.

Demirdöküm alınmasaydı, Vaillant olarak Türkiye’de yatırıma kalkışması çok güçtü. Türkiye pazarında 100 milyon Alman markı hedefle başlamıştık. fiu an 520 milyon Euro ve 2015 hedefimiz ise, 1 milyar Euro. fiu an Vaillant Türkiye, Vaillant Grubunun en büyük ülke şirketi. Grup cirosunun % 20’sini oluşturuyor. Demirdöküm 1954 yılında kurulmuş, Türkiye’nin en köklü kuruluşlarından. Biz, her kazanımımızı geliştirmek istiyoruz. Dileğimiz, Türk halkının da bize destek vermesi ile yarım asırlık bir Türk markasını geleceğe taşımak.

Vaillant’ın yaptığı her şey, “marka”yı yönetmeye, “marka”yı korumaya yönelik

Vaillant Türkiye olarak, satıştan, servise, satış sonrası hizmetlerden muhasebeye tüm kadromuz, tüketici odaklılık üzerinde eğitiliyor. Öyle bir hale geliyoruz ki ar-ge, üretim, ithalat, satış, montaj, devreye alma, servis akışının her aşamasını ölçebiliyor, kontrol altında tutabiliyor, bu akışı sonsuz bir süreç halinde iyileştirebiliyoruz. Her aşamada tüketiciye yüksek bir kaliteyi garanti edebiliyoruz. Yeni dönem çalışmalarımız arasında web sistemimizin etkin tanıtımı yer alıyor. Bu, Türkiye’de de, Avrupa’da da büyük önem taşıyor. Genellikle imalatçı, satıcı, toptancı, tesisatçı birbirinden bağımsız ayrı firmalar. Tesisatı da taşeron başka bir firma yapıyor, servisi başka biri veriyor..Tüketici de tesisatı konusunda bir çok farklı yerle muhatap oluyor. Ama bir sorun olduğunda, muhataplarından sadece ürünü/markayı sorumlu tutuyor. Böylelikle markanın tüketici üzerindeki algısı, en önemli konu olarak karşımıza çıkıyor. Algıyı yönetebilmek çok önemli. Tüketici elde ettiği sonucu değerlendirir, nesneleri, kişileri, kurumları değil.. Ama bu değerlendirmesini ürüne/markaya yansıtır.

Vaillant Türkiye, işletme sistemi ihraç ediyor

Vaillant Türkiye modeli, yurtdışında işletme eğitimi veren önemli okullarda  okutuluyor, 2010 Business Model-Almanya kitabımızdan sonra, bir ay içinde Çin kitabımız da çıkıyor. Bütün bunlar, doğru yolda olduğumuzu gösteriyor. Cihaz ve teknoloji değil, bir sistemin, bir pazarlama modelinin ihracı söz konusu. Bütün Vaillant Grup ülkeleri bu modeli kendi ülke şartlarına adapte ederek uygulama girişiminde. “Vaillant Türkiye Modeli”, bir Türk ekiple yaratılmış başarılı bir “iş modeli”. 

 


Get it on Google Play











© DOĞA SEKTÖREL
YAYIN GRUBU